21 Haziran 2010 Pazartesi

Tımarhane Notları #10

.
Doktor Umuz Bey, “Çok klasik olacak ama başka çarem kalmadı, bana çocukluğunuzdan bahseder misiniz?” dedi.

Bahsederim.

İlk cinnetim doğumumdan öncesine dayanır. Benim bir ikiz kardeşim vardı aslında. Daha annemin karnındayken onu yedim. Yer darlığı bana iyi gelmiyor, klostrofobi marazı da tuz biber. Pek lezzetli olduğunu söyleyemem, insan eti sonuçta. Bu yüzden bir türlü sindiremedim zaten. Rahmimde ve hala yaşıyor, biliyorum. Yani ben rahmimde kendi kardeşimi taşıyorum. Doğurmayı düşünüyor musunuz? Hayır düşünmüyorum. Şu lanet dünyaya bir kardeş getirmek istemiyorum da diyebiliriz. Ailem bu gerçeği başından beri reddediyor. Onlara göre bu tamamen benim hayal gücümün abuk bir mahsulü. Kimse evladının böyle bir şey yaptığını kabullenmek istemez tabi, onları da anlıyorum. Ama inkâr neyi değiştirir ki, ben onun orada olduğunu biliyorum. İşte bakın, yine tekmeledi.

4 aylıkken diş çıkardım, belki bilmiyorsunuz ama diş çıkarmak için erken bir dönem. Annem “Dişli olacağın o zamandan belliydi” diyor. Annem her zaman böyle kötü espriler yapmaz. Yoğun baskılara dayanamayıp 9 aylıkken konuştum. Konuşmak, bebeklik örgütüne ilk ihanettir. Çözülmektir yani. O andan sonra artık hiçbir şey eskisi gibi olmaz. Aslında hiçbir şeyin artık eskisi gibi olmayacağını anladığım gün tam olarak 22 yaşımın 9 Eylül’üne denk gelir ama çocukluğumdan bahsediyoruz, geçiyorum. Babam, ilk olarak “baba” dediğimi iddia ediyor. Oysa ben “Hafıza-i beşer nisyan ile maluldür” dedim. Ama içimden. Ebeveynlerin her şeyi bilmesi gerekmez.

Yıllar boyu periyodik olmayan aralıklarla sokakta bulduğum bütün hayvanları eve getirdim. Bizimkiler, bakımlarını üstlendiğim sürece böyle şeylere hiç ses çıkarmaz. Çıkarmazdılar yani. O ineği niye istemediler anlamıyorum. Bu olay biraz hırçınlaşmama neden olmuş olabilir. Doktor olan sizsiniz, psikanalizinize karışmak istemem. İnek vakasından yaklaşık 2 ay sonra erkek kaçırdım. Şöyle oldu; bir gün kampa bir çocuk geldi, ailesiyle tabi. 5 yaşlarında filanım. Çocuk da olsun olsun 6. Ama nasıl yakışıklı, nasıl yeşil gözlü anlatamam. Aşık oldum ben buna, tuttum eve getirdim. Baba peki bu bizimle kalabilir mi? Babam kısa süreli bir kilitlenme sendromu yaşadı. O ara çocuğun ailesi kapıya dayandı, olay büyüklerin yargısına intikal etti. Hukuk her yerde işte. Akabinde çocuk ailesine teslim edildi. Sevenleri ayırdılar. Böyle bir başlangıçtan sonra aşk hayatımın bok gibi olmasına şaşmamalı.

6 yaşımdayken askere gitmeye karar verdim. Vatan borcu namus borcu nihayetinde. Okul başlamadan ödeyeyim de kurtulayım istedim, geciktikçe faize girer neme lazım. Çantama birkaç donla babamın traş takımlarını yerleştirip ben gidiyorum dedim. İşin aslı traş takımlarını ne yapacağımı bilmiyordum. Neyse işte annemle babamın elini öpüp helallik istedim ben. Nereye gidiyorsun dediler. Şimdilik en yakın askeriyeye dedim, dağıtım olunca ben size haber veririm. Annem dehşete kapıldı, babam yine kilitlendi, abilerim gülme krizine girdi, ablam ağlamaya başladı, kardeşim hiç oralı olmadı filan. Aile fertlerimin olaylar karşısındaki duygu durumları biraz enteresan, herkes farklı tepki veriyor. Bu yüzden neyin doğru neyin yanlış olduğunu bilmiyorum. Herkesin aynı tepkiyi verdiği durumlar da yaşadık sonrasında, defalarca. Ama çocukluğumdan bahsettiğimiz için geçiyorum. Nihayetinde beni askere göndermediler, kız olmamı mı yoksa yaşımı mı bu kadar sorun ettiler bilmiyorum.

Birkaç kez evden kaçtım ama akşam olunca sıkılıp geri döndüm. Şimdi de sıkıldım Doktor. Çocukluğumda aranacak bir şey yok. Bir gün uyandım ve hayatım bombok oldu, hepsi bu.
.

8 Haziran 2010 Salı

Düğün!


"Canım hayırlı olsun, 2 ay sonra da seni evlendiriyormuşuz?” dedi. Anaç ruhlu iş arkadaşlarımdan biriydi bu. Başka bir arkadaşımın düğün müsameresindeydik. Normalde bu şekil organizasyonlara iştirak etmem ama o esnada damat traşını sergilemekle meşgul olan arkadaşım, davetiyeyi verirken “Gelmezsen ölümü ye” diyerek iğrençleştiği için karşı koyamamıştım. Ölü yemek tarzım değildi.

Bizim anaç, söylediği şeyi onaylamamı bekleyen gözlerle bana bakıyordu. Cümlesi havada asılı kalmıştı ve ben bir cevap vermediğim sürece o cümle öylece kalacağa benziyordu. Benimse şaşkınlıktan dilim tutulmuştu. Evlilik gibi bir kelimeyi, üstelik 2 ay gibi belirgin bir süreyle karşıma çıkaran bu kadının muazzam kurgusu karşısında ne diyeceğimi bilemiyordum. Zaten halay çekenleri izlemekten kafam yanmıştı. Tam “Ya yok” diyerek söze girmiştim ki başka bir arkadaş “Hadi hadiiiii” diye i’leri alabildiğine uzatarak ve ağzını alabildiğine yamuşturarak omzuma vurdu. Ben tam omzumla temas etme cüretinde bulunan o eli nasıl yapsam da kendisinin münasip bir yerine soksam diye düşünürken başka bir tanesi yanaşıp “Aaa, aşk olsun ama, bizden de mi saklıyorsun?” dedi. Olum n’oluyordu lan! Tezgah mı açıyordu bunlar bana? Nasıl bir komplonun içine düşmüştüm böyle?

Ben masadaki bu heyecanlı kalabalığı teskin ve ikna etmeye çalışırken az evvel halayda muhtemelen kurtlarıyla birlikte bir takım akli melekelerini de döken kalabalık üstüme üşüşmeye başladı. Çorap söküğü gibiydiler. Halaydan kopan yanımda bitiyordu. Hepsinin yüzünde manasız bir sırıtış vardı. Etrafım kuşatılmıştı. Koltuk altları terden ıslanmış erkeklerle, makyajları birbirine karışmış kadınlar, “ooooo” diye diye alıcı kuşlar gibi başımın üstünde dönüp duruyorlardı. Hepsinden aynı eksen etrafında farklı sesler çıkıyordu. Düğünü nerde yapacaktım, ayakkabımın altına kimlerin isimlerini yazacaktım, onları damat beyle ne zaman tanıştıracaktım, kınayı nereme yakacaktım gibi sorularla saldırıyorlardı. Terminolojik ve psikolojik bir baskıya maruzdum. Ağzımı açacak fırsat bulamıyordum. Adımdan gayrısını bilmiyordum. :/

O ara gözüm kararmış. Kafa bi gitti-geldi yani. Tekrar mevzuya döndüğümde şuurum yerinde değildi. Etrafımdakiler aynı meraklı gözlerle bana bakıyorlardı. Tabi ya, evleniyordum! Bu kadar kişi söylediğine göre bir bildikleri vardı herhalde. Onları yalancı mı çıkaracaktım! 2 ay içinde kesin görkemli bir düğün yapacaktım. Bir an önce hazırlıklara başlamalıydım. Mesela geçenlerde hayvan gibi bir çamaşır makinesi almıştım. Demek bilinçlerimin altında hep bu fikir vardı. Zaten oldum olası evimin kadını olmak isterdim. Evlilik tam bana göre bir şeydi. Şimdiye kadar evlenmemiş olmam delilikti. Reçel yapabilirdim, turşu kurabilirdim, evdeki malzemelerle sofrada harikalar yaratabilirdim. Tamam yapamazdım belki ama öğrenirdim lan n’olcak, atla deve değil sonuçta. Kimse anasının karnından evli çıkmıyordu ya! Hem bazı özellikler insana evlendikten sonra otomatik olarak yükleniyordu bence. Ver.0.2 gibi bir şey. Evet evet, nikahta bir “evet” diyerek bastıracaktım kodu. Biri bana hasbelkader asılacak olsa “Üzgünüm ben kodluyum” diyecektim. Hem belki memelerim de büyürdü. Bir de adet sancılarının azalması var tabi. Allahım daha önce niye düşünememiştim! "Evlenince anlarsın" denilen her şeyi anlayacaktım işte. Kocam beyle saadet dolu bir yuva kuracak, ona milyonlarca çocuk yavrulayacaktım. Sıfatının başında “kayın” olan yeni akrabalarım olacaktı. Hafta sonları alış veriş merkezlerine gidecektik. Hava güzel olursa belki piknik bile olurdu. Komşularımız olacaktı. Her dakka birileri evimizde belirecekti. Onlara çeşit çeşit ikramlarda bulunacaktım. Çok değişecektim, böyle teptemiz bi sayfa açacaktım kendime. Artık öyle fazla düşünmeyecektim, her şeyin en iyisini ve en güzelini kocam düşünürdü nasılsa. Canım kocam yea, şimdiden sevmiştim keratayı. Kocam beyin iş seyahatlerine gıkımı çıkarmayacaktım. Aldatırsa zaten hak etmişimdir. Öyle gezmece tozmaca işlerini de bitirecektim artık, dizimi kırıp evimde oturacaktım. Aile gelirine katkıda bulunmak için ev ekonomisi filan öğrenecektim. Evde iki çatal varsa birini kıracak, diğerini de kocamın götüne sokacaktım! Olmaz olsun lan öyle koca! Hayatımın içine sıçtı! :(

Desibeli biraz fazla yüksek bir tondan "Evlenmiyorum!" dedim. Herkesin şaşkın bakışları arasında, benzerlerine çok uzun bir zaman uğramamaya ant içerek düğün salonunu terk ettim.

Bitti.


Not: Bu yazı, beni cebren ve hile ile yazmaya zorlayan dostum Godsy'ye gelsin.
.

4 Haziran 2010 Cuma

Anılarım! Vol 1

.
Bir gün Olimpos sahildeyim, su görmüş malak misali yayılmışım böyle. Bir yandan da doğa kafası var tabi. "Abi aslında şehir hayatı çok ziyan bir şey, şurda küçük bir yer alıp domadiz filan yetiştirsem benden kralı olmaz aslında" demeye başlamışım düşünün. Oksijen çarpması :/ Tam böyle belgesel atmosferini yakalamışken kadının teki geldi plaj şemsiyesini garç diye soktu kuma. Ben bir celallen, bir delir, fırladım yerimden hemen. O şemsiyeyi aldığım gibi kadının... Yok lan saçmalamayın, medeni medeni konuştum. Bak deyze dedim, orda dedim, caretta carettalar yumurta yavruladılar dedim. Yazık değil mi dedim, ne biçim insansın lan sen dedim, vicdansız orospu dedim, şimdi sigdirgit gözüm görmesin seni dedim.

Sonra arkadaşlar suya soktular beni işte. Bu şekil.
.

2 Haziran 2010 Çarşamba

Babalar, oğullar ve gemiler

.
Günlerdir, olan biten yüzünden birçoğunuz gibi sinir harpleri yaşıyorum. Ağzımdan açık denizler akıyor, aklımdan “insani” yardım taşıyan gemiler geçiyor.

Şimdi şu koltuğa oturun, size başka bir şey anlatacağım.

Bilenleriniz bilir, Ramazan ayında yurdumuzun birçok yerinin bir takım kahvehanelerinde illegal olarak tombala oynatılır. Kumar yani, para karşılığı. İşte zamanlardan bir zaman, benim güzel ağbim bu kahvehanelerden birine 30 günlük kombine almış gibi dadanmış, bu işi para için değil zevk için yapma kıvamına ulaşmış, varını yoğunu çinkolara gömmeye başlamıştı. Sabaha karşı eve geliyor ve gelir gelmez de odasına çekiliyordu. Kumar marazı günden güne eriyip gitmesine neden olmuştu. Evlatceğizinin istikbalinden endişelenen çilekeş annem, durumu derhal ailemizin ekipler amiri babama iletti. Oysa annem genelde endişelenmez, babam da hiçbirimize müdahale etmezdi. Bu olağanüstü bir durumdu yani.

Ağbimin yine tombalaya gidip dalgasına baktığı bir gece, evde hararetli hararetli bu mesele konuşuldu. Annemin fantastik kafası, o gece ağbimi önce mafyaların eline düşürdü, sonra mecburen birkaç mafyacıyı vurdurdu, sonra bir süre kaçak hayatı yaşattı, o ara ona yardım ve yataklık eden babamı da mapus damlarında çürüttü filan. Hikâye daha uzardı da küçük kardeşim ağlamaya başlayınca babam birden celallenip yumruğu masaya vurdu. "Sen hiç merak etme hanım" diye başladığı cümle, ortamın havasından olacak, olaylı bitti. Babam coşmuştu. Ailemizde böyle şeylerin olmasına göz yumamazdı. Zaten şimdiye kadar onu yeteri kadar hoş görmüş ve iyice tepesine çıkmasına sebep olmuştu. Şımarıklığın ve ahmaklığın lüzumu yoktu. Gerekirse sert yapacak ve oğluna haddini bildirecekti filan.

Babam, gergin bir biçimde, sabaha kadar uyumayıp ağbimin gelmesini bekleyeceğini söyledi ve hepimizi odalarımıza gönderdi. Olabileceklerden korkmuştum o gece. Korkmak değil de tedirgin bir bekleyiş diyelim. Çünkü o zamana kadar babamı hiç öyle sinirli görmemiştim.

Sabah, annem sordu. Babam gazetesinden kafasını kaldırmadan "ben o işi hallettim" dedi. Bununla ilgili başka da bir şey konuşulmadı. Mevzunun şahit olamadığım kısmını ağbimden dinledim. Sabaha karşı eve girmiş, babam salonda televizyon izliyor. Diyalog şu;

-Aaa baba n'aber yea? Niye yatmadın bu saate kadar?
-Nerdeydin oğlum?
-(Çok normal bir şekilde) Tombalada.
-İyi.

Sonra kalkıp yatmış babam. Ağbime haddini bildirmiş yani. Biz onca tatavanın üstüne büyük bir kıyamet kopacağını düşünürken, babam sadece "iyi" demiş.

Ağbim, o geceden sonra bir daha tombalaya gitmedi.
.......

Başbakanın konuşmasını dinledim bugün. Esti gürledi biliyorsunuz. Alkışları duydukça daha da coştu falan filan. Her şey bir tarafa, sağlam konuşmaydı. RTE konuşurken ben ömrümün şu anlattığım gecesine doğru gittim kafamın içindeki otobanlardan.

Siyasi duruşum bellidir, izaha gerek yok. Zaten burada siyasi duruşun bir önemi de yok. Bu, hepimizi ilgilendiren bir mesele. Bizim hikâyede, babam bütün sinirine rağmen oğluna sadece cılız bir “iyi” diyerek sorunu halletmişti. RTE benim babam değil ve İsrail devleti de katiyen ağbim değil. Bu yüzden, ben, dünyada sadece bir çimento torbası kadar yer kaplayan bedenimle İsrail devletine karşı meydan okumaya hazırken, işin bizim görmediğimiz kısmında siyasilerin bir takım çıkarlar uğruna geri vites yapıp “iyi” diyerek geçmesi ihtimali tüylerimi diken diken ediyor.

İş sadece böyle esip gürlemekle olmaz abiler. Lafla gemiler yol almaz! Bu sözler, asıl muhataplarına lazım gelen dille anlatılmadıkça ve gerekli diplomatik ve demokratik tepkiler koyulmadıkça meseleler hallolmaz.

Ve son olarak; dün gece internet üzerinden İsrailli dostum Ariel’le konuştum. O, yaşananlarla ilgili, bu zorbalığı yapan devletin vatandaşı olduğu için benden daha fazla mustarip. Bir boka yarayacağını sanmıyorum ama bu vesileyle mevzuya İsrailliler ve Yahudiler genellemesinden bakan ve hazır yeri gelmişken içlerindeki Hitler’i serbest bırakanlara da akıl sağlığı diliyorum.

Hangi ırka mensup olursa olsun vicdan sahibi tüm insanlar kardeşimdir, İsrailliler hariç değil.

Not: İsrail devletini, Afili Filintalar'ın suçladığı yerden suçluyorum ve tüm afisiz filintaları buraya davet ediyorum.
.