.
-Çocuklar biliyor musunuz biz eskiden uçamıyorduk.
İşte bu yüzden evrimin edebini toplayıp efendi gibi hızlanması gerek.
Öpüyorum mıncırıklarınızı.
Sevgiler.
Balboa.
.
22 Mayıs 2013 Çarşamba
23 Nisan 2013 Salı
Meşe Palamutları
.
Ağlamaya değer şeyleri hatırlamak için arada mezarlıklara gitmeliyiz. Ben bugün gittim.
Yarım kulaçtan bile küçük bir mezar vardı. Taşını okudum, adı Melek, sadece Melek. 2 günlükken ölmüş. Ailesi, en basit haliyle hissettiklerini anlatan bir isim vermişler bebeğe, muhtemelen öldükten sonra. Zaten acı büyük olunca kelimeler hep basit olur. Demek istiyorum ki soyadını yazdırma gereği bile duymamışlar. Melek, bir soyadına ihtiyaç duyacak kadar bile kalmamış dünyada, üstünü başını bulaştırmadan doğaya karışmış. Önce üzüldüm sonra üzülmedim, ne bileyim.
Depremde ölmüş insanların mezarları vardı yığın yığın. İzmit’te mezarlıklar hep öyledir. Onları görünce insanın her seferinde içi ürperir. Ölüm tarihi aynı olan bir sürü mezar. Bir çeşit açık hava katliam müzesi. Ölenlerin bir kısmını tanıyorum, akrabalarımız ve komşularımız. Nasıl bulunduklarını, kaç gün enkaz altında kaldıklarını, ocaklarına nasıl bir ateş bıraktıklarını filan hep biliyorum. Şengül Abla mesela, iki kızıyla kaldı pis bi enkazın altında, hayattaydılar, sesleri duyuluyordu dışarıdan ama çok zor ulaşılabilecek bir yerde sıkışmışlardı. Önce kızlarından biri çığlıklar atarak öldü, sonra diğeri. Hadi biz neyse de, Şengül Abla günlerce kızlarının çığlıklarını duyup onlar için hiçbir şey yapamayarak kaldı o enkazda. Sonra çıkardılar, çocuklar ölü Şengül Abla diri. Ama bedenin yaşıyor olması bazen hiçbir şey ifade etmez. Birkaç gün sonra Şengül Abla’yı kızlarının yanına gömdüler.
Sonra Eren, abimin küçük oğlu. Arabalar onu çok heyecanlandırıyordu. Bir gün bir tanesine sarılmak istedi. Öyle akıllı bir çocuktu ki üç buçuk yaşında ölmeyi öğrendi.
Yürüdüm biraz. Bi ağaç altına oturup sigara içtim. Hepsinin ruhuna bir şarkı gönderip amin dedim. Biraz bekledim, kendimi hazırladım. İşte sonra gittim her zamanki yerime uzandım. Oradan göğe baktım. Babama son zamanlarda olan bitenleri anlattım. Komik komik anlattım çünkü babalarımızı güldürmemiz gerekir.
Meşeler diyorum, palamut veriyorlar. Meşe palamutları beni hep neşelendirir.
Bayramınız bıldırcın olsun.
.
Ağlamaya değer şeyleri hatırlamak için arada mezarlıklara gitmeliyiz. Ben bugün gittim.
Yarım kulaçtan bile küçük bir mezar vardı. Taşını okudum, adı Melek, sadece Melek. 2 günlükken ölmüş. Ailesi, en basit haliyle hissettiklerini anlatan bir isim vermişler bebeğe, muhtemelen öldükten sonra. Zaten acı büyük olunca kelimeler hep basit olur. Demek istiyorum ki soyadını yazdırma gereği bile duymamışlar. Melek, bir soyadına ihtiyaç duyacak kadar bile kalmamış dünyada, üstünü başını bulaştırmadan doğaya karışmış. Önce üzüldüm sonra üzülmedim, ne bileyim.
Depremde ölmüş insanların mezarları vardı yığın yığın. İzmit’te mezarlıklar hep öyledir. Onları görünce insanın her seferinde içi ürperir. Ölüm tarihi aynı olan bir sürü mezar. Bir çeşit açık hava katliam müzesi. Ölenlerin bir kısmını tanıyorum, akrabalarımız ve komşularımız. Nasıl bulunduklarını, kaç gün enkaz altında kaldıklarını, ocaklarına nasıl bir ateş bıraktıklarını filan hep biliyorum. Şengül Abla mesela, iki kızıyla kaldı pis bi enkazın altında, hayattaydılar, sesleri duyuluyordu dışarıdan ama çok zor ulaşılabilecek bir yerde sıkışmışlardı. Önce kızlarından biri çığlıklar atarak öldü, sonra diğeri. Hadi biz neyse de, Şengül Abla günlerce kızlarının çığlıklarını duyup onlar için hiçbir şey yapamayarak kaldı o enkazda. Sonra çıkardılar, çocuklar ölü Şengül Abla diri. Ama bedenin yaşıyor olması bazen hiçbir şey ifade etmez. Birkaç gün sonra Şengül Abla’yı kızlarının yanına gömdüler.
Sonra Eren, abimin küçük oğlu. Arabalar onu çok heyecanlandırıyordu. Bir gün bir tanesine sarılmak istedi. Öyle akıllı bir çocuktu ki üç buçuk yaşında ölmeyi öğrendi.
Yürüdüm biraz. Bi ağaç altına oturup sigara içtim. Hepsinin ruhuna bir şarkı gönderip amin dedim. Biraz bekledim, kendimi hazırladım. İşte sonra gittim her zamanki yerime uzandım. Oradan göğe baktım. Babama son zamanlarda olan bitenleri anlattım. Komik komik anlattım çünkü babalarımızı güldürmemiz gerekir.
Meşeler diyorum, palamut veriyorlar. Meşe palamutları beni hep neşelendirir.
Bayramınız bıldırcın olsun.
.
17 Nisan 2013 Çarşamba
Kesik
Ben yoruldum. Genel yoruldum böyle, komple yoruldum. Saçlarım bile yoruldu yani, tepeden tırnağa diyorum, iç organlarım dahil, daha nasıl uzatabilirim? Uzatmayayım. Kafamın içinde rüzgarlar esiyor. Rüzgar sevmem. Yani severim de motor tepesindeyken ya da işte başka aksiyonel vaziyetlerde. Kafa içi rüzgarları iyi değil. Bir keresinde Kaçkarlara çıkmıştım, orada yayla evleri var işte, var tabii, insanlar nerede kalacak, işte o evlerde kışın da kalan oluyor mu diye sormuştum, dediler ki aşağıdaki yaylada bi kış üç genç kaldılar, sonra delirdiler. Nasıl yani delirdiler dedim, rüzgar sesinden dediler. Oralarda hava sertleşince rüzgar sesi çığlığa benzermiş. Çığlık duymaktan delirmişler. Çığlık duymak delirtir. Bilmiyorum. Bana mantıklı geldi. Delirmeyi mantıklı buluyorum.
Geçen bir belgeselde gördüm, Mike diye bir horoz kafası kesildikten sonra 15 ay yaşamış. Bayaa böyle kafasız kafasız yaşamış. Boğazındaki delikten yem ve su tıkıyormuş sahibi, o öyle ortalarda dolanıyormuş. Dolanmış yani, 15 ay. Nereye gittiğini görmeden, düşünmeden, çünkü dediğim gibi kafası yok. Gerçi bir horoz, kafası olsa da ne kadar düşünür bilemiyorum. Şu an düşünemiyorum. Kafam yok. Mike'ı çok seviyorum. Mike benim adamım. Mike'a hareket çeken hareketin allahını görür. Beni sinirlendirmeyin.
Diyorum ki bir serengetiye tayinimi isteyeyim. Filler zürafalar filan takılırız öyle. Tavuk kovalarız. Çeşitli hadiseler olur. Buraların çeşitli hadiselerinden sıkıldım çünkü. Genel sıkıldım böyle, komple sıkıldım. Uzatayım mı? İnsanlardan korkmaya başladım lan ben. Daha önce hiç insanlardan korkmamıştım. Buna üzülüyorum. Yalan filan söylüyorlar olum, hayatımda böyle saçma şey görmedim. Anlamıyorum abi, kafam basmıyor. Kafamı kestiler gerçi, bu yüzden de olabilir. Bu ara sık sık, babamın salonun ortasına serilmiş bir çarşafta öpölü yattığı günü hatırlıyorum. Üstünde pijamaları. İnsanın üstünde pijamaları varken ölü olmaması gerekir. Ne biliyim, illa öleceksen git efendi gibi önce kefenini giy. Kefen ölü olmayı normalleştiriyor çünkü. Pijama öyle değil. Pijamalı bir adam gözleri kapalı yatıyorsa onu uyandırmak istiyorsun. Yeteri kadar seslenirsen uyanır sanıyorsun. Sonra senelerce rüyalarında o pijamaları bir kefenle değiştiremediğin için hep sesleniyorsun. Öyle şeyler oluyor. Her neyse. O gün işte öyle pijamalarıyla uzanıyordu. Karnının üstünde bir bıçak vardı. Bu niye burda dedim, onu koymazsak şişer dediler. Sensiniz lan şişer! Babam o benim, babalar şişer mi, saçmalık. Sonra bıçağı elime aldım ve salondaki herkesi kovdum. Çıktılar. Babamla baş başa kaldım. Sonrasını elbette size anlatmayacağım, o kadar da değil. İbneler. Ben bir serengetiye tayinimi isteyeceğim. Çünkü çığlık duymak delirtir. Saçlarım yoruldu. Mike diye bir horoz varmış. Ölürken pijama giymemeliyiz. Benim kafamı kestiler.
.
14 Mart 2013 Perşembe
Göğe Bakalım
.
Öyle aslında. Şaşırtıcı hiçbir şey yok. Dünyanın çok kafasına göre bir ritmi var. Bir şeyler oluyor mesela, birden uzaylıların istilasına uğramışız, ne biliyim, hayvanlarcasına büyük şiddette bir deprem olmuş, yerküredeki çatlakların arasından dinozorlar çıkmış, denizler yanmaya başlamış, üstelik bunların hepsi aynı anda olmuş gibi. Aha diyorsun bu sefer kesin tezeği avuçla yedik. Ama sonra evin duvarı yıkılıyor, amına koyim, evin duvarı yıkılıyor lan sfgsfssfsaad Çok saçma değil mi? Göğe bakalım.
Dizimde atel, çantamda laptop koyuldum Beyoğlu'nun yoluna o gün. Yolda müzik dinledim, Radiohead iyi bir yürüme arkadaşı, güzel şeyler düşünmeye çalıştım. Çok güzel hissettiren bir vaziyet de var zaten beri yandan, motivasyonum yüksek, gidip sakin bir yere oturucam ve yazıcam. Topallaya topallaya yürürken İstiklal'in ortasında böyle hani sabundan balon üfleyen adamlar var ya, onlardan birini gördüm. Gün batıyor, ters ışık muhteşem, her şeyi gölge haline getiriyor, o anda görünen tek renkli şey balonların ışıkla değişen renkleri. Dedim "Ne güzel lan ne güzel, aslında dünya ne güzel." Sonra gidip bir yere oturdum ve twitter'a girip "Hepimiz birden delirebiliriz, göğe bakalım ::" yazdım. Bir Word dosyası açıp yazacağım öyküyü düşünmeye başladım ki telefon çaldı. Arayan ev sahibi. Kirayı geciktirdim diye bıdı bıdı yapacak sandım. "Aylin Hanım merhaba, ben şu an yatak odanızdayım." dedi. Neden? Neden benim yatak odamdasınız? Yani sizin benim yatak odamda olabilmeniz için hangi kozmik şartlar biraraya gelmiş olabilir? Mikrosaniye içinde aklımdan bi milyon şey geçti. "Yatak odanızın duvarı yıkıldı, dışarıdan girdik ustalarla beraber." assfgdsffsgfsgfsfdsg Abi aralıksız dört saat güldüm. Evim kırılmış lan adffafasfdgsf. Yatağımdan göğe bakılabiliyor. Hepimiz birden delirebiliriz. Öyle işte, güldüm n'abiyim. Sonra biraz ağladım ama, ne yalan söyliyim. Başıma gelen şeyleri komikleştirerek dayanmaya çalışmaktan biraz yoruldum çünkü. Ama başka bir yol da bilmiyorum.
Her neyse. Bir süredir bu sebeple mobil bir hayat yaşıyorum. 1 saat sonra ne yapacağıma, nerede olacağıma dair hiçbir fikrimin olmadığı günler. 1 saatleri uç uca ekleyerek zaman geçirmek biraz daha kolay, çünkü parçalara bölmek her zaman iyidir. İyiyim yani. Beni merak etmeyin. Artık daha çok göğe bakıyorum. Çünkü dediğim gibi, dünyanın çok kafasına göre bir ritmi var ve hepimiz birden delirebiliriz.
Not: Bir gün tekrar Amsterdam'a gidicem, bu adamı bulucam, onunla evlenicem ve renkli renkli giyinip birlikte göğe bakıcaz ::
Öbüyorum mıncırıklarınızı. Siyu.
.
Öyle aslında. Şaşırtıcı hiçbir şey yok. Dünyanın çok kafasına göre bir ritmi var. Bir şeyler oluyor mesela, birden uzaylıların istilasına uğramışız, ne biliyim, hayvanlarcasına büyük şiddette bir deprem olmuş, yerküredeki çatlakların arasından dinozorlar çıkmış, denizler yanmaya başlamış, üstelik bunların hepsi aynı anda olmuş gibi. Aha diyorsun bu sefer kesin tezeği avuçla yedik. Ama sonra evin duvarı yıkılıyor, amına koyim, evin duvarı yıkılıyor lan sfgsfssfsaad Çok saçma değil mi? Göğe bakalım.
Dizimde atel, çantamda laptop koyuldum Beyoğlu'nun yoluna o gün. Yolda müzik dinledim, Radiohead iyi bir yürüme arkadaşı, güzel şeyler düşünmeye çalıştım. Çok güzel hissettiren bir vaziyet de var zaten beri yandan, motivasyonum yüksek, gidip sakin bir yere oturucam ve yazıcam. Topallaya topallaya yürürken İstiklal'in ortasında böyle hani sabundan balon üfleyen adamlar var ya, onlardan birini gördüm. Gün batıyor, ters ışık muhteşem, her şeyi gölge haline getiriyor, o anda görünen tek renkli şey balonların ışıkla değişen renkleri. Dedim "Ne güzel lan ne güzel, aslında dünya ne güzel." Sonra gidip bir yere oturdum ve twitter'a girip "Hepimiz birden delirebiliriz, göğe bakalım ::" yazdım. Bir Word dosyası açıp yazacağım öyküyü düşünmeye başladım ki telefon çaldı. Arayan ev sahibi. Kirayı geciktirdim diye bıdı bıdı yapacak sandım. "Aylin Hanım merhaba, ben şu an yatak odanızdayım." dedi. Neden? Neden benim yatak odamdasınız? Yani sizin benim yatak odamda olabilmeniz için hangi kozmik şartlar biraraya gelmiş olabilir? Mikrosaniye içinde aklımdan bi milyon şey geçti. "Yatak odanızın duvarı yıkıldı, dışarıdan girdik ustalarla beraber." assfgdsffsgfsgfsfdsg Abi aralıksız dört saat güldüm. Evim kırılmış lan adffafasfdgsf. Yatağımdan göğe bakılabiliyor. Hepimiz birden delirebiliriz. Öyle işte, güldüm n'abiyim. Sonra biraz ağladım ama, ne yalan söyliyim. Başıma gelen şeyleri komikleştirerek dayanmaya çalışmaktan biraz yoruldum çünkü. Ama başka bir yol da bilmiyorum.
Her neyse. Bir süredir bu sebeple mobil bir hayat yaşıyorum. 1 saat sonra ne yapacağıma, nerede olacağıma dair hiçbir fikrimin olmadığı günler. 1 saatleri uç uca ekleyerek zaman geçirmek biraz daha kolay, çünkü parçalara bölmek her zaman iyidir. İyiyim yani. Beni merak etmeyin. Artık daha çok göğe bakıyorum. Çünkü dediğim gibi, dünyanın çok kafasına göre bir ritmi var ve hepimiz birden delirebiliriz.
Not: Bir gün tekrar Amsterdam'a gidicem, bu adamı bulucam, onunla evlenicem ve renkli renkli giyinip birlikte göğe bakıcaz ::
Öbüyorum mıncırıklarınızı. Siyu.
.
9 Mart 2013 Cumartesi
Yolun Neresi?
.
Bilmiyorum. Zaten bilmediğim aşırı derecede çok şey var. Öyle işte, yarın doğum günüm. Kutlamaları bu geceden başlatan muhteşemkulade arkadaşlarım var, o yüzden uzun uzun yazamayacağım. Ama şöyle diyeyim, dana kadar kadın oldum ben artık. Ömür muhasebesi yapmam gereken yaşa da geldim belki ama lanet olsun dostum, hesap yapmak ne biçim. Güzel şeyler diliyorum, herkes için.
Bilmiyorum. Zaten bilmediğim aşırı derecede çok şey var. Öyle işte, yarın doğum günüm. Kutlamaları bu geceden başlatan muhteşemkulade arkadaşlarım var, o yüzden uzun uzun yazamayacağım. Ama şöyle diyeyim, dana kadar kadın oldum ben artık. Ömür muhasebesi yapmam gereken yaşa da geldim belki ama lanet olsun dostum, hesap yapmak ne biçim. Güzel şeyler diliyorum, herkes için.
25 Aralık 2012 Salı
Kapı
.
Bir kapıdan çıktım. Kapının dışında birkaç basamak merdiven, devamında da bir asansör vardı. Bindim ve üç kat indim. Dışarı çıktığımda bastığım sokağı yürüye yürüye bitirdim. Buraya kadar iyiydim.
Köşeyi döndükten sonra hemen önümde dizlerimin arkasını görmeye başladım. Önce idrak edemeyip öyle devam ettim fakat bacaklarım göz göre göre önümde yürüyorlardı. Lan noluyor deyip arkama baktım. Götüm arkamdaydı. Yani bildiğiniz gibi değil, epey bir arkamda. Derken gövdem belimden kopup sağıma doğru kaydı. Hiç olmazsa kafam olması gereken yerde derken o da hooop sola. Bir sokağın ortasında dört köşeye dağıldım. İçimden diyemeyeceğim, çünkü artık neremden geldiğine emin olamadığım bir ses yürümeye devam etmem gerektiğini söylüyordu. Ancak bedenimin bütün parçalarını bir araya getirip onlardan anlamlı bir iş yapmalarını beklemek o an için mümkün görünmüyordu. Aklıma, yani bu yazdıklarımdan sonra bir aklım olduğuna hala inanıyorsanız, köpek bakıcıları geldi. Hani sabahları birtakım evlerden birtakım köpekleri alıp çişe mişe götüren tipler. Bazı sabahlar işe giderken durur onları izlerdim. Her biri başka bir yöne gitmek isteyen o köpekleri bir arada tutup götürmek istediği yere götürebilen o adamları çok takdir ettim. Basit görünüyor ama esasen epey zor bir iş, yaşayarak öğrendim.
Götümü bir kaldırımın üzerine oturtup diğer organlarımın yanıma geleceği anı bekledim. Beklerken düşündüm elbette, çünkü insanın beklerken yapabileceği daha iyi bir işi yoktur. Çünkü siz gelin beklemenin ne demek olduğunu bir de benden dinleyin, ama şimdi değil. Şimdi sizlere kapılardan bahsedeceğim.
Kapılardan girmek zor çıkmak kolaydır. Saçmalamayın, böyle şeyler söylemeyeceğim.
Bir gün bir kapının içinde, bir adamın başında bekliyordum. Adam hiç kımıldamıyordu çünkü teknik olarak kımıldaması mümkün değildi. Hiç kımıldamayan birinin yanında beklemek de kolay görünür ancak değil, belki bunu da bir gün tafsilatıyla anlatırım ancak tekrar ediyorum, konumuz beklemek değil.
Hiç kımıldamayan adam birden kusmaya başladı. Dediğim kusmak, kusmak diye bildiğiniz şey değil. Ağzından, burnundan, karnındaki hortumdan, boğazına nefes alması için açılmış olan kanaldan, her yerinden kusuyordu. Gözlerinden de kustuğunu sanabileceğiniz kadar çok kusuyordu. İçi patlamış gibiydi ve mevcut tüm deliklerinden kendini dışarı atmaya çalışıyordu. Ben ne yapacağımı bilmiyordum. Sadece avuçlarımı açtım ve ağlaya zırlaya onun kustuklarını yakalamaya çalıştım. Avuçlarım dolunca da kendimi o kapıdan dışarı atıp doktoru çağırdım. Tam bu kısımda, gören gözler için bir can havli var.
Doktor geldi. Yardımcılarıyla beraber, kendini içinden dışarı atmaya çalışan adamı çeşitli acil müdahale yöntemleriyle yerine tıktı.
Çarşafları değiştirdim. Adamın her yerini ıslak pamuklarla sildim, kağıt havlularla kuruladım, pudraladım, öptüm kokladım. Sonra başucuna oturup ellerini tuttum ve biraz da öyle ağladım. O kımıldayamıyordu, biliyorsunuz. Kımıldayabilse kendisi akıl ederdi, yerine akıl ettim. Gözümün yaşını onun elleriyle sildim. Böylece biraz sakinleştim.
Kafamı kaldırdığımda en son doktora koşarken kullandığım o kapıda ellerimin kusmuktan izleriyle karşılaştım. O izleri hiç unutmadım.
Sizlere kapılarla ilgili başka şeylerden bahsedecektim ama şimdi tüm bunları siktiredin. Ben bir kapıdan çıktım. Nasılsa bir gün sayarım diye hiç saymadığım birkaç basamak merdiven ve akabinde bir asansörle üç kat aşağı indim. Dışarı çıktığımda bastığım sokağı yürüye yürüye bitirdim. Köşeyi dönüp hemen önümde dizlerimin arkasını gördüğüm andan beri de organlarımın kontrolünü kaybetmiş vaziyetteyim. Belki istifa edip köpek bakıcısı olurum. Bu kadar.
.
Bir kapıdan çıktım. Kapının dışında birkaç basamak merdiven, devamında da bir asansör vardı. Bindim ve üç kat indim. Dışarı çıktığımda bastığım sokağı yürüye yürüye bitirdim. Buraya kadar iyiydim.
Köşeyi döndükten sonra hemen önümde dizlerimin arkasını görmeye başladım. Önce idrak edemeyip öyle devam ettim fakat bacaklarım göz göre göre önümde yürüyorlardı. Lan noluyor deyip arkama baktım. Götüm arkamdaydı. Yani bildiğiniz gibi değil, epey bir arkamda. Derken gövdem belimden kopup sağıma doğru kaydı. Hiç olmazsa kafam olması gereken yerde derken o da hooop sola. Bir sokağın ortasında dört köşeye dağıldım. İçimden diyemeyeceğim, çünkü artık neremden geldiğine emin olamadığım bir ses yürümeye devam etmem gerektiğini söylüyordu. Ancak bedenimin bütün parçalarını bir araya getirip onlardan anlamlı bir iş yapmalarını beklemek o an için mümkün görünmüyordu. Aklıma, yani bu yazdıklarımdan sonra bir aklım olduğuna hala inanıyorsanız, köpek bakıcıları geldi. Hani sabahları birtakım evlerden birtakım köpekleri alıp çişe mişe götüren tipler. Bazı sabahlar işe giderken durur onları izlerdim. Her biri başka bir yöne gitmek isteyen o köpekleri bir arada tutup götürmek istediği yere götürebilen o adamları çok takdir ettim. Basit görünüyor ama esasen epey zor bir iş, yaşayarak öğrendim.
Götümü bir kaldırımın üzerine oturtup diğer organlarımın yanıma geleceği anı bekledim. Beklerken düşündüm elbette, çünkü insanın beklerken yapabileceği daha iyi bir işi yoktur. Çünkü siz gelin beklemenin ne demek olduğunu bir de benden dinleyin, ama şimdi değil. Şimdi sizlere kapılardan bahsedeceğim.
Kapılardan girmek zor çıkmak kolaydır. Saçmalamayın, böyle şeyler söylemeyeceğim.
Bir gün bir kapının içinde, bir adamın başında bekliyordum. Adam hiç kımıldamıyordu çünkü teknik olarak kımıldaması mümkün değildi. Hiç kımıldamayan birinin yanında beklemek de kolay görünür ancak değil, belki bunu da bir gün tafsilatıyla anlatırım ancak tekrar ediyorum, konumuz beklemek değil.
Hiç kımıldamayan adam birden kusmaya başladı. Dediğim kusmak, kusmak diye bildiğiniz şey değil. Ağzından, burnundan, karnındaki hortumdan, boğazına nefes alması için açılmış olan kanaldan, her yerinden kusuyordu. Gözlerinden de kustuğunu sanabileceğiniz kadar çok kusuyordu. İçi patlamış gibiydi ve mevcut tüm deliklerinden kendini dışarı atmaya çalışıyordu. Ben ne yapacağımı bilmiyordum. Sadece avuçlarımı açtım ve ağlaya zırlaya onun kustuklarını yakalamaya çalıştım. Avuçlarım dolunca da kendimi o kapıdan dışarı atıp doktoru çağırdım. Tam bu kısımda, gören gözler için bir can havli var.
Doktor geldi. Yardımcılarıyla beraber, kendini içinden dışarı atmaya çalışan adamı çeşitli acil müdahale yöntemleriyle yerine tıktı.
Çarşafları değiştirdim. Adamın her yerini ıslak pamuklarla sildim, kağıt havlularla kuruladım, pudraladım, öptüm kokladım. Sonra başucuna oturup ellerini tuttum ve biraz da öyle ağladım. O kımıldayamıyordu, biliyorsunuz. Kımıldayabilse kendisi akıl ederdi, yerine akıl ettim. Gözümün yaşını onun elleriyle sildim. Böylece biraz sakinleştim.
Kafamı kaldırdığımda en son doktora koşarken kullandığım o kapıda ellerimin kusmuktan izleriyle karşılaştım. O izleri hiç unutmadım.
Sizlere kapılarla ilgili başka şeylerden bahsedecektim ama şimdi tüm bunları siktiredin. Ben bir kapıdan çıktım. Nasılsa bir gün sayarım diye hiç saymadığım birkaç basamak merdiven ve akabinde bir asansörle üç kat aşağı indim. Dışarı çıktığımda bastığım sokağı yürüye yürüye bitirdim. Köşeyi dönüp hemen önümde dizlerimin arkasını gördüğüm andan beri de organlarımın kontrolünü kaybetmiş vaziyetteyim. Belki istifa edip köpek bakıcısı olurum. Bu kadar.
.
11 Aralık 2012 Salı
Lavukluğun lüzumu yok
.
Merhaba sevgili okurlarım, hep ben anlatıyorum biraz da siz anlatın rica ederim. Ama sonra çünkü şu an kafam hiç ses kaldırmıyor.
Kafam demişken, kafamı sikiyim çok afedersiniz. Bence kafa çıkarılıp takılabilen bir şey olmalıydı. Lazım olmadığında, taşıyamadığımızda ya da ne bileyim yatarken filan böyle çıkarıp ayakkabılığın üstüne filan koyabilmeliydik. Çok güzel olmaz mıydı? Olurdu ama olmamış. Çok güzel olabilecekken olmamış ne çok şey var. Madem böyle değil, akıl sağlığını korumanın bi yolunu bulmak lazım. Modern zamanlar bu işleri kolaylaştırıyor. “Dünyadaki en önemli şey sizsiniz” diyor, “Kendinizi sevin” diyor, “Hiçbir şeyin sizi üzmesine izin vermeyin” diyor. Pırıl pırıl, rengarenk haplar koyuyor önüne. Seç birini ve gülümse diyor. O kadar konuşuyorlar, hep ben mi çekicem lan bu hayatın ızdırabını dedim çaktım andidebrezani. Madem kafamı yerinden çıkaramıyorum, o halde küçük sevimli kapsüllerin içine koyar ve uzaya fırlatırım. Olur mu? Nah olur.
Öyle olmaz dostlarım. Öyle olmaz da bi şekilde oluyor ya her seferinde, ben asıl ona şaşırıyorum. N’olursa olsun ölmüyorsun. Ben mesela şimdiye kadar hiç ölmedim, inanılır gibi değil. Bu ara böyle kötüyüm mötüyüm diye dolanıyorum ama yine ölmeyeceğimi biliyorum mesela. Ağlarken filan aklıma geliyor bu, bi gülmek alıyor. Kendime karşı inandırıcılığımı kaybettim resmen. Kalbim sıkışıyor gibi oluyor mesela, içimden biri “Hadi ordan” diyor. O biri bakmasa çok güzel ölücem aslında ama insan biri bakarken ölemiyor bile lan. Hele o biri kendiyse. Düşünsene, çıkıyorsun köprüye mesela, kahrolmuşsun filan, atlamaya karar veriyorsun, sonra içindeki diyor ki “N’abıyon lan sen” diyor, “Ne bu şekil şekil hareketler” diyor. “Abi dayanamıyorum artık” filan diyorsun, yani ben öyle diyorum çünkü benim içimdeki bir abi, sizinkini bilemem, her neyse işte, abi diyor ki “Lavukluğun lüzumu yok, kalk git iki bira iç” diyor. Kulağını çekiyor adeta, paşa paşa gidiyorsun. Aman ne bileyim.
Eskiden “Edebiyat olmasa boku yemiştim.” diyordum, artık “Edebiyata rağmen boku yedim.” diyorum. Çünkü çok da lü lü anasını satiyim. Dünya turuna gidicem ben. Ya da şarkıcı filan olucam. O da olmadı orospu olurum. Henüz insanlığa ne tür bir kötülük yapacağıma karar vermedim. Bir ara veririm. Başımın çaresine de bakarım, onca yıllık başım sonuçta, bunu herkes bilir. Herkes bilir ve bu yüzden ağzıma sıçmakta hiçbir beis görmezler. Sonlara doğru eziklenmeyeydim eyiydi sdgsfdfdf. Ama böyle.
Bitmeden; edebiyata laf ediyorum ama yine de onsuz olmuyor. Ol sebep şuraya Barış Bıçakçı'nın Veciz Sözler'inden birini eklemeden gitmeyeyim:
"Bir öğleden sonra sahilde oturmuş kitap okurken koşarak önümden geçtiğini gördüm, biraz ileride durup geri döndü ve 'Biliyor musun,' dedi nefes nefese, 'Emre'nin ayağına deniz kestanesi battı!' 'Öyle mi!' dedim, onun hoşuna gideceğini düşündüğüm şaşkın bir yüz ifadesi takınarak, 'Peki şimdi nerde?' 'Ayağında!' diye bağırdı çın çın, sonra da yine koşarak uzaklaştı. Ah, öznelerin farklılığı öldürecek beni. O zaman çok güldürmüştü ama şimdi öldürecek. Herkesin cümlesi aynı bile olsa öznesi farklı. Ve gramer hiçbir işe yaramıyor. Demek istediğim, özne hiçbir zaman ben olamadım. Özne hep bir deniz kestanesiydi."
Gördüğünüz gibi vaziyetler biraz patlak. Beni ararsanız ebemin tenasül uzvunda olacağım.
Öpüyorum mıncırıklarınızı. Si yu.
.
Merhaba sevgili okurlarım, hep ben anlatıyorum biraz da siz anlatın rica ederim. Ama sonra çünkü şu an kafam hiç ses kaldırmıyor.
Kafam demişken, kafamı sikiyim çok afedersiniz. Bence kafa çıkarılıp takılabilen bir şey olmalıydı. Lazım olmadığında, taşıyamadığımızda ya da ne bileyim yatarken filan böyle çıkarıp ayakkabılığın üstüne filan koyabilmeliydik. Çok güzel olmaz mıydı? Olurdu ama olmamış. Çok güzel olabilecekken olmamış ne çok şey var. Madem böyle değil, akıl sağlığını korumanın bi yolunu bulmak lazım. Modern zamanlar bu işleri kolaylaştırıyor. “Dünyadaki en önemli şey sizsiniz” diyor, “Kendinizi sevin” diyor, “Hiçbir şeyin sizi üzmesine izin vermeyin” diyor. Pırıl pırıl, rengarenk haplar koyuyor önüne. Seç birini ve gülümse diyor. O kadar konuşuyorlar, hep ben mi çekicem lan bu hayatın ızdırabını dedim çaktım andidebrezani. Madem kafamı yerinden çıkaramıyorum, o halde küçük sevimli kapsüllerin içine koyar ve uzaya fırlatırım. Olur mu? Nah olur.
Öyle olmaz dostlarım. Öyle olmaz da bi şekilde oluyor ya her seferinde, ben asıl ona şaşırıyorum. N’olursa olsun ölmüyorsun. Ben mesela şimdiye kadar hiç ölmedim, inanılır gibi değil. Bu ara böyle kötüyüm mötüyüm diye dolanıyorum ama yine ölmeyeceğimi biliyorum mesela. Ağlarken filan aklıma geliyor bu, bi gülmek alıyor. Kendime karşı inandırıcılığımı kaybettim resmen. Kalbim sıkışıyor gibi oluyor mesela, içimden biri “Hadi ordan” diyor. O biri bakmasa çok güzel ölücem aslında ama insan biri bakarken ölemiyor bile lan. Hele o biri kendiyse. Düşünsene, çıkıyorsun köprüye mesela, kahrolmuşsun filan, atlamaya karar veriyorsun, sonra içindeki diyor ki “N’abıyon lan sen” diyor, “Ne bu şekil şekil hareketler” diyor. “Abi dayanamıyorum artık” filan diyorsun, yani ben öyle diyorum çünkü benim içimdeki bir abi, sizinkini bilemem, her neyse işte, abi diyor ki “Lavukluğun lüzumu yok, kalk git iki bira iç” diyor. Kulağını çekiyor adeta, paşa paşa gidiyorsun. Aman ne bileyim.
Eskiden “Edebiyat olmasa boku yemiştim.” diyordum, artık “Edebiyata rağmen boku yedim.” diyorum. Çünkü çok da lü lü anasını satiyim. Dünya turuna gidicem ben. Ya da şarkıcı filan olucam. O da olmadı orospu olurum. Henüz insanlığa ne tür bir kötülük yapacağıma karar vermedim. Bir ara veririm. Başımın çaresine de bakarım, onca yıllık başım sonuçta, bunu herkes bilir. Herkes bilir ve bu yüzden ağzıma sıçmakta hiçbir beis görmezler. Sonlara doğru eziklenmeyeydim eyiydi sdgsfdfdf. Ama böyle.
Bitmeden; edebiyata laf ediyorum ama yine de onsuz olmuyor. Ol sebep şuraya Barış Bıçakçı'nın Veciz Sözler'inden birini eklemeden gitmeyeyim:
"Bir öğleden sonra sahilde oturmuş kitap okurken koşarak önümden geçtiğini gördüm, biraz ileride durup geri döndü ve 'Biliyor musun,' dedi nefes nefese, 'Emre'nin ayağına deniz kestanesi battı!' 'Öyle mi!' dedim, onun hoşuna gideceğini düşündüğüm şaşkın bir yüz ifadesi takınarak, 'Peki şimdi nerde?' 'Ayağında!' diye bağırdı çın çın, sonra da yine koşarak uzaklaştı. Ah, öznelerin farklılığı öldürecek beni. O zaman çok güldürmüştü ama şimdi öldürecek. Herkesin cümlesi aynı bile olsa öznesi farklı. Ve gramer hiçbir işe yaramıyor. Demek istediğim, özne hiçbir zaman ben olamadım. Özne hep bir deniz kestanesiydi."
Gördüğünüz gibi vaziyetler biraz patlak. Beni ararsanız ebemin tenasül uzvunda olacağım.
Öpüyorum mıncırıklarınızı. Si yu.
.
21 Ekim 2012 Pazar
Sela
.
Sela okunuyordu ve bugün Cuma değildi. Bildiğiniz üzere Cuma dışında okunan selalar birinin öldüğünü haber verir. Ama kim ölmüştü? Lan yoksa acaba ben mi ölmüştüm amına koyayım :/
Derhal kendimi şöyle bir yokladım. Telefonu şarja taktım, tuvaleti domestosladım, çöp attım, kıçımı parmakladım filan, birtakım garip şeyler yaptım. Fakat bir türlü kendimi yaşadığıma inandıramadım.
Kafamı ellerimin arasına alıp son derece teatral bir vaziyette ne olup bittiğini anlamaya çalışırken korkudan kakam geldi, gidip yaptım. Gayet seri ve başarılı bir transfer işlemiydi. Sindirim sistemim tıkır tıkır çalışıyordu çok şükür. Ancak bu yine de benim yaşıyor olduğumu göstermezdi zira günlerdir adeta bir armut gibi takılıyordum. Dünyayla “nefes alsın yeter” teoremine dayanarak mütemadiyen oksijen ithal etmek dışında kayda değer bir ilişkim yoktu. Öldüğümü fark etmemiş olabilirdim yani. Zihnimin bana kakalı şakalar yapmasına hiç şaşırmazdım doğrusu, çünkü kendisi şakacı bir bireydir. Birkaç kere kaybolmuşluğum vakidir. Bu sefer işin iyiden iyiye bokunu çıkarmış olabilirdim.
Her ne kadar içtenlikle dikkatimi dağıtıp başka şeylerle meşgul olmaya çalışsam da kafamın içindeki “Öldüm mü lan acaba?” sorusunu duymadan edemiyordum. Aklım beni düelloya davet ediyordu ve pezevengi yenemeyeceğimi çok iyi biliyordum. “Yaşıyorum yarraam!” diye ünledim fakat buna saksıdaki çiçeği bile ikna edemedim. Bu arada o çiçeği motordan düşüp dizimi sakatladığım dönem almıştım ve hiç bakmamama rağmen hala yaşıyor. Azmini siktiğim. Her neyse. Arkadaşlarımla konuşursam yaşadığımı ispatlayabilirim diye düşündüm ve hiç zaman kaybetmeden telefona sarıldım. Bir sürü dedikodu yaptık. Konudan uzaklaştım. Olum çok acayip şeyler olmuş lan sdgsfdgs. Güldük ettik işte, birtakım ipnelikler yaptık. Ben zaten bundan sonra yazılarımla değil birtakım ipneliklerimle anılmak istiyorum. Bu yazı da burada böyle tık diye bitecek o yüzden. Götler.
Öpüyorum mıncırıklarınızı. Si yu.
.
Sela okunuyordu ve bugün Cuma değildi. Bildiğiniz üzere Cuma dışında okunan selalar birinin öldüğünü haber verir. Ama kim ölmüştü? Lan yoksa acaba ben mi ölmüştüm amına koyayım :/
Derhal kendimi şöyle bir yokladım. Telefonu şarja taktım, tuvaleti domestosladım, çöp attım, kıçımı parmakladım filan, birtakım garip şeyler yaptım. Fakat bir türlü kendimi yaşadığıma inandıramadım.
Kafamı ellerimin arasına alıp son derece teatral bir vaziyette ne olup bittiğini anlamaya çalışırken korkudan kakam geldi, gidip yaptım. Gayet seri ve başarılı bir transfer işlemiydi. Sindirim sistemim tıkır tıkır çalışıyordu çok şükür. Ancak bu yine de benim yaşıyor olduğumu göstermezdi zira günlerdir adeta bir armut gibi takılıyordum. Dünyayla “nefes alsın yeter” teoremine dayanarak mütemadiyen oksijen ithal etmek dışında kayda değer bir ilişkim yoktu. Öldüğümü fark etmemiş olabilirdim yani. Zihnimin bana kakalı şakalar yapmasına hiç şaşırmazdım doğrusu, çünkü kendisi şakacı bir bireydir. Birkaç kere kaybolmuşluğum vakidir. Bu sefer işin iyiden iyiye bokunu çıkarmış olabilirdim.
Her ne kadar içtenlikle dikkatimi dağıtıp başka şeylerle meşgul olmaya çalışsam da kafamın içindeki “Öldüm mü lan acaba?” sorusunu duymadan edemiyordum. Aklım beni düelloya davet ediyordu ve pezevengi yenemeyeceğimi çok iyi biliyordum. “Yaşıyorum yarraam!” diye ünledim fakat buna saksıdaki çiçeği bile ikna edemedim. Bu arada o çiçeği motordan düşüp dizimi sakatladığım dönem almıştım ve hiç bakmamama rağmen hala yaşıyor. Azmini siktiğim. Her neyse. Arkadaşlarımla konuşursam yaşadığımı ispatlayabilirim diye düşündüm ve hiç zaman kaybetmeden telefona sarıldım. Bir sürü dedikodu yaptık. Konudan uzaklaştım. Olum çok acayip şeyler olmuş lan sdgsfdgs. Güldük ettik işte, birtakım ipnelikler yaptık. Ben zaten bundan sonra yazılarımla değil birtakım ipneliklerimle anılmak istiyorum. Bu yazı da burada böyle tık diye bitecek o yüzden. Götler.
Öpüyorum mıncırıklarınızı. Si yu.
.
6 Ekim 2012 Cumartesi
Biraz.
.
Ben bu ara biraz bozuldum. Hasta oldum yani. İnsan hasta olunca kendine biraz acıyor. O yüzden biraz konuşucam. Kusuruma bakmayın.
Öyle işte. Hasta oldum. Bağışıklık sistemimin çok güçlü olmasıyla övünürdüm hep. "Hasta olmam lan ben!" derdim. “Yıkar mı sandın bizi bu yalancı ayrılıklar!” derdim. Aslında, hastanelere ve doktorlara gitmemek için hastalanmıyordum. Metabolizmama bu sayede hükmediyordum belki. Her neyse, hasta oldum biraz. Soğuk filan almışım. İnsanın sevmediği şeyleri almaması gerekir. Ben soğuk sevmem. Küçükken çok üşüdüm. Keşke bu metafor olsaydı.
Burnum filan aktı işte hep. Hapşırdım biraz. Hapşırmayı severim. Çok komik gelir bana. Osurmak gibi tutmayı becerebileceğiniz bir şey değil, geldi mi illa gidecek. Keşke hepinizin hapşırır vaziyette fotoğraflarını çekebilseydim. Hapşırırken kimse kötü kalpli görünmez, ne bileyim, belki Kristof Kolomb bile. Bu arada o insanlıktan nasibini almamış pezevenk keşfettiği topraklarda yaşayan yerlileri köpeklerine yedirirmiş canlı canlı. Bu gece öğrendim, acayip tepem attı. Yok yok, hapşırırken bile güzel görünmez o orospu çocuğu.
Ateşim filan da çıktı işte. Abimi, ateşi çok yükseklerde seyrettiği için kışın ortasında bile buzların içinde yatırıyorduk hep. Baktıkça içim titriyordu. Yani onun yerine de çok üşüdüm ben. Ne diyordum, soğuk sevmem.
Birkaç gündür sigarayı bırakmaya çalışıyordum hem. Boyna elektronik sigara emikliyordum. Yani sigara da içiyordum tabi ama az içmeye çalışıyordum, eve gelirken yeni paket almıyordum filan. Az önce canım fena sigara çekti. Evde sigara yok. Var da gelen giden arkadaşların unuttuğu hiç sevmediğim sigaralar var. Dur lan puro olacaktı şuralarda dedim. Arıyorum arıyorum yok. Geçenlerde nasılsa içmiyorum diyerek kaldırmışım bi yerlere. Bi 15 dakika kadar hayattaki tek amacım o puroları bulmaya çalışmak oldu. İnsanın hayatta bir amacının olması güzel şey, epey oyalanıyorsunuz. Bi 15 dakikayı böyle kurtardım işte. Bi 15 dakika da bir puronun tamamını içmeyi hedefleyerek geçti. Zaman dediğin böyle böyle geçiyor, bi 15 dakika daha, bi 15 dakika daha.
Benim bozulmam yetmiyormuş gibi kombim de bozuldu bu gece. Bir süredir tekliyordu, bugün artık kendisinden hiç haber alamıyoruz. Oysa ben sıcak bi duş almak, duşun altında ağlamak, rimelimin filan akması gibi sinematografik sahneler yaşayayım diyordum, böylece bir tekamül tamamlanmış olurdu. Ama kısmet olmadı işte, kombi bozuldu. Aradım müşteri hizmetlerini, nasıl tatlı, nasıl anlayışlı yusyumuşak sesli bi adam açtı. Başladım buna anlatmaya, kombiden girdim hasta olmamdan çıktım. Oradan kimsenin bana çorba yapmamasından ve sigarayı bırakmaya çalışmanın ne kadar çirkin bir şey olduğundan devam ettim. Hiç sigara kullanmamış ama anladı beni, Allah razı olsun. Adamla bi güzel dertleştim, çok iyi geldi.
Sonra işte bugün hep dinlendim. Çıkmadım evden. Kıyafetlerimi filan yerleştirdim. Benim ne zaman canım sıkılsa kıyafetlerimi yeniden katlar ve dolaba yerleştiririm. Bu yüzden ev pimpisken bile dolabım hep düzenlidir.
Seslerden çok yoruluyorum. Her taraftan ses geliyor. Sessizliği bi cihaza kaydedebilsem kulağımda bi kulaklıkla yaşardım.
Bir puro daha yakayım.
.
Ben bu ara biraz bozuldum. Hasta oldum yani. İnsan hasta olunca kendine biraz acıyor. O yüzden biraz konuşucam. Kusuruma bakmayın.
Öyle işte. Hasta oldum. Bağışıklık sistemimin çok güçlü olmasıyla övünürdüm hep. "Hasta olmam lan ben!" derdim. “Yıkar mı sandın bizi bu yalancı ayrılıklar!” derdim. Aslında, hastanelere ve doktorlara gitmemek için hastalanmıyordum. Metabolizmama bu sayede hükmediyordum belki. Her neyse, hasta oldum biraz. Soğuk filan almışım. İnsanın sevmediği şeyleri almaması gerekir. Ben soğuk sevmem. Küçükken çok üşüdüm. Keşke bu metafor olsaydı.
Burnum filan aktı işte hep. Hapşırdım biraz. Hapşırmayı severim. Çok komik gelir bana. Osurmak gibi tutmayı becerebileceğiniz bir şey değil, geldi mi illa gidecek. Keşke hepinizin hapşırır vaziyette fotoğraflarını çekebilseydim. Hapşırırken kimse kötü kalpli görünmez, ne bileyim, belki Kristof Kolomb bile. Bu arada o insanlıktan nasibini almamış pezevenk keşfettiği topraklarda yaşayan yerlileri köpeklerine yedirirmiş canlı canlı. Bu gece öğrendim, acayip tepem attı. Yok yok, hapşırırken bile güzel görünmez o orospu çocuğu.
Ateşim filan da çıktı işte. Abimi, ateşi çok yükseklerde seyrettiği için kışın ortasında bile buzların içinde yatırıyorduk hep. Baktıkça içim titriyordu. Yani onun yerine de çok üşüdüm ben. Ne diyordum, soğuk sevmem.
Birkaç gündür sigarayı bırakmaya çalışıyordum hem. Boyna elektronik sigara emikliyordum. Yani sigara da içiyordum tabi ama az içmeye çalışıyordum, eve gelirken yeni paket almıyordum filan. Az önce canım fena sigara çekti. Evde sigara yok. Var da gelen giden arkadaşların unuttuğu hiç sevmediğim sigaralar var. Dur lan puro olacaktı şuralarda dedim. Arıyorum arıyorum yok. Geçenlerde nasılsa içmiyorum diyerek kaldırmışım bi yerlere. Bi 15 dakika kadar hayattaki tek amacım o puroları bulmaya çalışmak oldu. İnsanın hayatta bir amacının olması güzel şey, epey oyalanıyorsunuz. Bi 15 dakikayı böyle kurtardım işte. Bi 15 dakika da bir puronun tamamını içmeyi hedefleyerek geçti. Zaman dediğin böyle böyle geçiyor, bi 15 dakika daha, bi 15 dakika daha.
Benim bozulmam yetmiyormuş gibi kombim de bozuldu bu gece. Bir süredir tekliyordu, bugün artık kendisinden hiç haber alamıyoruz. Oysa ben sıcak bi duş almak, duşun altında ağlamak, rimelimin filan akması gibi sinematografik sahneler yaşayayım diyordum, böylece bir tekamül tamamlanmış olurdu. Ama kısmet olmadı işte, kombi bozuldu. Aradım müşteri hizmetlerini, nasıl tatlı, nasıl anlayışlı yusyumuşak sesli bi adam açtı. Başladım buna anlatmaya, kombiden girdim hasta olmamdan çıktım. Oradan kimsenin bana çorba yapmamasından ve sigarayı bırakmaya çalışmanın ne kadar çirkin bir şey olduğundan devam ettim. Hiç sigara kullanmamış ama anladı beni, Allah razı olsun. Adamla bi güzel dertleştim, çok iyi geldi.
Sonra işte bugün hep dinlendim. Çıkmadım evden. Kıyafetlerimi filan yerleştirdim. Benim ne zaman canım sıkılsa kıyafetlerimi yeniden katlar ve dolaba yerleştiririm. Bu yüzden ev pimpisken bile dolabım hep düzenlidir.
Seslerden çok yoruluyorum. Her taraftan ses geliyor. Sessizliği bi cihaza kaydedebilsem kulağımda bi kulaklıkla yaşardım.
Bir puro daha yakayım.
.
27 Eylül 2012 Perşembe
Öngörü
"Çok kısa, karman çorman ve ahenksiz bir hikaye bu, Sam. Çünkü bir katliam hakkında söylenecek zekice bir şey yoktur. Hiç kimsenin bir daha hiçbir şey söylememesi ya da istememesi için herkesin ölmüş olması gerekir. Bir katliamdan sonra her şeyin sessiz olması gerekir ve hep de öyle olur zaten, bir tek kuşlar hariç.
Peki ya kuşlar ne der? Bir katliam için söylenebilecek ne varsa onu tabii ki. 'Cik-cik-cicik' gibi şeyler işte."
Kurt Vonnegut, 1969 senesinden Twitter'ı görmüş.
12 Eylül 2012 Çarşamba
Merdiven
Fotoğraftaki, beni her seferinde birkaç adım sonra doğduğum eve götüren merdiven. Gözleri göle bakıyor. Ama kardeşim Yusuf yüzlerce yıldır kuyuda. Belki de bu yüzden merdivenler hep kuyuları hatırlatıyor.
Artık merdivenlerin aşağı mı çıktığı yukarı mı indiği hiç belli olmuyor.
5 Ağustos 2012 Pazar
Tavan Arası
Blogu takip edenlerin hiç şaşırmayacağı bir cümle kurucam şimdi: Aile evindeydim ve sıkıntıdan kendimi dişlemek üzereydim.
Annemin bir şey istemesi üzerine tavan arasına çıktım ve karşılaştığım manzara karşısında gözümde şimşekler çaktı. Annemin çatı diye adlandırdığı ancak çok Amerikanca tınladığı için benim tavan arası demeyi tercih ettiğim bu yerde, ihtiyaç duyulmadığı için kaldırılmış mobilyalar, bir heves alınıp sonradan hiçbir sikime yaramadığı fark edilmiş ya da daha yeni modelleri çıktığı için atılmış birtakım cihazlar, sahipleri büyüdüğü için vazgeçilmiş oyuncaklar, içinde ne olduğunu bilmediğim karton kutular ve sınıflandırmaya üşendiğim bi dünya ıvır zıvır vardı. Oldukça uzun zamandır buraya hiç çıkmamıştım ve sıkıntıdan tehlike sinyalleri veren tüm iç organlarımı da yanıma alıp derhal burayı keşfe daldım.
Önce biraz bahsettiğim cihazları bızıkladım. Halı yıkama makinesiyle tüplü televizyonu birleştirip sonra da işte bunları amfiye bağlasam ve bir mouse yardımıyla yönetsem filan derken saçmaladığımı fark edip yün sepetine yöneldim. Oha bunlarla hırka, battaniye veya çadır örebilirdim. Nah örebilirdim. Bende o sabır ne gezer. Dambıllara yöneldim ve Rocky’yi düşünerek birkaç kez kaldırdıktan sonra bu kadar kasın bana yeteceğine karar verdim çünkü kollarım ne biçim de koptu. Kolilerin birinin üstünde bir yumurta gördüm. Oyuncak mı gerçek mi olduğunu anlamak için şöyle bir pıtlatayım derken kırılmasın mı? Kırılınca parmağım içine girmesin mi? Girince ben feryat figan bağırarak alt kata koşmayayım mı? Koştum. Çünkü bu bir dinozor yumurtası olabilirdi sonuçta. Ama değilmiş. Annem baktı. Karga yumurtasıymış meğer. Ehi.
Tekrar yukarı çıktım ve içinde ne olduğunu bilmediğim kutuları açmaya başladım. Sonra işler değişti.
Böyle şeyler yapmadan önce karşılaşabileceklerinize kendinizi hazırlamanız gerekir. Çünkü eski ve tozlanmış kutulardan genellikle insanın üstüne hatıralar atlar. Ve hepimiz çok iyi biliriz ki hatıralar sadece hatıradır ve bir daha hiç yaşanmayacaklardır.
Babamın hasta olduğu zamanlardan kalmış bir reçete buldum. Teşhis kısmında parietal kitle yazıyor. Tıbbi adını unutmuşum. Halbuki o zamanlar bir çözüm bulmak adına ne çok doktora sormuştum bunun anlamını. Ne diyordum, bir daha hiç yaşanmayacaklar. Babam bir daha hiç kanser olmayacak en azından.
Bir kutunun içinden abimin bir sürü ayakkabısı çıktı. Tekrar giyebilir belki diye saklamış annem. Ayakkabıların içine biraz ağladım işte. Sonra geçti.
Yine bir kutunun içinde abimin defterlerinden birini buldum. Kaza yapmadan önce Kocaeli Üniversitesi Spor Akademisi’nde İleri Sürüş Teknikleri dersi vermeye hazırlanıyordu. Notlar almış. Motosiklette ön fren kullanımıyla ilgili yazdıkları içimi biçti. El yazısını bu şartlarda yeniden görmenin yarattığı duygudan ise hiç söz etmek istemiyorum.
Üniversitedeyken tuttuğum deney defterini buldum sonra. Son sınıftaydım ve babam hastaydı. Mezun olduğumu görmesini istiyordum. Bu dersi verirsem diğerlerini bütünlemelerle geçme ihtimalim vardı. O yıl çok çalıştım. Geçme puanına defterin de etkisi olacaktı ve mükemmel bir deney defteri hazırladım. Üstelik hoca, sık sık hastaneye gitmek zorunda kaldığım için babamın durumunu da biliyordu. Ama yine de beni dersten geçirmedi ve okulu uzattım. Mutsuz olmasını dilediğim çok az kişi var ve bu hoca da onlardan biri. Fotoğrafçıya gidip bi tane kepli fotoğraf çektirmiştim ve babama getirip “Ben mezun oldum merak etme.” demiştim. Tüm ağrısına rağmen gülümseyip gözleriyle başucuna koymamı işaret etmişti. Konuşabilseydi mutlaka güzel şeyler de söylerdi. Son anına kadar o fotoğraf orada durdu. Amına koyayım. Bunları hatırlamak istememiştim.
Kasetler, gazete kuponlarıyla alınmış ansiklopediler, buradan bakınca içine nasıl sığdığımızı aklımın almadığı küçüklükte kıyafetler, günlükler, mektuplar, fotoğraflar, kardeşimin sapanı, abimin kayak maskesi, ablamın resim defteri filan. Bir sürü şey bir anda kullanıldıkları zamanların sesleriyle gelip ebemi sikti anlayacağınız.
Günün en güzel ganimetiyse babamın fotoğraf makinelerini bulmam oldu. Böylece biraz kendime geldim.
Sonra kutuları ve hatırlattıklarını bir tarafa bırakıp işe giriştim ve tavan arasında kendime enfes bir çalışma köşesi yaptım. Açık konuşmam gerekirse götümden ter aktı. Muhtemelen burayı hiç kullanmayacağım ama iyi oldu yine de, yeniden unutmak için zaman geçti.
Tüm bu anlattıklarım doğrultusunda size şu kadarını söyleyebilirim dostlarım; hatıralarınızı çok kurcalamayın. “Herkesi özlemeye başlıyorsunuz sonra.”
19 Haziran 2012 Salı
Hemingway Savunması
.
Bu ara Stephen King’in “Yazma Sanatı” adlı kitabını okuyorum. Adı kadar sıkıcı bir kitap değil, tavsiye ederim yani. Kitaptan, King’in alkol ve madde bağımlılığıyla ilgili kısımlar bilhassa ilgimi çekti ve benim ilgimi çektiyse siz de bunları okumak zorundasınız kahrolasıcalar. Çünkü neden? Çünkü burası benim bölgem. İşedim ben buraya <3
“İlk 12 yıl kendimi “Sadece içmeyi sevdiğime” inandırarak geçirdim.” diye anlatmaya başlıyor King.
“Hiçbir zaman tam olarak dile getirilmemiş olsa da (bunu yapmak erkekliğe sığmazdı), Hemingway Savunması şöyle bir şeydi: Bir yazar olarak duyarlı bir insanım ama aynı zamanda da bir erkeğim ve gerçek erkekler duyarlılıklarına kapılmazlar. Sadece kadınsı erkekler yapar bunu. O yüzden içiyorum. Yoksa başka türlü bütün bu varoluş dehşetini algılayıp da çalışmayı nasıl sürdürebilirim? Üstelik, zaten içkiyle başa çıkabiliyorum. Gerçek bir erkek daima başa çıkar.”
King, yeni çıkan geri dönüşüm yasası gereği içki şişelerini atmayıp biriktirmeye başladığında durumunu idrak ediyor ve o anı şöyle anlatıyor;
“Allah kahretsin, ben bir alkoliğim diye düşündüm ve kafamda herhangi bir muhalif düşünce oluşmadı. Ne de olsa, The Shining’i (en azından o geceye kadar) kendi hakkımda yazdığımı fark etmeden yazmış bir adamdım. Bu fikir karşısındaki tepkim inkar etmek ya da hoşlanmamak olmamıştı; ürkmüş kararlılık dediğim bir tepki vermiştim. O zaman dikkatli ol, diye düşündüğümü gayet iyi hatırlıyorum. Çünkü çuvallayacak olursan…
Çuvallayacak olursam, bir gece arabamı bir arka yolda devirir ya da televizyonda bir canlı yayında övünmeye filan kalkarsam, biri bana içkimi kontrol altına almam gerektiğini söylerdi ve bir alkoliğe içkisini kontrol altına alması gerektiğini söylemek de, dünyanın en ağır ishal vakasını geçiren bir adama sıçmasını kontrol altına almasını söylemek gibiydi. Bu sözü duymuş bir arkadaşımın, giderek rayından çıkan yaşamını ele geçirmek üzere ilk denemesinde yaşadığı çok matrak bir hikaye vardı. Bir danışmana gitmiş ve karısının, onun çok fazla içtiğinden endişelendiğini söylemişti. Danışman “Ne kadar içiyorsun?” diye sormuştu. Arkadaşım, danışmana inanamayarak bakmıştı. “Hepsini” demişti, sanki başka türlüsü düşünülemezmiş gibi. “
“Onun ne hissettiğini biliyorum.” diyor King. İşlerin böyle yürümeyeceğini fark eden karısının duruma müdahalesini ise şöyle anlatıyor;
“Tabby, seçme şansım olduğunu söylemişti; ya tedavi görüp düzelebilirdim ya da cehennem olup evden gidebilirdim. Çocuklarla kendisinin beni sevdiklerini ve tam da bu yüzden benim intiharıma tanıklık etmek istemediklerini belirtmişti. Pazarlık etmeye çalıştım, çünkü bağımlılar böyle yapardı. Sevimliydim, çünkü bağımlılar öyle olurdu. Sonunda, iki hafta düşünme süresi elde ettim. Geçmişe bakınca, bu, o dönemin bütün çılgınlığını özetliyor gibi. Adam yanmakta olan bir binanın tepesinde duruyor. Helikopter geliyor, bir ip merdiven atıyor. Helikopterin kapısından sarkan adam “Tırman!” diye bağırıyor. Yanan binanın tepesindeki adam ise, “İki hafta verin bu konuda düşüneyim.” diye cevap veriyor.”
İçtiği dönemin son 5 senesinde gecelerinin hep şu törenle bittiğini söylüyor: “Buzdolabında kalan biraların hepsini lavaboya dökerdim. Eğer dökmezsem, kalkıp bir tane daha içene dek konuşurlardı benimle yatakta. Sonra bir tane daha. Ve bir tane daha.”
Sonuca gelecek olursak; Stephen King sonuca da kendisi gelmiş sağolsun. Kısaltarak aktarıyorum:
“Yaratıcı çabalarla zihni dağıtan maddelerin iç içe oldukları, günümüzün en büyük entelektüel pop mitlerinden biridir. Ama uyuşturucu ve alkolün daha ince bir duyarlılık yarattığına dair tüm iddialar, her zamanki kerameti kendinden menkul palavralardır sadece. Hemingway ve Fitzgerald yaratıcı oldukları için, yabancılaştıkları için ya da ahlaken zayıf oldukları için içmiyorlardı. İçiyorlardı çünkü hücreleri bunu yapmaları için mesaj yolluyordu. Belki yaratıcı insanlar, alkolizm ve bağımlılık konusunda öteki işleri yapanlara göre daha büyük risk altında olabilir, ama ne olmuş yani? Helaya kusarken hepimiz hemen hemen aynı görünüyoruz sonuçta.”
Gördüğünüz gibi tecrübe çok anasının gözü bir şey dostlarım. Ve takdir edersiniz ki kusarken kimse güzel ya da yakışıklı görünmez. Musibet-nasihat bağlantılı didaktik bir yazı olmasından her ne kadar imtina etmeye çalışsam da içimdeki anaç cadı “Köpek gibi içmenin lüzumu yok.” diye bağırıyor. Fakat son kertede hayat sizin, ne bok yerseniz yeyin.
Öbüyorum mıncırıklarınızı. Canlarım. Laaaaağğnnn!!
.
Bu ara Stephen King’in “Yazma Sanatı” adlı kitabını okuyorum. Adı kadar sıkıcı bir kitap değil, tavsiye ederim yani. Kitaptan, King’in alkol ve madde bağımlılığıyla ilgili kısımlar bilhassa ilgimi çekti ve benim ilgimi çektiyse siz de bunları okumak zorundasınız kahrolasıcalar. Çünkü neden? Çünkü burası benim bölgem. İşedim ben buraya <3
“İlk 12 yıl kendimi “Sadece içmeyi sevdiğime” inandırarak geçirdim.” diye anlatmaya başlıyor King.
“Hiçbir zaman tam olarak dile getirilmemiş olsa da (bunu yapmak erkekliğe sığmazdı), Hemingway Savunması şöyle bir şeydi: Bir yazar olarak duyarlı bir insanım ama aynı zamanda da bir erkeğim ve gerçek erkekler duyarlılıklarına kapılmazlar. Sadece kadınsı erkekler yapar bunu. O yüzden içiyorum. Yoksa başka türlü bütün bu varoluş dehşetini algılayıp da çalışmayı nasıl sürdürebilirim? Üstelik, zaten içkiyle başa çıkabiliyorum. Gerçek bir erkek daima başa çıkar.”
King, yeni çıkan geri dönüşüm yasası gereği içki şişelerini atmayıp biriktirmeye başladığında durumunu idrak ediyor ve o anı şöyle anlatıyor;
“Allah kahretsin, ben bir alkoliğim diye düşündüm ve kafamda herhangi bir muhalif düşünce oluşmadı. Ne de olsa, The Shining’i (en azından o geceye kadar) kendi hakkımda yazdığımı fark etmeden yazmış bir adamdım. Bu fikir karşısındaki tepkim inkar etmek ya da hoşlanmamak olmamıştı; ürkmüş kararlılık dediğim bir tepki vermiştim. O zaman dikkatli ol, diye düşündüğümü gayet iyi hatırlıyorum. Çünkü çuvallayacak olursan…
Çuvallayacak olursam, bir gece arabamı bir arka yolda devirir ya da televizyonda bir canlı yayında övünmeye filan kalkarsam, biri bana içkimi kontrol altına almam gerektiğini söylerdi ve bir alkoliğe içkisini kontrol altına alması gerektiğini söylemek de, dünyanın en ağır ishal vakasını geçiren bir adama sıçmasını kontrol altına almasını söylemek gibiydi. Bu sözü duymuş bir arkadaşımın, giderek rayından çıkan yaşamını ele geçirmek üzere ilk denemesinde yaşadığı çok matrak bir hikaye vardı. Bir danışmana gitmiş ve karısının, onun çok fazla içtiğinden endişelendiğini söylemişti. Danışman “Ne kadar içiyorsun?” diye sormuştu. Arkadaşım, danışmana inanamayarak bakmıştı. “Hepsini” demişti, sanki başka türlüsü düşünülemezmiş gibi. “
“Onun ne hissettiğini biliyorum.” diyor King. İşlerin böyle yürümeyeceğini fark eden karısının duruma müdahalesini ise şöyle anlatıyor;
“Tabby, seçme şansım olduğunu söylemişti; ya tedavi görüp düzelebilirdim ya da cehennem olup evden gidebilirdim. Çocuklarla kendisinin beni sevdiklerini ve tam da bu yüzden benim intiharıma tanıklık etmek istemediklerini belirtmişti. Pazarlık etmeye çalıştım, çünkü bağımlılar böyle yapardı. Sevimliydim, çünkü bağımlılar öyle olurdu. Sonunda, iki hafta düşünme süresi elde ettim. Geçmişe bakınca, bu, o dönemin bütün çılgınlığını özetliyor gibi. Adam yanmakta olan bir binanın tepesinde duruyor. Helikopter geliyor, bir ip merdiven atıyor. Helikopterin kapısından sarkan adam “Tırman!” diye bağırıyor. Yanan binanın tepesindeki adam ise, “İki hafta verin bu konuda düşüneyim.” diye cevap veriyor.”
İçtiği dönemin son 5 senesinde gecelerinin hep şu törenle bittiğini söylüyor: “Buzdolabında kalan biraların hepsini lavaboya dökerdim. Eğer dökmezsem, kalkıp bir tane daha içene dek konuşurlardı benimle yatakta. Sonra bir tane daha. Ve bir tane daha.”
Sonuca gelecek olursak; Stephen King sonuca da kendisi gelmiş sağolsun. Kısaltarak aktarıyorum:
“Yaratıcı çabalarla zihni dağıtan maddelerin iç içe oldukları, günümüzün en büyük entelektüel pop mitlerinden biridir. Ama uyuşturucu ve alkolün daha ince bir duyarlılık yarattığına dair tüm iddialar, her zamanki kerameti kendinden menkul palavralardır sadece. Hemingway ve Fitzgerald yaratıcı oldukları için, yabancılaştıkları için ya da ahlaken zayıf oldukları için içmiyorlardı. İçiyorlardı çünkü hücreleri bunu yapmaları için mesaj yolluyordu. Belki yaratıcı insanlar, alkolizm ve bağımlılık konusunda öteki işleri yapanlara göre daha büyük risk altında olabilir, ama ne olmuş yani? Helaya kusarken hepimiz hemen hemen aynı görünüyoruz sonuçta.”
Gördüğünüz gibi tecrübe çok anasının gözü bir şey dostlarım. Ve takdir edersiniz ki kusarken kimse güzel ya da yakışıklı görünmez. Musibet-nasihat bağlantılı didaktik bir yazı olmasından her ne kadar imtina etmeye çalışsam da içimdeki anaç cadı “Köpek gibi içmenin lüzumu yok.” diye bağırıyor. Fakat son kertede hayat sizin, ne bok yerseniz yeyin.
Öbüyorum mıncırıklarınızı. Canlarım. Laaaaağğnnn!!
.
16 Haziran 2012 Cumartesi
24 Mayıs 2012 Perşembe
Puşt
.
“Orospu çocuğu, senin ananı sikicem!”
Saat gecenin 2’si. Alkolü fazla kaçırmış birtakım insanların sokaktan geçerken böyle küfürler savurmasına aşinayım. Ancak küfrün şiddeti artınca ve bütün bu bağırışların bir kadının ağzından çıktığını fark edince, yardıma ihtiyacı olabileceğini de düşünerek pencereye çıkıyorum.
“Pezevenk!” diye bastıra bastıra bağırıyor. Bağırdığı kişinin ismi Emre. Bu bilgiye ilerleyen küfürlerin arasından ulaşıyorum. Emre’de pezevenk tipi yok, kız da fahişeye benzemiyor. Bildiğin normal insanlar. Üzerlerinde gündüzden kalmış normal kıyafetler var. Normal işlerinden çıkmışlar. Normal bir akşam yemeği yiyip muhtemelen normal bir arkadaş ortamından çıkıp evlerine dönüyorlar. Korkarım alkollü bile değiller. Emre hala normal. Ama ortada normal olmayan bir şeyler var.
“Puşt,” diyor, “sana ananın amını göstericem!” Anladığım kadarıyla kızın küfür jargonu pek gelişkin değil, dönüp dolaşıp aynı şeyleri söylüyor. Emre ise ona sadece “Kendine gel.” diyor. Yani belli ki kızın kendi bu değil. Ama kız kendine gelmiyor. Avazı çıktığı kadar bağırarak bütün mahalleyi ayağa kaldırıyor ve Emre’ye vurmaya başlıyor. Konuya dair hiçbir fikrim olmamasına rağmen kızın öfkesi benim içimde patlıyor. "Kızı bu hale getirirken aklın nerdeydi yavşak!" diye bağırıyorum ve pencereyi kapıyorum.
İlişkilerinin nasıl başladığını düşünüyorum. Bir sebeple tanışıyorlar, birbirlerinden hoşlanıyorlar, romantik buluşmalar, yazışmalar, arkadaşlarla tanıştırmalar, ilk öpüşme, ilk sevişme, sinema, konser, tatil, bir sürü şey. Herkeste sıralama ve içerik opsiyonel. Ancak adına ilişki denilen şeyin içinde bir sürü mutluluk var. Oralardan “Senin ananı sikicem orospu çocuğu” noktasına nasıl gelindiğini düşünüyorum. Bu noktaya gelmenin de hayatın içinde olduğunu görüyorum. Canım sıkılıyor.
Sevgilime “Senden ayrılıcam.” diye mesaj atıyorum.
“Hafta sonu at çiftliğine gidelim mi?” diye cevap veriyor.
Puşt.
.
“Orospu çocuğu, senin ananı sikicem!”
Saat gecenin 2’si. Alkolü fazla kaçırmış birtakım insanların sokaktan geçerken böyle küfürler savurmasına aşinayım. Ancak küfrün şiddeti artınca ve bütün bu bağırışların bir kadının ağzından çıktığını fark edince, yardıma ihtiyacı olabileceğini de düşünerek pencereye çıkıyorum.
“Pezevenk!” diye bastıra bastıra bağırıyor. Bağırdığı kişinin ismi Emre. Bu bilgiye ilerleyen küfürlerin arasından ulaşıyorum. Emre’de pezevenk tipi yok, kız da fahişeye benzemiyor. Bildiğin normal insanlar. Üzerlerinde gündüzden kalmış normal kıyafetler var. Normal işlerinden çıkmışlar. Normal bir akşam yemeği yiyip muhtemelen normal bir arkadaş ortamından çıkıp evlerine dönüyorlar. Korkarım alkollü bile değiller. Emre hala normal. Ama ortada normal olmayan bir şeyler var.
“Puşt,” diyor, “sana ananın amını göstericem!” Anladığım kadarıyla kızın küfür jargonu pek gelişkin değil, dönüp dolaşıp aynı şeyleri söylüyor. Emre ise ona sadece “Kendine gel.” diyor. Yani belli ki kızın kendi bu değil. Ama kız kendine gelmiyor. Avazı çıktığı kadar bağırarak bütün mahalleyi ayağa kaldırıyor ve Emre’ye vurmaya başlıyor. Konuya dair hiçbir fikrim olmamasına rağmen kızın öfkesi benim içimde patlıyor. "Kızı bu hale getirirken aklın nerdeydi yavşak!" diye bağırıyorum ve pencereyi kapıyorum.
İlişkilerinin nasıl başladığını düşünüyorum. Bir sebeple tanışıyorlar, birbirlerinden hoşlanıyorlar, romantik buluşmalar, yazışmalar, arkadaşlarla tanıştırmalar, ilk öpüşme, ilk sevişme, sinema, konser, tatil, bir sürü şey. Herkeste sıralama ve içerik opsiyonel. Ancak adına ilişki denilen şeyin içinde bir sürü mutluluk var. Oralardan “Senin ananı sikicem orospu çocuğu” noktasına nasıl gelindiğini düşünüyorum. Bu noktaya gelmenin de hayatın içinde olduğunu görüyorum. Canım sıkılıyor.
Sevgilime “Senden ayrılıcam.” diye mesaj atıyorum.
“Hafta sonu at çiftliğine gidelim mi?” diye cevap veriyor.
Puşt.
.
27 Nisan 2012 Cuma
Rüya
"Nerede olduğunu, bunca yıl ne yaptığını,
niye beni hiç aramadığını sormayacağım.
niye beni hiç aramadığını sormayacağım.
Çok sevineceğim dönüşüne, kalbim dayanırsa.
Bir de "Artık gitme!" diyeceğim fısıltıyla.
Sensiz gecelerde çok korktum."
Hiçbir şeyden değil de, rüyamda hep iyileştiğini görüp çok sevinmekten, öyle çok sevinmekten ki sevinçten aklımı kaybetmemek için ne yapacağımı bilememekten, deli gibi atan kalbimi tutarak, bu bir hayalse dağılmasından korkarak, şimdiye kadar geçsin diye arkasından ittiğim zamanı iyiden iyiye uzatarak yavaşça yanına gelmekten, yeryüzünde ve gökyüzünde sevilecek ne varsa hepsini “kardeşim” kelimesinin içine doldurarak sana seslenmekten, bana dönüp, -ama öyle bir dönüp-, yüzünün her yeriyle gülümseyerek, duyduğum anda ne kadar unuttuğumu hatırladığım bir sesle “kardeşim” demenden, sen öyle deyince seni ne kadar özlediğimi, ama öyle böyle değil, şimdiye kadar hiçbir şeyi özlememişim gibi, bu özlemekler özlemek değilmiş gibi, kimse kimseyi bu kadar özleyemezmiş gibi özlediğimi fark etmekten, sonra bana kollarını açmandan, sana doğru uzanırken aramızdaki yarım metre hiç bitmeyecekmiş gibi, sanki sana yetişemeyecekmişim gibi, şimdi sarılmazsam bir daha hiç sarılamazmışım gibi korkmaktan, sarıldığım anda bütün dünyayı yıkacak kadar çok ağlamaktan, senin beni sakinleştirmek için saçlarımı sevmenden, “yine rüya görüyorum di mi?” dediğimde “yok lan valla, bu sefer gerçek” demenden, sen dediğin için her seferinde gerçek olduğuna inanmaktan, inanmaktan başka çare bulamamaktan, üstünden çok zaman geçti diye artık kimselere anlatamadığım bu çok eskimiş derdimin nihayet bittiğini sanmaktan yoruldum.
Çünkü insan uyanıyor.
.
.
29 Mart 2012 Perşembe
Filtreli Dertlere Gark Olmak
.
Gözlerim, etrafımdakileri seçmeye başladığında önümde bir adamın yattığını fark ettim. Adamın göğsünden kırmızı bir sıvı akıyordu. Yanına eğilip tanımaya çalıştım. Onun kim olduğunu bilmediğim gibi gözlerim kararmadan önce olanları da hatırlamıyordum. Adam hiç kımıldamıyordu. Sanırım ölmüştü. Ama kim bu zavallı adamcağızı öldürmüştü? Ben niye oradaydım, niye hiçbir şey hatırlamıyordum?
Bir süre öyle boş boş durdum. Adamın gömleğinin cebinde bir sigara paketi vardı ve birkaç sigara dışarı çıkmıştı. Bir tanesini aldım. Sigaranın üzerine o kırmızı şeyden bulaşmıştı. Yakıp yakmamak konusunda tereddüt ettim. Ama yan tarafa baktığımda şeytanın da benimle oturup adama baktığını gördüm. Şeytan bana, “Takma kafana, yak sigarayı. Biri bi şey derse suçu benim üstüme atarsın.” deyip gülümsedi. O zaman şeytanın aslında iyi biri olduğunu düşündüm. İçimi rahatlatmıştı. Tam sigarayı yakıyordum ki birden bir adam üstüme atladı. “Polis!” diye bağırıp kollarıma bir metal geçirdi. Sonra beni itekleyerek bir arabaya bindirdi.
Önceleri bu adama biraz alınmıştım, sonuçta bana çok sert davranmıştı. Ama arabayı kullanmaya başlayınca adamın asıl amacının beni gezdirmek olduğunu düşündüm ve arabanın camından etrafı seyretmeye başladım. Sahili de gezelim diyecektim ama bu iyi adamı rahatsız etmek istemedim. Bir binanın önüne gelince durdu. Etrafta aynı kıyafeti giymiş birçok adam vardı. İçeriden dağıtıyorlar herhalde, bana da verecekler diye düşündüm. İyi adam başka iyi adamlarla birlikte beni içeriye kadar götürdü. İçeri girince bir adam benim beden ölçümü aldı ve ayakkabılarımı çıkarmamı istedi. Biraz sertti ama sonuçta sanırım terzi oydu ve bu kadar adama kıyafet diktiği için yorgundu. Ben sadece gülümsedim.
Beni içerde demir parmaklıklı bir odaya götürdüler. Sanırım elbiselerin dikilmesini burada bekleyecektim. Bekledim.
Az sonra başka bir odaya götürdüler. Bu odada bir sandalye ve bir avize vardı. Sandalyeye oturdum. Bir adam sürekli bi şeyler deyip beni yakamdan silkeliyordu. Çok sinirliydi. Ben de eğer adama gülümsersem siniri geçer diye düşündüm. Çünkü annem “Karşındakine hep gül, hep iyi davran.” derdi. Ama benim her gülümsememde adam bana daha çok vuruyordu. Olsun, dedim, annem yalan söyleyecek değil ya, gülümsemeye devam ettim. Yumrukları yedikçe kafam daha çok bulandı, kafam bulandıkça ben daha çok gülümsedim. Etraf yine karardı.
Rüyamda iki tane adam vardı. Biri diğerine “Sigara versene lan.” dedi. Diğeri, “Siktir git lan hep otlanıyon, kendine bi paket al da biz de içelim.” dedi. Birinci adam, “Lan oğlum param yok sen attır bana bi sigara.” dedi. İkincisi "Bende hayrat mı var lan amcık! Adam ol da paket al kendine, param yok diyon alkole buluyon. Ben senin ne kadar göt olduğunu bilmiyom mu!” dedi. Birinci adamın sinirden gözü döndü. Belinden bir bıçak çıkarıp “Göt sana benzer laaağğğnn!” diye bağırarak ikinci adamın göğsüne sapladı. İkinci yere yığıldı ve bir süre titreyerek garip sesler çıkardıktan sonra hareketsiz kaldı.
Birinci adam olduğu yerde dizlerinin üzerine çöktü. Öyle boş boş durdu. Sanki az önce olanları hatırlamıyor gibiydi. Yerdekinin gömleğinin cebinden çıkan sigaralardan birini aldı ama yakmadı. Sigaraya kan bulaşmıştı. Ben de onun yanına çöktüm ve ölü adama bakmaya başladım. Yanında olduğumu fark ettiğinde boş gözlerle bana döndü. İçini rahatlatacak bir şeyler söylemek istedim.
“Takma kafana, yak sigarayı. Biri bi şey derse suçu benim üstüme atarsın.” deyip gülümsedim.
.
Not: İşbu yazı, gerizekalı kardeşimin kurgusu ve benim örgümden ibarettir. 3 bölüm aslında, bu ilki. Diğerlerini yayınlamam muhtemelen. Zaten bunu da bloga bir hareket gelsin diye yayınladım çünkü canım çok sıkılıyor kahrolasıcalar. Başlık Pardon filminden bir replik, kardeşim böyle olsun dedi. Çünkü dediğim gibi kendisi gerizekalı bi birey olduğu için.
Öpüyorum mıncırıklarınızı. Si yu.
.
Gözlerim, etrafımdakileri seçmeye başladığında önümde bir adamın yattığını fark ettim. Adamın göğsünden kırmızı bir sıvı akıyordu. Yanına eğilip tanımaya çalıştım. Onun kim olduğunu bilmediğim gibi gözlerim kararmadan önce olanları da hatırlamıyordum. Adam hiç kımıldamıyordu. Sanırım ölmüştü. Ama kim bu zavallı adamcağızı öldürmüştü? Ben niye oradaydım, niye hiçbir şey hatırlamıyordum?
Bir süre öyle boş boş durdum. Adamın gömleğinin cebinde bir sigara paketi vardı ve birkaç sigara dışarı çıkmıştı. Bir tanesini aldım. Sigaranın üzerine o kırmızı şeyden bulaşmıştı. Yakıp yakmamak konusunda tereddüt ettim. Ama yan tarafa baktığımda şeytanın da benimle oturup adama baktığını gördüm. Şeytan bana, “Takma kafana, yak sigarayı. Biri bi şey derse suçu benim üstüme atarsın.” deyip gülümsedi. O zaman şeytanın aslında iyi biri olduğunu düşündüm. İçimi rahatlatmıştı. Tam sigarayı yakıyordum ki birden bir adam üstüme atladı. “Polis!” diye bağırıp kollarıma bir metal geçirdi. Sonra beni itekleyerek bir arabaya bindirdi.
Önceleri bu adama biraz alınmıştım, sonuçta bana çok sert davranmıştı. Ama arabayı kullanmaya başlayınca adamın asıl amacının beni gezdirmek olduğunu düşündüm ve arabanın camından etrafı seyretmeye başladım. Sahili de gezelim diyecektim ama bu iyi adamı rahatsız etmek istemedim. Bir binanın önüne gelince durdu. Etrafta aynı kıyafeti giymiş birçok adam vardı. İçeriden dağıtıyorlar herhalde, bana da verecekler diye düşündüm. İyi adam başka iyi adamlarla birlikte beni içeriye kadar götürdü. İçeri girince bir adam benim beden ölçümü aldı ve ayakkabılarımı çıkarmamı istedi. Biraz sertti ama sonuçta sanırım terzi oydu ve bu kadar adama kıyafet diktiği için yorgundu. Ben sadece gülümsedim.
Beni içerde demir parmaklıklı bir odaya götürdüler. Sanırım elbiselerin dikilmesini burada bekleyecektim. Bekledim.
Az sonra başka bir odaya götürdüler. Bu odada bir sandalye ve bir avize vardı. Sandalyeye oturdum. Bir adam sürekli bi şeyler deyip beni yakamdan silkeliyordu. Çok sinirliydi. Ben de eğer adama gülümsersem siniri geçer diye düşündüm. Çünkü annem “Karşındakine hep gül, hep iyi davran.” derdi. Ama benim her gülümsememde adam bana daha çok vuruyordu. Olsun, dedim, annem yalan söyleyecek değil ya, gülümsemeye devam ettim. Yumrukları yedikçe kafam daha çok bulandı, kafam bulandıkça ben daha çok gülümsedim. Etraf yine karardı.
Rüyamda iki tane adam vardı. Biri diğerine “Sigara versene lan.” dedi. Diğeri, “Siktir git lan hep otlanıyon, kendine bi paket al da biz de içelim.” dedi. Birinci adam, “Lan oğlum param yok sen attır bana bi sigara.” dedi. İkincisi "Bende hayrat mı var lan amcık! Adam ol da paket al kendine, param yok diyon alkole buluyon. Ben senin ne kadar göt olduğunu bilmiyom mu!” dedi. Birinci adamın sinirden gözü döndü. Belinden bir bıçak çıkarıp “Göt sana benzer laaağğğnn!” diye bağırarak ikinci adamın göğsüne sapladı. İkinci yere yığıldı ve bir süre titreyerek garip sesler çıkardıktan sonra hareketsiz kaldı.
Birinci adam olduğu yerde dizlerinin üzerine çöktü. Öyle boş boş durdu. Sanki az önce olanları hatırlamıyor gibiydi. Yerdekinin gömleğinin cebinden çıkan sigaralardan birini aldı ama yakmadı. Sigaraya kan bulaşmıştı. Ben de onun yanına çöktüm ve ölü adama bakmaya başladım. Yanında olduğumu fark ettiğinde boş gözlerle bana döndü. İçini rahatlatacak bir şeyler söylemek istedim.
“Takma kafana, yak sigarayı. Biri bi şey derse suçu benim üstüme atarsın.” deyip gülümsedim.
.
Not: İşbu yazı, gerizekalı kardeşimin kurgusu ve benim örgümden ibarettir. 3 bölüm aslında, bu ilki. Diğerlerini yayınlamam muhtemelen. Zaten bunu da bloga bir hareket gelsin diye yayınladım çünkü canım çok sıkılıyor kahrolasıcalar. Başlık Pardon filminden bir replik, kardeşim böyle olsun dedi. Çünkü dediğim gibi kendisi gerizekalı bi birey olduğu için.
Öpüyorum mıncırıklarınızı. Si yu.
.
31 Ocak 2012 Salı
Bir Aile Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tatili
.
1 haftalık bir tatil için aile evine gitmeye karar verdim. Mevsim normalleri, entelektüel hadiseler için son derece elverişliydi. Yanıma yüzlerce kitap ve binlerce film aldım. Çünkü bu soğukta başka n’apılır lan:/ Planım bunların tamamını okumak, izlemek ve yanı sıra bi dünya şey yazmaktı. Hey dostum bu harika olacaktı. Nihayet, uzun zamandır hayalini kurduğum sükuneti bulacak, son derece pastoral bir atmosferde, yediğim önümde yemediğim arkamda, hizmette sınır tanınmayan bir ortama kavuşacaktım.
Bu çiçekli düşüncelerle eve varıp kapıyı çaldım. “Açık, gir.” dediler. İbneler :/ Ben 41 pare top atışı beklerken sanki bakkaldan gelmişimcesine sıradan bir karşılama beni, pek tabii derin kederlere gark etti dostlarım. Ama onları derhal affettim çünkü mahallede ne biçim de komik şeyler olmuş lan. Böyle sohbet dedikodu filan biraz vakit geçirdikten sonra ben derhal kitap okumaya karar verdim. Kaybedecek zamanım yoktu. Anneme, en davudi sesimle “Televizyonun sesini biraz kısar mısın lütfen valideciğim” dedim. “Niye travesti gibi konuşuyorsun.” dedi. “Sigara içmekten iyice Takoz Mustafa’ya döndün.” dedi. Takoz Mustafa bizim komşu ama kendisinden bahsetmek istemiyorum. Sesini az çok tahmin ediyorsunuzdur diye düşünüyorum :/ Annemin beni eziklemeleri bununla da sınırlı kalmadı. Belirli aralıklarla, saçımı bokuna çevirişimden götümün kamyon tekeri kıvamına gelmiş oluşuna kadar geniş bir yelpazeden saldırdı. Ayrıca televizyonun sesini de asla kısmadı. Babamın, Harran Ovasından esinlenerek inşa ettirdiği evimizin doğru dürüst ısınan başka bir yeri olmadığı için de o salona mecbur kaldım.
Bu taarruza rağmen entelliğimden ödün vermeyerek kitap okuma çalışmalarım, Rilke’nin caanım romanının arasından Esra Erol’lar, Songül Karlı’lar fışkırmaya başlayınca son buldu. Kendimi doğaya attım. Atmamla bokumun donması arasında milisaniyelik bir fark var. Olum harbiden çok soğuk lan. Karların altında, biraz koşarsam belki ısınırım dedim ama amaçsızca koşmayı hiç sevmem. Bu yüzden kendime derhal bir amaç edindim ve tavuk kovalamaya başladım. Yakalarsam ne yapacağımı düşünmedim. Zaten bir türlü yakalanmıyor namussuzlar. Ama tavuk kovalamak gerçekten çok eğlenceli. Sonra işte onlar da ağaç tepelerine filan kaçınca bu maceram da bitti.
Ölü doğan örgü vakasından sonra artık nereye saracağımı şamşırmış vaziyetteyken aklıma müthişkulade bir fikir geldi. Pilates! Evet dostlarım, pilates yapacaktım. Madem roman yazamıyordum, bari harika bir götüm olsundu. Fakat o Ebru Şallı’nın ahırdaki ineğini sikiyim ben inşallah. Be hayvan kadın, ben ilk günden bacağımı ağzımın içinden nasıl çıkarayım? İnsan yapıyor bu egzersizleri!
Evet dostlarım. Şu anda her yerim tutuk vaziyette. Güzellik uğruna sakat kaldı haberlerine konu olacak kadar pert durumdayım. Tatilimin bitmesine 2 gün var ve bu süre zarfında başıma neler gelebileceğini kestiremiyorum. Yarın misafir gelecek. Ortamdaki insan sayısı 2’yi geçtiğinde, gözüne araba farı tutulan bir tavşan kadar katatonik olduğum için fena halde gerginim. Canım çok sıkılıyor. Olum kurtarın beni lan :/
.
1 haftalık bir tatil için aile evine gitmeye karar verdim. Mevsim normalleri, entelektüel hadiseler için son derece elverişliydi. Yanıma yüzlerce kitap ve binlerce film aldım. Çünkü bu soğukta başka n’apılır lan:/ Planım bunların tamamını okumak, izlemek ve yanı sıra bi dünya şey yazmaktı. Hey dostum bu harika olacaktı. Nihayet, uzun zamandır hayalini kurduğum sükuneti bulacak, son derece pastoral bir atmosferde, yediğim önümde yemediğim arkamda, hizmette sınır tanınmayan bir ortama kavuşacaktım.
Bu çiçekli düşüncelerle eve varıp kapıyı çaldım. “Açık, gir.” dediler. İbneler :/ Ben 41 pare top atışı beklerken sanki bakkaldan gelmişimcesine sıradan bir karşılama beni, pek tabii derin kederlere gark etti dostlarım. Ama onları derhal affettim çünkü mahallede ne biçim de komik şeyler olmuş lan. Böyle sohbet dedikodu filan biraz vakit geçirdikten sonra ben derhal kitap okumaya karar verdim. Kaybedecek zamanım yoktu. Anneme, en davudi sesimle “Televizyonun sesini biraz kısar mısın lütfen valideciğim” dedim. “Niye travesti gibi konuşuyorsun.” dedi. “Sigara içmekten iyice Takoz Mustafa’ya döndün.” dedi. Takoz Mustafa bizim komşu ama kendisinden bahsetmek istemiyorum. Sesini az çok tahmin ediyorsunuzdur diye düşünüyorum :/ Annemin beni eziklemeleri bununla da sınırlı kalmadı. Belirli aralıklarla, saçımı bokuna çevirişimden götümün kamyon tekeri kıvamına gelmiş oluşuna kadar geniş bir yelpazeden saldırdı. Ayrıca televizyonun sesini de asla kısmadı. Babamın, Harran Ovasından esinlenerek inşa ettirdiği evimizin doğru dürüst ısınan başka bir yeri olmadığı için de o salona mecbur kaldım.
Bu taarruza rağmen entelliğimden ödün vermeyerek kitap okuma çalışmalarım, Rilke’nin caanım romanının arasından Esra Erol’lar, Songül Karlı’lar fışkırmaya başlayınca son buldu. Kendimi doğaya attım. Atmamla bokumun donması arasında milisaniyelik bir fark var. Olum harbiden çok soğuk lan. Karların altında, biraz koşarsam belki ısınırım dedim ama amaçsızca koşmayı hiç sevmem. Bu yüzden kendime derhal bir amaç edindim ve tavuk kovalamaya başladım. Yakalarsam ne yapacağımı düşünmedim. Zaten bir türlü yakalanmıyor namussuzlar. Ama tavuk kovalamak gerçekten çok eğlenceli. Sonra işte onlar da ağaç tepelerine filan kaçınca bu maceram da bitti.
-Tavuk kovalamaç-
Gündüzler böyle böyle geçerken akşamları sıkışmışlığım ve kıstırılmışlığım daha da belirginleşiyor, içime afakanlar basıyordu. Belki derdime deva olur diye bir örgü gurusu olan annemden feyz aldım ve şişleri kapıp bir şeyler örmeye başladım. Ancak kalıplara sığmayan bir yapım olduğu için, annemin tariflerine uymayarak tamamen ruhumun yansıması olan sıpsıfır bir örnek icat ettim. Annem örneğimin adını ‘hayvan sidiği’ koydu :( Bu hakaretten sonra ben de örmeye çalıştığım çorabı bir kenara fırlattım. Atkı da olabilir. Aslında ben eldiven olmasını umuyordum ama kısmet :/Ölü doğan örgü vakasından sonra artık nereye saracağımı şamşırmış vaziyetteyken aklıma müthişkulade bir fikir geldi. Pilates! Evet dostlarım, pilates yapacaktım. Madem roman yazamıyordum, bari harika bir götüm olsundu. Fakat o Ebru Şallı’nın ahırdaki ineğini sikiyim ben inşallah. Be hayvan kadın, ben ilk günden bacağımı ağzımın içinden nasıl çıkarayım? İnsan yapıyor bu egzersizleri!
Evet dostlarım. Şu anda her yerim tutuk vaziyette. Güzellik uğruna sakat kaldı haberlerine konu olacak kadar pert durumdayım. Tatilimin bitmesine 2 gün var ve bu süre zarfında başıma neler gelebileceğini kestiremiyorum. Yarın misafir gelecek. Ortamdaki insan sayısı 2’yi geçtiğinde, gözüne araba farı tutulan bir tavşan kadar katatonik olduğum için fena halde gerginim. Canım çok sıkılıyor. Olum kurtarın beni lan :/
.
4 Aralık 2011 Pazar
Ayva
.
Televizyon sehpasının üzerinde duran ayvaya uzandım. Annem “Yeme!” diye bağırdı. Daha sözü bitmeden söylediğine pişmandı. O anda her şey, birkaç saniyeliğine, olduğu yerde kaldı.
Annem tam 4 kıştır, bahçedeki ayva ağacından gözüne kestirdiği en güzel ayvayı koparıp televizyon sehpasının üstüne koyar. Bilirsiniz, ayva belki de çürümesi en çok zaman alan meyvedir. Ama yine de, günü gelince demek istiyorum, kaçınılmaz olarak çürür. O ayva çürüyene kadar orada durur. Ayvanın çürüdüğü gün annem biraz, her geçen kış daha az, ama azaldıkça artan bir acıyla ağlar.
Annem tam 4 kıştır dalgın dalgın televizyon izler. Çoğu zaman, televizyon sehpasının üstündeki ayvayı izler. O ayva ona bir şeyi, çok çok kötü bir şeyi hem hatırlatır, hem unutturur.
Annem diyorum, tam 4 kıştır sessiz sessiz televiyon izler. Televizyon sehpasının yanındaki, hayatımızın tam ortasındaki yatağı izler. Ayva, o yatakta yatan kişinin elini uzatsa alabileceği mesafededir. Alıp yiyebileceği mesafededir. Yedikten sonra ellerini silip, “Allahım, bize verdiğin ayvalar için çok teşekkür ederim.” diyebileceği mesafededir. Ayva, o yatakta yatan kişinin en sevdiği meyvedir.
Annem tam 4 kıştır her sabah uyandığında ilk o ayvaya bakar. Ben annemin o ayvaya bakışını her gördüğümde kendimi öldürmek isterim.
Televizyon sehpasının üstünde duran ayvaya uzandığımı annem görmeseydi, bana “Yeme!” demeseydi, ben o ayvayı yerdim. Annem, her sabah uyandığında o ayvanın o yatakta yatan kişi tarafından, dile kolay, tam 4 kıştır, yenilmediğini görmezdi. Bunu görmediği için böyle üzülmezdi. Ayva, günü geldiğinde kaçınılmaz olarak çürümezdi. Çürüdüğü gün ben, annemin öyle ağladığını görmezdim.
O ayva orada olmasa, annem böyle delirmezdi. Ben, kışın ortasında durduk yere kendimi öldürmek istemezdim.
.
Televizyon sehpasının üzerinde duran ayvaya uzandım. Annem “Yeme!” diye bağırdı. Daha sözü bitmeden söylediğine pişmandı. O anda her şey, birkaç saniyeliğine, olduğu yerde kaldı.
Annem tam 4 kıştır, bahçedeki ayva ağacından gözüne kestirdiği en güzel ayvayı koparıp televizyon sehpasının üstüne koyar. Bilirsiniz, ayva belki de çürümesi en çok zaman alan meyvedir. Ama yine de, günü gelince demek istiyorum, kaçınılmaz olarak çürür. O ayva çürüyene kadar orada durur. Ayvanın çürüdüğü gün annem biraz, her geçen kış daha az, ama azaldıkça artan bir acıyla ağlar.
Annem tam 4 kıştır dalgın dalgın televizyon izler. Çoğu zaman, televizyon sehpasının üstündeki ayvayı izler. O ayva ona bir şeyi, çok çok kötü bir şeyi hem hatırlatır, hem unutturur.
Annem diyorum, tam 4 kıştır sessiz sessiz televiyon izler. Televizyon sehpasının yanındaki, hayatımızın tam ortasındaki yatağı izler. Ayva, o yatakta yatan kişinin elini uzatsa alabileceği mesafededir. Alıp yiyebileceği mesafededir. Yedikten sonra ellerini silip, “Allahım, bize verdiğin ayvalar için çok teşekkür ederim.” diyebileceği mesafededir. Ayva, o yatakta yatan kişinin en sevdiği meyvedir.
Annem tam 4 kıştır her sabah uyandığında ilk o ayvaya bakar. Ben annemin o ayvaya bakışını her gördüğümde kendimi öldürmek isterim.
Televizyon sehpasının üstünde duran ayvaya uzandığımı annem görmeseydi, bana “Yeme!” demeseydi, ben o ayvayı yerdim. Annem, her sabah uyandığında o ayvanın o yatakta yatan kişi tarafından, dile kolay, tam 4 kıştır, yenilmediğini görmezdi. Bunu görmediği için böyle üzülmezdi. Ayva, günü geldiğinde kaçınılmaz olarak çürümezdi. Çürüdüğü gün ben, annemin öyle ağladığını görmezdim.
O ayva orada olmasa, annem böyle delirmezdi. Ben, kışın ortasında durduk yere kendimi öldürmek istemezdim.
.
9 Kasım 2011 Çarşamba
Bayram
.
Ece. Abimin kızı. Bayramda doğumgününü kutladık. Babasız geçirdiği 4. doğumgünü bu. Kaza olduğunda 2,5 yaşındaydı. Ece şimdi, 2,5 yaşına kadar bildiği babasına, bildiğince babalık yapmaya çalışıyor. Eskiden abim ona masallar anlatırdı yani, şimdi o abime masallar anlatıyor.
Doğumgünü akşamı, babasının yatağının başına gidip bu şarkıyı söyledi. Sizin için, cümlelerle o anın fotoğrafını çekebilmeyi isterdim. Ama benim edebiyatım bu kadarına yetiyor.
Küçüklüğün neşeli şarkıları, büyüyünce çok sızlatabiliyor.
Şarkı burada.
Bayramınız bıldırcın olsun.
.
Ece. Abimin kızı. Bayramda doğumgününü kutladık. Babasız geçirdiği 4. doğumgünü bu. Kaza olduğunda 2,5 yaşındaydı. Ece şimdi, 2,5 yaşına kadar bildiği babasına, bildiğince babalık yapmaya çalışıyor. Eskiden abim ona masallar anlatırdı yani, şimdi o abime masallar anlatıyor.
Doğumgünü akşamı, babasının yatağının başına gidip bu şarkıyı söyledi. Sizin için, cümlelerle o anın fotoğrafını çekebilmeyi isterdim. Ama benim edebiyatım bu kadarına yetiyor.
Küçüklüğün neşeli şarkıları, büyüyünce çok sızlatabiliyor.
Şarkı burada.
Bayramınız bıldırcın olsun.
.
2 Kasım 2011 Çarşamba
Terlik II
.
Yok abi, bırakıcam ben bu işi. İçim kaldırmıyor artık yemin ediyorum. Geçenlerde bir çocuk getirip bıraktı polisler, 10 yaşında var yok. Yauv sana nasıl anlatayım, çürümüş abi işte, etleri dökülüyor böyle üstünden. Bir de beter kokuyor ki, gittim yarım saat kustum Allah affetsin. İnsan dayanamıyor. Bak ben 12 senedir buradayım, kaç ölü gördüm sayısını bilmem ama yok, hala alışamadım. Taze ölü olunca yine neyse, hastaneden gelenler filan. Yaşlanmış ölmüş adam, ya da ne bileyim, genç olsa da hastalıktı kazaydı şuydu buydu diyorsun. Allah’ın takdiri. Yüzüne bakılmayacak gibi değil onlar, ne bileyim, akşam eve gittiğimde aklıma gelmiyorlar mesela. Ama bu kız gibi olunca... Söyledim mi? Kız çocuğuydu o dediğim. Saçlarından anlaşılıyor bir tek. Yüzünde gözünde bakılacak yer kalmamış ki sabinin. Böyle upuzun... Yemin ederim kaç gündür gözümün önünden gitmiyor. Yediğim içtiğim hep boğazımda. Rüstem var bizim, o gün çocuğu getirdiler filan kaldırdık dolaba işte, ben kendime gelemiyorum tabi, Rüstem n’aptı biliyor musun? Telefondan bi Ankara havası açtı kalktı oynuyor morgun içinde. İnsan mısın lan sen dedim vurdum kapıyı çıktım. İt herif. Dalga geçiyormuş arkamdan, kulağıma gelmiyor mu, geliyor tabi. Yufka Yusuf diyormuş benim için. Yufkalık mı abi, o çocuğu bir görseydin... Yani hepimizin çocuğu var Allah esirgesin. İnsan olanın yüreği kaldırmaz.
Bir de anasını babasını alıp geldi polisler, çocuğu teşhis ettirecekler ya. Allah dedim kopacak şimdi kıyamet. Feryat figan yıkılır buralar böyle şeyler olduğunda. Açtık çocuğun yüzünü, yüzünü dediysem anlıyorsun işte, gösterilebilecek kadarını. Kadın dedi ki yok bu benim kızım değil. Ama adam boş boş bakıyor böyle, put gibi, bir şey demiyor. Polis diyor ki emin misiniz iyi bakın, yok diyor kadın, değil, benim kızım olsa tanırdım. Sonra işte tarlada bulmuşlar ya bu yavruyu, yanında terlikleri de varmış işte, onları çıkarıp gösterdi polisler. Adam gitti duvarın dibine oturdu kaldı. Görsen, şu karşıki dağı adamın sırtına yüklemişsin sanki, öyle çöktü. Aha dedim bunların kızı bu. Ama kadın zinhar kabul etmedi. Tutturdu benim kızım olsa tanırdım diye, aklını kaybetti zahir. En son DNA testi için doktoru çağıracaklardı da ben daha fazla duramadım. Rüstem yavşağına bıraktım çıktım.
Ya ne bileyim abi işte, çok zor bir dünya bu. Allah hepimize sabır versin.
.
Yok abi, bırakıcam ben bu işi. İçim kaldırmıyor artık yemin ediyorum. Geçenlerde bir çocuk getirip bıraktı polisler, 10 yaşında var yok. Yauv sana nasıl anlatayım, çürümüş abi işte, etleri dökülüyor böyle üstünden. Bir de beter kokuyor ki, gittim yarım saat kustum Allah affetsin. İnsan dayanamıyor. Bak ben 12 senedir buradayım, kaç ölü gördüm sayısını bilmem ama yok, hala alışamadım. Taze ölü olunca yine neyse, hastaneden gelenler filan. Yaşlanmış ölmüş adam, ya da ne bileyim, genç olsa da hastalıktı kazaydı şuydu buydu diyorsun. Allah’ın takdiri. Yüzüne bakılmayacak gibi değil onlar, ne bileyim, akşam eve gittiğimde aklıma gelmiyorlar mesela. Ama bu kız gibi olunca... Söyledim mi? Kız çocuğuydu o dediğim. Saçlarından anlaşılıyor bir tek. Yüzünde gözünde bakılacak yer kalmamış ki sabinin. Böyle upuzun... Yemin ederim kaç gündür gözümün önünden gitmiyor. Yediğim içtiğim hep boğazımda. Rüstem var bizim, o gün çocuğu getirdiler filan kaldırdık dolaba işte, ben kendime gelemiyorum tabi, Rüstem n’aptı biliyor musun? Telefondan bi Ankara havası açtı kalktı oynuyor morgun içinde. İnsan mısın lan sen dedim vurdum kapıyı çıktım. İt herif. Dalga geçiyormuş arkamdan, kulağıma gelmiyor mu, geliyor tabi. Yufka Yusuf diyormuş benim için. Yufkalık mı abi, o çocuğu bir görseydin... Yani hepimizin çocuğu var Allah esirgesin. İnsan olanın yüreği kaldırmaz.
Bir de anasını babasını alıp geldi polisler, çocuğu teşhis ettirecekler ya. Allah dedim kopacak şimdi kıyamet. Feryat figan yıkılır buralar böyle şeyler olduğunda. Açtık çocuğun yüzünü, yüzünü dediysem anlıyorsun işte, gösterilebilecek kadarını. Kadın dedi ki yok bu benim kızım değil. Ama adam boş boş bakıyor böyle, put gibi, bir şey demiyor. Polis diyor ki emin misiniz iyi bakın, yok diyor kadın, değil, benim kızım olsa tanırdım. Sonra işte tarlada bulmuşlar ya bu yavruyu, yanında terlikleri de varmış işte, onları çıkarıp gösterdi polisler. Adam gitti duvarın dibine oturdu kaldı. Görsen, şu karşıki dağı adamın sırtına yüklemişsin sanki, öyle çöktü. Aha dedim bunların kızı bu. Ama kadın zinhar kabul etmedi. Tutturdu benim kızım olsa tanırdım diye, aklını kaybetti zahir. En son DNA testi için doktoru çağıracaklardı da ben daha fazla duramadım. Rüstem yavşağına bıraktım çıktım.
Ya ne bileyim abi işte, çok zor bir dünya bu. Allah hepimize sabır versin.
.
20 Ekim 2011 Perşembe
Terlik
.
O benim kızım değil. Benim kızım olsa tanırdım. Saçları benziyor biraz ama Müge’nin kızının saçları da kızımınkiler gibiydi mesela. Hatta kendi kızına aldığı tokanın aynısından Kübra’ya da almıştı, geçen gün oturmaya geldiğinde getirdi. “Kübra’ya da çok yakışır diye düşündüm.” dedi. Yakışmaz mı hiç, benim kızıma her şey yakışır. O gün ikisinin saçlarını güzelce toplayıp yeni tokalarıyla fotoğraflarını bile çekmiştik. Sahi nerede o fotoğraf? Şuralarda bir yerlerde olacaktı ama... Evin dağınıklığının kusuruna bakmayın. 10 gündür hiçbir şey yapamadım. Kübra gelince her yeri toparlayacağım. Fotoğrafı da bulurum o zaman, siz de görürsünüz. O zaman bana inanırsınız. Yani saçları benziyor diye... Öyle saçları olan bir sürü çocuk vardır yani.
Ben kızımı kokusundan tanırım ayrıca, o benim kızım değil. Kübra öyle kokmaz. Haftada en az 3 kere yıkıyorum ben onu. İşim varsa bile gidip kendisi yıkanıyor zaten. Kendi kendine yıkanmayı öğrendi artık. Tabi 10 gündür... Yıkanmaya fırsat bulamamış olabilir. Ama yine de öyle kokmaz. 5 yaşındayken zatürre olmuştu da tam 2 hafta yıkanmasına izin vermemişti doktor. O zaman bile kötü kokmamıştı. Öyle kokması mümkün değil. Bilmiyorum. Ne demek istediğimi anlıyor musunuz?
Terliklerini bulduk dedi polis. Bana da gösterdiler. Kübra’nın terliklerinin aynısı. Yaz başında anneannesi almıştı sokakta giysin diye, öyle çok özel bir şey değil. Zaten indirimdeyken almış annem, arayıp sordum. Yani kim bilir kaç çocuğa daha alınmıştır aynısından, anlatabiliyor muyum? O terlikler o çocuğu benim kızım yapmaz ki. Tabi elbette o da birilerinin çocuğu. Annesi için gerçekten çok üzgünüm. Allah kimseye evladını o halde göstermesin. Ama benim kızım değil yani o. Eşime de söylüyorum. Susuyor. Benden kaçıyor sürekli. Bakın sizin yanınıza da çıkmadı. İçerde n’apıyorsa artık. Halbuki konuşsa belki polisleri ikna ederiz. DNA testine filan gerek yok çünkü. Ben kızımı tanımaz mıyım?
Ne demek istediğimi sahiden anlıyor musunuz? Rica ederim bana öyle bakmayın artık. O benim kızım değil.
.
O benim kızım değil. Benim kızım olsa tanırdım. Saçları benziyor biraz ama Müge’nin kızının saçları da kızımınkiler gibiydi mesela. Hatta kendi kızına aldığı tokanın aynısından Kübra’ya da almıştı, geçen gün oturmaya geldiğinde getirdi. “Kübra’ya da çok yakışır diye düşündüm.” dedi. Yakışmaz mı hiç, benim kızıma her şey yakışır. O gün ikisinin saçlarını güzelce toplayıp yeni tokalarıyla fotoğraflarını bile çekmiştik. Sahi nerede o fotoğraf? Şuralarda bir yerlerde olacaktı ama... Evin dağınıklığının kusuruna bakmayın. 10 gündür hiçbir şey yapamadım. Kübra gelince her yeri toparlayacağım. Fotoğrafı da bulurum o zaman, siz de görürsünüz. O zaman bana inanırsınız. Yani saçları benziyor diye... Öyle saçları olan bir sürü çocuk vardır yani.
Ben kızımı kokusundan tanırım ayrıca, o benim kızım değil. Kübra öyle kokmaz. Haftada en az 3 kere yıkıyorum ben onu. İşim varsa bile gidip kendisi yıkanıyor zaten. Kendi kendine yıkanmayı öğrendi artık. Tabi 10 gündür... Yıkanmaya fırsat bulamamış olabilir. Ama yine de öyle kokmaz. 5 yaşındayken zatürre olmuştu da tam 2 hafta yıkanmasına izin vermemişti doktor. O zaman bile kötü kokmamıştı. Öyle kokması mümkün değil. Bilmiyorum. Ne demek istediğimi anlıyor musunuz?
Terliklerini bulduk dedi polis. Bana da gösterdiler. Kübra’nın terliklerinin aynısı. Yaz başında anneannesi almıştı sokakta giysin diye, öyle çok özel bir şey değil. Zaten indirimdeyken almış annem, arayıp sordum. Yani kim bilir kaç çocuğa daha alınmıştır aynısından, anlatabiliyor muyum? O terlikler o çocuğu benim kızım yapmaz ki. Tabi elbette o da birilerinin çocuğu. Annesi için gerçekten çok üzgünüm. Allah kimseye evladını o halde göstermesin. Ama benim kızım değil yani o. Eşime de söylüyorum. Susuyor. Benden kaçıyor sürekli. Bakın sizin yanınıza da çıkmadı. İçerde n’apıyorsa artık. Halbuki konuşsa belki polisleri ikna ederiz. DNA testine filan gerek yok çünkü. Ben kızımı tanımaz mıyım?
Ne demek istediğimi sahiden anlıyor musunuz? Rica ederim bana öyle bakmayın artık. O benim kızım değil.
.
25 Eylül 2011 Pazar
Şeker
.
"şimdi bak bi tane kukla gibi böyle bi böcek var, yani altı bacaklı bööle. sonra bak bizim evde var, bigün onları temizlemekten canım cıktı aay bigözel temizlicem, sonra temizliyorum yene geliyolar biz uyurken sonra yene geliolar yene ağ kuruyolar, yene temizlemem gerekiyo. ama ben bazen temizlemiyorum çünkü görmüyorum. altı bacaklı böcek, ya üç orda üç burda, hırsız gibi. yani öyle bişey ki duvara tırmanıyolar böyle her yere ağ yapıyo ama ben onları görmüyorum çünkü minik a yapıyolar.
evet, sonra sonra geliyolar geliyolar geliyolar geliyolar sonra çiçeğim var sonra çiçeğimin kafasına gitmiş olabilirler, onun biyerini kanatmış olabilirler, ama kanarsa ben görürüm, herşeyi görer, benim gözüm herşeyi görer kocaman gözlerim var. ama şaka yapıyorum ben komik şeyler söylüyor muşum ben çok komiğimdir. "
Gevende-Şeker
.
"şimdi bak bi tane kukla gibi böyle bi böcek var, yani altı bacaklı bööle. sonra bak bizim evde var, bigün onları temizlemekten canım cıktı aay bigözel temizlicem, sonra temizliyorum yene geliyolar biz uyurken sonra yene geliolar yene ağ kuruyolar, yene temizlemem gerekiyo. ama ben bazen temizlemiyorum çünkü görmüyorum. altı bacaklı böcek, ya üç orda üç burda, hırsız gibi. yani öyle bişey ki duvara tırmanıyolar böyle her yere ağ yapıyo ama ben onları görmüyorum çünkü minik a yapıyolar.
evet, sonra sonra geliyolar geliyolar geliyolar geliyolar sonra çiçeğim var sonra çiçeğimin kafasına gitmiş olabilirler, onun biyerini kanatmış olabilirler, ama kanarsa ben görürüm, herşeyi görer, benim gözüm herşeyi görer kocaman gözlerim var. ama şaka yapıyorum ben komik şeyler söylüyor muşum ben çok komiğimdir. "
Gevende-Şeker
.
12 Eylül 2011 Pazartesi
Garip Şeyler
.
* Ölmenin binbir türlü yolu var ve bunlardan herhangi biri, şayet kişi gerçekten bunu istiyorsa onu nihai sona hızlıca ulaştırabilir. Ama arada kalmakla ilgili hiçbir şey bilmiyoruz. O noktaya nasıl varılacağına, o ayarın nasıl tutturulacağına dair tek satır bilgi yok. Eğer ne kadar şiddetle kafamı çarptığımda komaya gireceğimi biliyor olsaydım, şu anda bunları yazmak yerine bir gün uyanmayı bekliyor olurdum.
*Geçen gün yolda yürürken bir adam gördüm. Bir bacağı yoktu. Ancak o kadar uzun boyluydu ki bir bacağı olmayan birine göre çok daha bir bacağı olmayan biri gibi görünüyordu.
*İnsanın silahı varken öldüreceği birilerinin olmaması, öldürecek birileri varken silahının olmamasından çok daha kötü.
*Bütün kalmaya çalışmak yorucu bir şey. En azından benim gibi, sürekli parçalanan bir zihne sahip insanlar için. Ama bunun için basit formüller geliştirilebilir. Kabuslarla uyandığınız gecelerde yatağın diğer tarafına geçip uyumayı deneyin mesela, etkili oluyor. Tebdil-i mekanda hemen her zaman ferahlık vardır.
*Bir yakınınız madde bağımlısı olduğu anda, bir madde bağımlısının yakını olmuş oluyorsunuz. Madde bağımlısı yakını olmak işte bu kadar kolay. İnanılmaz değil mi? Burada bununla ilgili bir şeyler var.
*Geçenlerde internette bir kıza rastladım. Benim burada yazdığım yazıların önemli bir kısmından oldukça uzun bir kolaj yapmış. Kendisi yaşamış ve yazmış gibi yayınladığı için sahiden bütün bunlar onun hikayesiymiş gibi düşünmeye çalıştım. Onun yerinde olsam dayanamazmışım gibi geldi.
Sıkıldım şimdi. Böyle havaları sevmiyorum.
.
* Ölmenin binbir türlü yolu var ve bunlardan herhangi biri, şayet kişi gerçekten bunu istiyorsa onu nihai sona hızlıca ulaştırabilir. Ama arada kalmakla ilgili hiçbir şey bilmiyoruz. O noktaya nasıl varılacağına, o ayarın nasıl tutturulacağına dair tek satır bilgi yok. Eğer ne kadar şiddetle kafamı çarptığımda komaya gireceğimi biliyor olsaydım, şu anda bunları yazmak yerine bir gün uyanmayı bekliyor olurdum.
*Geçen gün yolda yürürken bir adam gördüm. Bir bacağı yoktu. Ancak o kadar uzun boyluydu ki bir bacağı olmayan birine göre çok daha bir bacağı olmayan biri gibi görünüyordu.
*İnsanın silahı varken öldüreceği birilerinin olmaması, öldürecek birileri varken silahının olmamasından çok daha kötü.
*Bütün kalmaya çalışmak yorucu bir şey. En azından benim gibi, sürekli parçalanan bir zihne sahip insanlar için. Ama bunun için basit formüller geliştirilebilir. Kabuslarla uyandığınız gecelerde yatağın diğer tarafına geçip uyumayı deneyin mesela, etkili oluyor. Tebdil-i mekanda hemen her zaman ferahlık vardır.
*Bir yakınınız madde bağımlısı olduğu anda, bir madde bağımlısının yakını olmuş oluyorsunuz. Madde bağımlısı yakını olmak işte bu kadar kolay. İnanılmaz değil mi? Burada bununla ilgili bir şeyler var.
*Geçenlerde internette bir kıza rastladım. Benim burada yazdığım yazıların önemli bir kısmından oldukça uzun bir kolaj yapmış. Kendisi yaşamış ve yazmış gibi yayınladığı için sahiden bütün bunlar onun hikayesiymiş gibi düşünmeye çalıştım. Onun yerinde olsam dayanamazmışım gibi geldi.
Sıkıldım şimdi. Böyle havaları sevmiyorum.
.
23 Ağustos 2011 Salı
Piç
.
-Abiye araba mı çarptı, dedi.
Boyu belime kadardır herhalde, en fazla birkaç santim daha olsun. Gözlerinin yerinde pırıl pırıl 2 zeytin. O, zeytinleriyle sedyedeki abimi merakla incelerken ben de dikkatle onun başına ne geldiğini anlamaya çalışıyorum. Çünkü bulunduğumuz yer, başına bir şey gelenler tamirhanesi. Kelimenin her anlamıyla başına.
Kısacık saçlarının arasından çok belirgin ameliyat izleri seçiliyor. O izleri tanıyorum. Boğazındaki trakeostamiden kalan izleri de. Bu izleri tanıyorsanız, bunlardan çok daha fazlasının olduğunu da bilirsiniz. Bu yüzden sorusunu, “Abiye araba çarptı di mi?” diye teyit etmek istediğinde, kafasında kurduğu şeyi bozmamak için sadece gülümsedim.
Hiçbir şeye benzemeyen bir şey yaşadığınızı düşünürken, benzer bir şey yaşayan biriyle karşılaştığınızda duyduğunuz sevinç neresinden baksanız acıklıdır. Çünkü insan kaçınılmaz olarak kıyaslama ihtiyacı duyar. İyi ya da kötü olmak, ancak bir noktayı ölçüt olarak aldığınızda belirleyebileceğiniz kavramlardır. Abim o çocuğun noktasıydı. Ve o çocuk o noktaya göre çok daha iyi durumdaydı.
Koridorun diğer tarafındaki annesine doğru heyecanla “Anne, bak bu abiye de araba çarpmış!” diye seslendi. Kimden daha iyi olduğunu annesine göstermek istediği çok belliydi. Annesi yanımıza geldi. “Öyle mi?” dedi sessizce. “Yok, dedim, değil de kaza işte bizimkisi de.” “Sağlıksız gördüğü herkese araba çarptı sanıyor.” dedi. Benim için fark etmezdi.
“İsmi ne?” diye sordu çocuk. “Aydın” dedim. “Yürüyemiyor mu?” dedi. Cevap vermek istemedim. Sonra abimin elini tuttu. Kulağına yaklaşıp, “Üzülme Aydın abi,” dedi, “eskiden ben de yürüyemiyordum.”
Abimin birkaç boy küçültülmüş maketi gibiydi. Annesi, tekerlekli sandalyesini sürüp onu asansöre doğru götürürken bana bakıp göz kırparak çaktırma dercesine gülümsedi. Piçin tekiydi. Durduk yere beni de gülümsetti.
.
-Abiye araba mı çarptı, dedi.
Boyu belime kadardır herhalde, en fazla birkaç santim daha olsun. Gözlerinin yerinde pırıl pırıl 2 zeytin. O, zeytinleriyle sedyedeki abimi merakla incelerken ben de dikkatle onun başına ne geldiğini anlamaya çalışıyorum. Çünkü bulunduğumuz yer, başına bir şey gelenler tamirhanesi. Kelimenin her anlamıyla başına.
Kısacık saçlarının arasından çok belirgin ameliyat izleri seçiliyor. O izleri tanıyorum. Boğazındaki trakeostamiden kalan izleri de. Bu izleri tanıyorsanız, bunlardan çok daha fazlasının olduğunu da bilirsiniz. Bu yüzden sorusunu, “Abiye araba çarptı di mi?” diye teyit etmek istediğinde, kafasında kurduğu şeyi bozmamak için sadece gülümsedim.
Hiçbir şeye benzemeyen bir şey yaşadığınızı düşünürken, benzer bir şey yaşayan biriyle karşılaştığınızda duyduğunuz sevinç neresinden baksanız acıklıdır. Çünkü insan kaçınılmaz olarak kıyaslama ihtiyacı duyar. İyi ya da kötü olmak, ancak bir noktayı ölçüt olarak aldığınızda belirleyebileceğiniz kavramlardır. Abim o çocuğun noktasıydı. Ve o çocuk o noktaya göre çok daha iyi durumdaydı.
Koridorun diğer tarafındaki annesine doğru heyecanla “Anne, bak bu abiye de araba çarpmış!” diye seslendi. Kimden daha iyi olduğunu annesine göstermek istediği çok belliydi. Annesi yanımıza geldi. “Öyle mi?” dedi sessizce. “Yok, dedim, değil de kaza işte bizimkisi de.” “Sağlıksız gördüğü herkese araba çarptı sanıyor.” dedi. Benim için fark etmezdi.
“İsmi ne?” diye sordu çocuk. “Aydın” dedim. “Yürüyemiyor mu?” dedi. Cevap vermek istemedim. Sonra abimin elini tuttu. Kulağına yaklaşıp, “Üzülme Aydın abi,” dedi, “eskiden ben de yürüyemiyordum.”
Abimin birkaç boy küçültülmüş maketi gibiydi. Annesi, tekerlekli sandalyesini sürüp onu asansöre doğru götürürken bana bakıp göz kırparak çaktırma dercesine gülümsedi. Piçin tekiydi. Durduk yere beni de gülümsetti.
.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)