.
Evin sessizliğine sokağın ani gürültüsü doldu birden. Sesler birbirine karışıyordu. Pencereyi açtım. “Mahalle kavgası” adlı oyun sahnedeydi. Başrollerde iki kişi, birinin elinde levye, diğerininkinde kan. Onları ayırmaya çalışan birkaç figüran. Belli ki biri anne, hangisinin elinden aldığını kestiremediğim bir bıçağı neresinden tutacağını şaşırmış, ağlıyordu sadece. Başroldekilerden biri, “Bana bunu neden yaptın Savaş?” dedi. Savaş cevap verdi, duymadım ne dediğini. Muhatabı, yaşadığı hayal kırıklığını aynı sorunun her kelimesine ince ince işleyip tekrar sordu. Savaş tekrar cevap verdi. Defalarca tekrarlandı bu. Ama Savaş ne söylerse söylesin, diğeri o soruyu sormaktan vazgeçmedi. “Bana bunu neden yaptın Savaş?” Yaklaşık 1 saat süren bu kavgada, o adam, Savaş’ın yakasından ellerini kimsenin koparmasına izin vermeden, bundan başka tek bir söz söylemedi.
O adam için üzülebilirdim. Hiç beklemediği bir yerden, beklemediği bir darbe aldığı belliydi. Ve Savaş’ın mahcubiyetine bakılırsa, esasen bunu hak etmediği de. Ama üzülmedim. Çünkü öfkesinin bir muhatabı, kavgasının bir yüzü ve düşmanının bir ismi vardı. Aldığı hiçbir cevap onu ikna etmeyecek olsa da, başına gelen her ne boksa artık, hesabını soracağı biri vardı. Onu kıskandım. Onun yanında ben, dolunaya doğru havlayan bir köpekten farksızdım.
Dışarı çıktım. Düşünmekten aklımı aşındıran o soruyu sormak için, ben de kendime bir Savaş bulacaktım.
Bir büfeye uğradım önce. Bir paket kısa Savaş box. Savaş’lardan birini çıkarıp intikam ateşiyle yaktım. İçim Savaş doldu. İçim çoktur Savaş doluydu.
Taksi durdurdum sonra. “Savaş’a çek abi.” Hangi yoldan gidelim? Savaş’a giden her yol mubahtır. Gittik. Savaş meydanında indim. Cebimdeki 19 Savaş’tan birini daha yakıp içime çektim. Bu gece bu Savaş’ı bitirecektim.
Savaş caddesi ana baba günü gibiydi yine. Görebildiğim her yüze ayrı ayrı baktım. Vitrinler yeni yıl Savaş’ı için özel olarak hazırlanmıştı. Milli Savaş biletçileri, yeni Savaş’ın herkese şans getirmesini dileyerek biletlerini satmaya çalışıyorlardı. Önlerinde umutlu kuyruklar. Benim umudum yok. Bana bunu neden yaptın Savaş?
Savaş’an kalabalığın içinden herkese çarpa çarpa yürüdüm. Mutlu görünen insanlara sataştım. Orospu çocukları! Biri de çıkıp bana vursun istedim. Adı Savaş olsun istedim. Elimi kana bulamak istedim. Annem o bıçağı benden almasın istedim. Artık ağlamasın istedim…
Haybeye.
Bir Savaş’a girdim. En kuytu köşede, sırtımı olası bir sikiş uğruna rüsva olan topluluğa çevirip üst üste 5 şişe Savaş içtim. Savaş orada değildi. Yanıma biri yanaştı. “Kolundaki dövme ne anlama geliyor?” dedi. Yüzüne baktım. Savaş o değildi. “Siktir git anlamına geliyor” dedim. Siktirdi gitti. Savaş gelmedi. Bana bunu neden yaptın Savaş?
Çıktım. Kanıma karışan Savaş’ın etkisiyle sendeleyerek yürümeye başladım. Artık herkes Savaş’tı ve kimse Savaş değildi. Savaş orada bir yerdeydi ve hiçbir yerde değildi. İçim Savaş meydanı gibiydi ama Savaş meydanda değildi. Aklım, damperli bir kamyondan dökülür gibi olduğu yere yığıldı. Savaş'ı arayacak, savaşacak halim kalmamıştı. Cinnetime fon niteliğinde bir yağmur başladı. Yüzümü gökyüzüne kaldırıp son gücümle bağırdım;
Bunu bana neden yaptın Savaş?
.
27 Aralık 2009 Pazar
23 Aralık 2009 Çarşamba
Anlatacaklarım var!
.
Da işte anlatasım yok pek. Bu ara ne yazmaya kalksam depresyon kokuyor. Güzel bir koku değil. Notaları bi acayip. Kokunun notasının olması da ayrıca acayip. Neyse işte, ortalığı pek kokutmamaya çalışıyorum.
Geçen şöylelemesine bir hastalanır gibi olunca doktora gittim. Tıbba inanmıyorum ama işten yırtmaya yarayan rapor diye bir gerçeklik var. Onu alayım dedim. Adam muayene edeyim dedi. Et dedim. Her zaman bu kadar itaatkar olmam. Ama itiraza halim kalmamış. Hep bu depresyon işte. Enivey. Doktor önce ağzımı açmamı istedi. Ağzımı açtığımda genelde konuşurum. Konuşmadan ağız açmak çok zor bir şeymiş. Çoğunuz sapıksınız. İpneler. Burada bir izah gereği duymadan geçiyorum, sapık olanlarınız anladı nasılsa.
Doktor ağzımdan sıkılınca boynuma geçti. Lenf bezi fetişisti miydi neydi bilmiyorum ama orada epey oyalandı. İşin uzaması beni biraz kıllandırdıysa da istikbalim söz konusu olduğu için hadise çıkarmadım. Akabinde, sırtımla baş başa geçirdiği dakikalarda da doktoru ve sırtımı rahatsız etmedim. Sonra iş ilerledi tabi. Göğsümü açmamı istedi bu. Hasta ve çaresizdim.. Off.. Çok utanıyorum peder.
Yanisi muayene adı altında gerçekleştirilen bu ön sevişmeden sonra emeklerimin karşılığı olan raporu alıp 3 gün evden çıkmadım. Ne diyorduk, depresyon.
Depresyon, gebertmek istediğim kelimeler listemde her zaman ilk 10 içindeki yerini korumuştur. Kullandığıma bakmayın, ironi yapıyorum orada, şuursuz musunuz lan! İroniyi anlamayan nesle aşina değiliz. Açıklanamayan fiziksel ve ruhsal tepkilere depresyon diyorlar. Sözlük anlamı bu değildir mutlaka da bu şekil bir şey işte karşılığı. Böylece açıklanmış oluyor. Her şey açıklanmalı çünkü. Ne sikime yarayacaksa.
3 gün evden çıkmadım. Sonra çıktım. İşe gittim. Çalıştım. Geldim. Uyudum. Uyandım. İşe gittim. Geldim... Arada bir şeyler yedim. Aile evine gittim. Bekledim. Beklememe kaldığım yerden devam ettim. Geldim. Uyudum. Uyand...
Böyle.
.
Da işte anlatasım yok pek. Bu ara ne yazmaya kalksam depresyon kokuyor. Güzel bir koku değil. Notaları bi acayip. Kokunun notasının olması da ayrıca acayip. Neyse işte, ortalığı pek kokutmamaya çalışıyorum.
Geçen şöylelemesine bir hastalanır gibi olunca doktora gittim. Tıbba inanmıyorum ama işten yırtmaya yarayan rapor diye bir gerçeklik var. Onu alayım dedim. Adam muayene edeyim dedi. Et dedim. Her zaman bu kadar itaatkar olmam. Ama itiraza halim kalmamış. Hep bu depresyon işte. Enivey. Doktor önce ağzımı açmamı istedi. Ağzımı açtığımda genelde konuşurum. Konuşmadan ağız açmak çok zor bir şeymiş. Çoğunuz sapıksınız. İpneler. Burada bir izah gereği duymadan geçiyorum, sapık olanlarınız anladı nasılsa.
Doktor ağzımdan sıkılınca boynuma geçti. Lenf bezi fetişisti miydi neydi bilmiyorum ama orada epey oyalandı. İşin uzaması beni biraz kıllandırdıysa da istikbalim söz konusu olduğu için hadise çıkarmadım. Akabinde, sırtımla baş başa geçirdiği dakikalarda da doktoru ve sırtımı rahatsız etmedim. Sonra iş ilerledi tabi. Göğsümü açmamı istedi bu. Hasta ve çaresizdim.. Off.. Çok utanıyorum peder.
Yanisi muayene adı altında gerçekleştirilen bu ön sevişmeden sonra emeklerimin karşılığı olan raporu alıp 3 gün evden çıkmadım. Ne diyorduk, depresyon.
Depresyon, gebertmek istediğim kelimeler listemde her zaman ilk 10 içindeki yerini korumuştur. Kullandığıma bakmayın, ironi yapıyorum orada, şuursuz musunuz lan! İroniyi anlamayan nesle aşina değiliz. Açıklanamayan fiziksel ve ruhsal tepkilere depresyon diyorlar. Sözlük anlamı bu değildir mutlaka da bu şekil bir şey işte karşılığı. Böylece açıklanmış oluyor. Her şey açıklanmalı çünkü. Ne sikime yarayacaksa.
3 gün evden çıkmadım. Sonra çıktım. İşe gittim. Çalıştım. Geldim. Uyudum. Uyandım. İşe gittim. Geldim... Arada bir şeyler yedim. Aile evine gittim. Bekledim. Beklememe kaldığım yerden devam ettim. Geldim. Uyudum. Uyand...
Böyle.
.
9 Aralık 2009 Çarşamba
6 Aralık 2009 Pazar
Yazsam Çıldıracaktım!
.
Belki de Sait, Faik'i öldürmese çıldıracaktı. Belki öldürünce çıldırdı, çıldırınca yazdı. Bilemiyoruz. Esasen Habil'le Kabil arasında ne geçtiğini de bilemiyoruz. Yani belki de ilk taşı hiç günahı olmayan attı.. Bildiğimiz tek şey, hiçbir şey bilmediğimiz mi acaba? Bak bundan bile kuşkuluyuz. Yaşadıklarımızdan öğrendiğimiz bir bok olmadığı açık. Düşünüyoruz diye varolduğumuzu iddia etmek ise, şu çağda, en iyimser ifadeyle ahmaklık olur. Belki de o kapıdan, harbiden geometri bilmediğimiz için giremiyoruz. Belki o kapı artık orada değil. Belki o kapı yok. Kapıyla aramızda Platon'ik bir ilişki kurmanın lüzumu yok.
Not: Bu şekil konularda her türlü Aristo'cuyuz.
Ding dong. Elbette ki bakmıyoruz. Kapı meselesini birkaç cümle evvel halletmiştik.
Zırrr. Telefon sesi bu. Graham Bell'le bir husumetimiz yok. Bakalım.
-Alo götüm n'apıyosun?
-Hiiiiç.
-Bana nihilist nihilist konuşma lan gider borusu! Çaaat!!
Arzuhal: Hazır şiddetin yeri gelmişken, çok kişinin boğazına sığır bacağı sokmak yönündeki bastırılmaz isteğimi ilgilerinize arz ederim. Amin.
İçimdeki çaçaronla yağmur arasındaki paranormal ilişkiden daha önce bahsetmiştim. Yerinin gelmesine bir cümle kala "güherçile" demek istiyorum. Dedim. Arada bir cümleyi zayi ettim ama benim bol fosforlu okurlarım boşluğu tamamlamışlardır muhakkak. Bazen insanın bir cümleye dahi tahammülü olmuyor işte. "Güherçile" demesem çıldıracaktım. Bir an önce "güherçile"den bahsetmeliyim. Fonetik olarak bakarsak "güherçile" çok romantik bir kelimeymiş gibi tınlasa da bu bağını bostanını siktiğiminin rutubet mahsulü, aynı zamanda barut hammaddesi. Mağara ve kayaçlarda doğal olarak oluşabildiği gibi, laboratuar ortamında da geliştirelebilir. Mesela eroin de laboratuar ortamında 1874 yılında geliştirilmiştir ama ondan barut yapmıyoruz. Bi dakka!! Lan!! Yoksa? Tamam la heyecan yapmayın, burada sizi ilgilendiren bir aydınlanma yok. Geçelim. Ne demiştik, kayaç. Dünya'nın katı dış katmanı olan litosfer, kayaçlardan oluşmaktadır. Genel olarak kayaçlar üç tiptir. Bunlar püskürük, tortul ve başkalaşım ...
tr.wikipedia.org/wiki/Kayaç
Güherçileden sıkıldım. Tırnak içine almayacak kadar önemsiz bir kelime benim için artık. Geçici bir hevesmiş, kısmet.
Günün sözü: Cinayet, benim için bir ölüm-kalım meselesi.
Bu araya bir sürü şey yazasım var ama malum, çıldırmam mevzu bahis. Siktiredelim.
09.00 : İlaç saati. Verelim.
16.40 : Uçak saati. Bindirelim.
Ve işte esas mesele: Ben bütün bunların altından nasıl kalkıcam? Kabartma tozu pastayı nasıl böyle kabartır? Kullanılmayan organlar küçülüyorsa ağzım niye kocaman?
-Sizi daha iyi yiyebilmek için yavrum.
Sevgili amına koduğumunun okurlarına not: Depresyona kadar girdim, gelicem.
.
Belki de Sait, Faik'i öldürmese çıldıracaktı. Belki öldürünce çıldırdı, çıldırınca yazdı. Bilemiyoruz. Esasen Habil'le Kabil arasında ne geçtiğini de bilemiyoruz. Yani belki de ilk taşı hiç günahı olmayan attı.. Bildiğimiz tek şey, hiçbir şey bilmediğimiz mi acaba? Bak bundan bile kuşkuluyuz. Yaşadıklarımızdan öğrendiğimiz bir bok olmadığı açık. Düşünüyoruz diye varolduğumuzu iddia etmek ise, şu çağda, en iyimser ifadeyle ahmaklık olur. Belki de o kapıdan, harbiden geometri bilmediğimiz için giremiyoruz. Belki o kapı artık orada değil. Belki o kapı yok. Kapıyla aramızda Platon'ik bir ilişki kurmanın lüzumu yok.
Not: Bu şekil konularda her türlü Aristo'cuyuz.
Ding dong. Elbette ki bakmıyoruz. Kapı meselesini birkaç cümle evvel halletmiştik.
Zırrr. Telefon sesi bu. Graham Bell'le bir husumetimiz yok. Bakalım.
-Alo götüm n'apıyosun?
-Hiiiiç.
-Bana nihilist nihilist konuşma lan gider borusu! Çaaat!!
Arzuhal: Hazır şiddetin yeri gelmişken, çok kişinin boğazına sığır bacağı sokmak yönündeki bastırılmaz isteğimi ilgilerinize arz ederim. Amin.
İçimdeki çaçaronla yağmur arasındaki paranormal ilişkiden daha önce bahsetmiştim. Yerinin gelmesine bir cümle kala "güherçile" demek istiyorum. Dedim. Arada bir cümleyi zayi ettim ama benim bol fosforlu okurlarım boşluğu tamamlamışlardır muhakkak. Bazen insanın bir cümleye dahi tahammülü olmuyor işte. "Güherçile" demesem çıldıracaktım. Bir an önce "güherçile"den bahsetmeliyim. Fonetik olarak bakarsak "güherçile" çok romantik bir kelimeymiş gibi tınlasa da bu bağını bostanını siktiğiminin rutubet mahsulü, aynı zamanda barut hammaddesi. Mağara ve kayaçlarda doğal olarak oluşabildiği gibi, laboratuar ortamında da geliştirelebilir. Mesela eroin de laboratuar ortamında 1874 yılında geliştirilmiştir ama ondan barut yapmıyoruz. Bi dakka!! Lan!! Yoksa? Tamam la heyecan yapmayın, burada sizi ilgilendiren bir aydınlanma yok. Geçelim. Ne demiştik, kayaç. Dünya'nın katı dış katmanı olan litosfer, kayaçlardan oluşmaktadır. Genel olarak kayaçlar üç tiptir. Bunlar püskürük, tortul ve başkalaşım ...
tr.wikipedia.org/wiki/Kayaç
Güherçileden sıkıldım. Tırnak içine almayacak kadar önemsiz bir kelime benim için artık. Geçici bir hevesmiş, kısmet.
Günün sözü: Cinayet, benim için bir ölüm-kalım meselesi.
Bu araya bir sürü şey yazasım var ama malum, çıldırmam mevzu bahis. Siktiredelim.
09.00 : İlaç saati. Verelim.
16.40 : Uçak saati. Bindirelim.
Ve işte esas mesele: Ben bütün bunların altından nasıl kalkıcam? Kabartma tozu pastayı nasıl böyle kabartır? Kullanılmayan organlar küçülüyorsa ağzım niye kocaman?
-Sizi daha iyi yiyebilmek için yavrum.
Sevgili amına koduğumunun okurlarına not: Depresyona kadar girdim, gelicem.
.
1 Aralık 2009 Salı
24 Kasım 2009 Salı
Yeri gelmişken yeniden: Think Different Örtmenim!

Bu benim ilk nefs-i müdaafa denemem, kusuruma bakmazsınız umarım örtmenim.
Ne güzel konuşuyorsunuz, ninni gibi...
Az biraz kıssa kesseniz de hissemizi alsak ya örtmenim.
Anlattıklarınızı yersem kilo alır mıyım örtmenim?
Nüfus kâğıdı suretim, sahiden aslı gibi midir örtmenim?
Yedi ceddimin kızlık soyadını ezberledim, işlerim kolaylaşır mı örtmenim?
Periyodik cetvel de cennetten mi çıkmıştır örtmenim?
Vurduğunuz yerde gül bitmiyor, mâlum küresel ısınma örtmenim.
Beni gözümün yaşına bakmadan biçtiniz,
eliniz değmişken hani bir de dikiverseniz diyorum örtmenim.
Bu şerefsiz müdür, müdür müdür örtmenim?
Boynuma Kolombiya Kravatı taksam yakışır mı örtmenim?
Beri beri hastalığını her duyduğumda halay çekmek istemem beni ruh hastası mı yapar örtmenim?
Sirke sineğinde 8 kromozom olduğunu bilmem ne işime yarayacak örtmenim?
Çarpım tablosuna başlarken besmele çekmezsek çarpılır mıyız örtmenim?
Elde var bir’i eve götürebilir miyim örtmenim?
Bir gün bir gün bir çocuk, eve de gelip kimseyi bulamadığı günden sonra hapçı oldu örtmenim.
“Alem göt olmuş”, “Batsın bu dünya”, “Sen de mi Leyla?” gibi fişler daha kullanışlı olmaz mı örtmenim?
Zira Ömer mısır yemeyecek, Ali de artık gelmeyecekmiş örtmenim.
Bizi yoklayacağınıza kendinizi bi yoklasanız ya örtmenim.
Bezirgân başı kapıyı açmıyor örtmenim.
Ali Baba’nın bir çiftliği, 2 alışverişi merkezi, İstanbul’un göbeğinde 3 katlı otoparkı, 23 apartman dairesi ve antika araba koleksiyonu var artık örtmenim.
Sesimizi yer gök su dinlemiyor, sert adımlarla hiçbir yer inlemiyor örtmenim.
Tohumlar fidana, fidanlar ağaca, ağaçlar kalasa dönüyor yurdumda örtmenim.
Kolaysa gel sen burda derdi unut, orman ne güzel ne güzel di mi örtmenim.
Bana mutluluğun resmini satırlardan taşırmadan çizebilir misiniz örtmenim?
Şu yıldızı kızıla boyasam suç olur mu örtmenim?
Ortasından delip boynuma astığım kokulu silgimle dünyadaki bokluğu silebilir miyim örtmenim?
Size İzafiyet Teorisini anlatsam, elmamı kimyasal kullanmadan kırmızıya boyayabilir misiniz örtmenim?
Çekirdeğimi çitlediniz, sitoplazmam işinize yarar mı örtmenim?
Yıllar sonra sınıf arkadaşlarıma feysbuktan poke göndereceğime and içerim örtmenim.
Karşıdan karşıya geçerken önce sola, sonra sağa, sonra tekrar sola derken milletçek nereye bakacağımızı şaşırdık örtmenim.
Milletvekillerini vergi numaralarından arıyorum, telesekreter çıkıyor örtmenim.
Yerli malı haftasında politikacı getirsek afiyet olur mu örtmenim?
Korkuyorum sönecek bu şafak
Larda yüzen al sancak örtmenim!
Türküm-doğruyum-çalışkanım
Görmedim-duymadım-bilmiyorum örtmenim.
Küçüklerimi korudum, büyüklerimi saydım,
Şimdi izninizle size sövebilir miyim örtmenim?
Sabahçı, öğlenci bizi kesmedi.
Top yekûn akşamcı olsak ya örtmenim.
Belki de bu dünya, başka bir gezegenin cehennemidir
di mi di mi di mi örtmenim?
Kaldırdığım parmaklar götünüze uydu mu örtmenim?
Manî oluyor hâlimi tasvire hicabım
Yeni nesil sizin esiriniz oldu
memnun musunuz örtmenim?
Şimdi akıllı olduk, sınıfları doldurduk.
Çok kötü kakam geldi, çıkabilir miyim örtmenim?
.
.
15 Kasım 2009 Pazar
Oto-büs!
.
“Kızım kayar mısın?” dedi.
Gömüldüğüm romanın arasında hangi gezegende yaşadığımı bile unutmuşken böyle bir soruyu anlamlandırmam güç oldu. “Kaymam” dedim. Adam belli ki bu cevabı beklemiyordu. “Şunu uzatır mısınız?”dan sonraki en normal toplu taşıma repliği olan bu soru, çoğu zaman bir cevap bile gerektirmeden söylenene riayet etmekle noktalanırdı. İtirazıma bir gerekçe göstermeliydim. “Ben daha önce inicem” dedim. Böylece, adamın nerede ineceğini bilmememe rağmen iddialı tavrım sayesinde oturduğum koltuğu hak etmiş oldum. Aslında koltukla duygusal bir bağım yoktu, sadece adamın onca boş yer varken yanıma oturmak istemesine uyuz olmuştum.
Parmak uçlarına basarak yürüyünce uzayda daha az yer kaplandığına dair yaygın inanışın temsili sofistike hareketlerle yan tarafıma geçen bu adam bir amcaydı ve götü koltuğa kavuşur kavuşmaz bana dönüp bir şeyler anlatmaya başladı. “Her türlü iletişime kapalıyım” mesajı vermek için elimde tuttuğum kalkan niteliğindeki kitap, amcanın hiç sikinde değildi. Kısa bir girizgahtan sonra, “Alacaklılarımdan alacaklarımı alabilsem alacaklarımı alıcam ama alamıyorum ki” gibisinden bir cümle kurdu. Daha önce “almak” kökünden türetilen bu kadar çok kelimeyle aynı cümle içinde karşılaşmamıştım. Bunların “almak” kökünden geldiğine de emin değildim. Belki de amca böyle bir cümleyi hiç kurmamıştı. Ama kesin olan bir şey vardı, o da amcanın dertli olduğuydu.
Kısa bir süre önce, kendim üzerinde yapılan deneylerin de etkisiyle dert paratoneri olduğumu keşfetmiştim. Etrafımdaki insanlar, tanıdık olsun olmasın, çenelerini açar açmaz bütün sıkıntılarını üzerime boca ediyor ve her şeyi düzeltecek cümleler kurmamı bekliyorlardı. Elimde bir sihirli değnek tuttuğum izlenimini nasıl oluşturduğumu bilmiyordum. O dertleri topraklayacak bir mekanizmaya sahip değildim. Ve Allah biliyor ya, bir değneğim olsa o değneği alır…… Neyse.
Amca, her yeni durakta paragraf başı yapıp başka bir alacaklısından bahsediyordu. Yol uzadıkça dolandırılma miktarı ve dolayısıyla dert artıyor, çare azalıyordu. Ben, nereye varacağını bilmediğim bu grafikteki koordinat düzlemiydim. X’ler ve Y’ler, ellerini kollarını sallaya sallaya yanımdan geçerken amcanın yüz ifadesi daha da dokunaklı bir hal alıyor, bu sebeple de inanmayacaksınız ama içim kıyılıyordu. Yaşlı ve çaresiz insanlara karşı oldum olası bir zaafım vardı.
Ben amcacığımın anlattıklarına “hı-hı”, “tabi”, “hayat..” gibi gayet sikko tepkiler verirken amca birden Keynes’in tüketim teorisinden bahsetmeye başladı. Onca anlatılandan sonra kafamdaki vantilatör kayışının* yandığına karar verip hayal gördüğümü sandım. Çünkü kullandığı terimler bir amca için fazla bilimseldi. Ama amcam konuşmasını makro ve mikro iktisat politikalarıyla taçlandırıp Say Kanunu’yla iyi bir orta yaptıktan sonra Kardinal Fayda ile topu ağlara gönderince “nasıl bir senaryonun ortasına düştüm lan” diye endişelenmeye başladım. Az önceki dertli amca gitmiş, yerine adeta bir ekonomi gurusu gelmişti. Bu arada civardaki birkaç yolcu sık sık bize bakıp aralarında fısıldaşıyorlardı. Amca, onlara da acayip görünüyor olmalıydı. Neyse ki birkaç durak sonra tüm bu saçmalıktan kurtulacaktım.
“Kızım kayar mısın?” dedi.
Otobüse yeni binmiş bir teyzeydi bu. Bana diyor olamazdı. Arkama baktım. Arkama da diyor olamazdı çünkü oradaki koltuklar da doluydu. Kadın bakışlarını üstüme saplayıp “kaysana oturucam!” diye sert yaptı. Aklım yerinden çıkmak üzereydi. Yanımda bir amca olduğunu görmüyor muydu? Yoksa görmüyor muydu? Lan yoksa yanımda kimse yok muydu!!! İçimden olduğunu sandığım ama dışıma da taştığını anladığım koca bir “hassiktiiir” çektim. Demek kaderde şizoya bağlamak da vardı.
Anladığım kadarıyla asabi teyzenin yakını olan başka bir teyze kadının koluna girip onu başka bir yere oturttu ama benim için onların rolü bitmişti zaten. Ben yanımdaki amcaya dehşetengiz gözlerle bakıyor ve onun yokluğuna kendimi ikna etmeye çalışıyordum. Onca boş yer varken yanıma oturmasından işi uyanmasam da iktisat miktisat işlerine girince onun gerçek olmadığını anlamalıydım. İyi de hayal arkadaşım niye bir amcaydı ve nasıl bu kadar bilmediğim şeylerden bahsedebiliyordu ve yani aslında ben bunları nerden biliyordum? Bekleme salonu televizyonlarında açık kalan ekonomi kanallarından fark etmeden mi öğrenmiştim bunları acaba? Ne biçim amına koduğumunun bilinçaltıydı lan bu!
Yeni akıl hastalığımı hazmetmem kolay olmayacaktı ve ben artık bir an önce evime varmak istiyordum. İnmem gerekenden bir durak evvel kalktım ve kapıya yöneldim. Belki biraz yürümek bana iyi gelirdi. Böylelikle durumu daha iyi değerlendirebilirdim. Amcam arkamdan “memnun oldum kızım” diye seslendi. Dışımdan bir cevap vererek fısıldaşanlara kendimi daha fazla rezil etmek istemedim ama içimden “seni bulacağm olum” dedim.
Tam kapıdan inerken asabi teyzenin yakını olan teyze omzumdan tutup “kusura bakma evladım, ablamın sinirleri bozuk bu ara, bazen böyle saçmalıyor işte, o yanınızdaki adama da çok ayıp oldu ama hoş görün artık” diyerek özürler diledi.
Uzunca bir süre toplu taşıma araçlarına binmemeye karar verdim.
.
.
“Kızım kayar mısın?” dedi.
Gömüldüğüm romanın arasında hangi gezegende yaşadığımı bile unutmuşken böyle bir soruyu anlamlandırmam güç oldu. “Kaymam” dedim. Adam belli ki bu cevabı beklemiyordu. “Şunu uzatır mısınız?”dan sonraki en normal toplu taşıma repliği olan bu soru, çoğu zaman bir cevap bile gerektirmeden söylenene riayet etmekle noktalanırdı. İtirazıma bir gerekçe göstermeliydim. “Ben daha önce inicem” dedim. Böylece, adamın nerede ineceğini bilmememe rağmen iddialı tavrım sayesinde oturduğum koltuğu hak etmiş oldum. Aslında koltukla duygusal bir bağım yoktu, sadece adamın onca boş yer varken yanıma oturmak istemesine uyuz olmuştum.
Parmak uçlarına basarak yürüyünce uzayda daha az yer kaplandığına dair yaygın inanışın temsili sofistike hareketlerle yan tarafıma geçen bu adam bir amcaydı ve götü koltuğa kavuşur kavuşmaz bana dönüp bir şeyler anlatmaya başladı. “Her türlü iletişime kapalıyım” mesajı vermek için elimde tuttuğum kalkan niteliğindeki kitap, amcanın hiç sikinde değildi. Kısa bir girizgahtan sonra, “Alacaklılarımdan alacaklarımı alabilsem alacaklarımı alıcam ama alamıyorum ki” gibisinden bir cümle kurdu. Daha önce “almak” kökünden türetilen bu kadar çok kelimeyle aynı cümle içinde karşılaşmamıştım. Bunların “almak” kökünden geldiğine de emin değildim. Belki de amca böyle bir cümleyi hiç kurmamıştı. Ama kesin olan bir şey vardı, o da amcanın dertli olduğuydu.
Kısa bir süre önce, kendim üzerinde yapılan deneylerin de etkisiyle dert paratoneri olduğumu keşfetmiştim. Etrafımdaki insanlar, tanıdık olsun olmasın, çenelerini açar açmaz bütün sıkıntılarını üzerime boca ediyor ve her şeyi düzeltecek cümleler kurmamı bekliyorlardı. Elimde bir sihirli değnek tuttuğum izlenimini nasıl oluşturduğumu bilmiyordum. O dertleri topraklayacak bir mekanizmaya sahip değildim. Ve Allah biliyor ya, bir değneğim olsa o değneği alır…… Neyse.
Amca, her yeni durakta paragraf başı yapıp başka bir alacaklısından bahsediyordu. Yol uzadıkça dolandırılma miktarı ve dolayısıyla dert artıyor, çare azalıyordu. Ben, nereye varacağını bilmediğim bu grafikteki koordinat düzlemiydim. X’ler ve Y’ler, ellerini kollarını sallaya sallaya yanımdan geçerken amcanın yüz ifadesi daha da dokunaklı bir hal alıyor, bu sebeple de inanmayacaksınız ama içim kıyılıyordu. Yaşlı ve çaresiz insanlara karşı oldum olası bir zaafım vardı.
Ben amcacığımın anlattıklarına “hı-hı”, “tabi”, “hayat..” gibi gayet sikko tepkiler verirken amca birden Keynes’in tüketim teorisinden bahsetmeye başladı. Onca anlatılandan sonra kafamdaki vantilatör kayışının* yandığına karar verip hayal gördüğümü sandım. Çünkü kullandığı terimler bir amca için fazla bilimseldi. Ama amcam konuşmasını makro ve mikro iktisat politikalarıyla taçlandırıp Say Kanunu’yla iyi bir orta yaptıktan sonra Kardinal Fayda ile topu ağlara gönderince “nasıl bir senaryonun ortasına düştüm lan” diye endişelenmeye başladım. Az önceki dertli amca gitmiş, yerine adeta bir ekonomi gurusu gelmişti. Bu arada civardaki birkaç yolcu sık sık bize bakıp aralarında fısıldaşıyorlardı. Amca, onlara da acayip görünüyor olmalıydı. Neyse ki birkaç durak sonra tüm bu saçmalıktan kurtulacaktım.
“Kızım kayar mısın?” dedi.
Otobüse yeni binmiş bir teyzeydi bu. Bana diyor olamazdı. Arkama baktım. Arkama da diyor olamazdı çünkü oradaki koltuklar da doluydu. Kadın bakışlarını üstüme saplayıp “kaysana oturucam!” diye sert yaptı. Aklım yerinden çıkmak üzereydi. Yanımda bir amca olduğunu görmüyor muydu? Yoksa görmüyor muydu? Lan yoksa yanımda kimse yok muydu!!! İçimden olduğunu sandığım ama dışıma da taştığını anladığım koca bir “hassiktiiir” çektim. Demek kaderde şizoya bağlamak da vardı.
Anladığım kadarıyla asabi teyzenin yakını olan başka bir teyze kadının koluna girip onu başka bir yere oturttu ama benim için onların rolü bitmişti zaten. Ben yanımdaki amcaya dehşetengiz gözlerle bakıyor ve onun yokluğuna kendimi ikna etmeye çalışıyordum. Onca boş yer varken yanıma oturmasından işi uyanmasam da iktisat miktisat işlerine girince onun gerçek olmadığını anlamalıydım. İyi de hayal arkadaşım niye bir amcaydı ve nasıl bu kadar bilmediğim şeylerden bahsedebiliyordu ve yani aslında ben bunları nerden biliyordum? Bekleme salonu televizyonlarında açık kalan ekonomi kanallarından fark etmeden mi öğrenmiştim bunları acaba? Ne biçim amına koduğumunun bilinçaltıydı lan bu!
Yeni akıl hastalığımı hazmetmem kolay olmayacaktı ve ben artık bir an önce evime varmak istiyordum. İnmem gerekenden bir durak evvel kalktım ve kapıya yöneldim. Belki biraz yürümek bana iyi gelirdi. Böylelikle durumu daha iyi değerlendirebilirdim. Amcam arkamdan “memnun oldum kızım” diye seslendi. Dışımdan bir cevap vererek fısıldaşanlara kendimi daha fazla rezil etmek istemedim ama içimden “seni bulacağm olum” dedim.
Tam kapıdan inerken asabi teyzenin yakını olan teyze omzumdan tutup “kusura bakma evladım, ablamın sinirleri bozuk bu ara, bazen böyle saçmalıyor işte, o yanınızdaki adama da çok ayıp oldu ama hoş görün artık” diyerek özürler diledi.
Uzunca bir süre toplu taşıma araçlarına binmemeye karar verdim.
.
.
4 Kasım 2009 Çarşamba
Âsâb-ı Mesel!
.
Bir gün bir cinayet işleyeceksem bunun yağmurlu bir havada gerçekleşeceğine emindim artık. Önümüzdeki 3 yıl boyunca, yanımda kuraklıktan bahsetmeye kalkanların ağzının tam ortasına bi tane geçirecek kadar çok rutubetli anıya sahiptim. Üstelik ihmalkârdım. İhmalkârlığımın konuyla ilgisi ise hala açtırmadığım doğalgaz aboneliğiydi. Doğalgaza, abonesi olacak derecede fanatik duygular beslemiyordum. Ancak sürekli beni takip ederek her akşam evime gelen donmuş götüm benimle aynı fikirde değildi ve karnıma gönderdiği sinyallere bakılacak olursa, tuvalette sürrealist çalışmalara imza atmam an meselesiydi.
İgdaş’a gidip bu meseleyi halletmek üzere işten erken çıktım ve iç organlarıma kadar ıslandıktan sonra bir taksi buldum. Hedefi söylediğimde şoförün suratı asıldı. Belli ki onu tatmin edecek bir mesafe değildi. Böyle havalarda, “Trablusgarp’a çek abi” deseniz bile memnun olmazdı bu ipneler. İçimde yağmur suyuyla beslediğim bir çaçaron olduğundan habersiz şoför, agresif vites hareketleriyle kendince trip atıyor ve aklınca bana bir ders veriyordu. Tam o tuttuğu vites koluna uygun gördüğüm yerlerini seviyeli bir şekilde izah etmeye hazırlandığım esnada bir arkadaşım aradı ve bana, taze ayrıldığı sevgilisiyle yaşadığı tüm hatıralarını depolayabileceği bir harddisk muamelesi yapmaya başladı. Öyle ki o anda ölsem, aşk hayatları bir film şeridi gibi gözlerimin önünden geçecek kadar duruma vakıf olmuştum.
Ben, tüm tahammülsüzlüğüme rağmen kırmak istemediğim arkadaşımı dinlerken, alçak şoför el-kol hareketleriyle trafiği bahane ettiğini belli ederek dandik bir sokağa saptı. Anladığım kadarıyla o sokak ebesinin amına çıkıyordu zira daha önce buraları hiç görmemiştim. Bir İstanbul klasiği olan taksici kazıklamasına maruz kalıyor ancak kulağıma tümör tohumları eken arkadaşımın 4 çekerli çenesinden fırsat bulup duruma müdahale edemiyordum. Çaresiz, telefon konuşmamın bitmesini bekleyecektim. Ama bu sefer bir değişiklik yapıp herifle kavga etmek yerine, inerken, didaktik öğeleri ağır basan bir konuşma yapmaya karar verdim.
Bitmedi. Taksi şoförüne, 4 kişilik bir ailenin bir haftalık mutfak masrafını karşılayacak meblağı paşa paşa teslim ederken de, İgdaş’ın kapısından girerken de o konuşma bitmedi. Neyse ki şarjım bitti. Bu sayede içime girdiğinden beri ayakta bekleyen sinirime oturacak bir yer gösterdim. Biraz zaman ikimize de iyi gelecekti.
Abonelik işlemlerinin yapıldığı kata çıkarken, kendimi sinirleri alınmış bir dana eti kadar pelte ve löpçük hissediyordum. Hatta sıra numarası alırken manasızca gülümsedim bile. Galiba aşırı yüklenmeden kafam güzel olmuştu. Ama o gülümseme, makineden çıkan kağıttaki rakamla yukarıdaki tabeladaki rakam arasındaki farkın 93 olduğunu idrak edene kadar sürdü. Tanrı benden hatırı sayılır bir cinnet geçirmemi bekliyor olmalıydı.
İnanmayacaksınız, bekledim. Benden önceki tam 92 kişinin işlerini halledip kelebekler gibi süzülerek çıkmalarını bekledim. Birazdan ben de onlardan biri olacaktım. Bu sabır imtihanını atlamama ramak kalmıştı. Çok az kalmıştı. Başarmak üzereydim… İşte tam o anda, memurlardan biri mesai saatlerinin dolduğuna dair açıklama cümlesini bitirmeden yerimden fırladığım gibi…
O arayı hatırlamıyorum. Kendime geldiğimde bir memurun karşısında oturmuş evraklarımı uzatıyordum. Adamın bana karşı gösterdiği endişeli ve muazzam ilgi, az önce içimdeki Hayko Cepkin’i serbest bıraktığıma işaretti. Belki tam da bu yüzden, hiç de gönlüm olmayan bu aboneliğe ödemem gereken paranın 246 TL olduğunu söylemesi için başka bir memurun yardımına ihtiyaç duydu. “Oooohaaa”ydı. Gün yüzü görmemiş küfürlerimi adamların yüzüne yüzüne höykürmemek için hışımla evraklarımı alıp çıktım. Yeteri kadar olay çıkarmıştım.
Binanın önünde çeşit çeşit taksi vardı ancak malum filmdeki hali ve dane dane benleriyle Robert De Niro yanaşıp “götürelim apla” dese bile taksiye binmem söz konusu değildi.
İnsanın yağmur yağarken verdiği refleks bellidir. Ya koşarsın, ya şemsiye açarsın, ya da bir saçak altına saklanırsın filan. Ben yürüdüm. Aheste aheste yürüdüm. Sonsuz bir umursamazlıkla yürüdüm. Çünkü artık daha fazla sinirlenemeyecek kadar sinirli, bir damla daha ıslanamayacak kadar ıslaktım.
.
Bir gün bir cinayet işleyeceksem bunun yağmurlu bir havada gerçekleşeceğine emindim artık. Önümüzdeki 3 yıl boyunca, yanımda kuraklıktan bahsetmeye kalkanların ağzının tam ortasına bi tane geçirecek kadar çok rutubetli anıya sahiptim. Üstelik ihmalkârdım. İhmalkârlığımın konuyla ilgisi ise hala açtırmadığım doğalgaz aboneliğiydi. Doğalgaza, abonesi olacak derecede fanatik duygular beslemiyordum. Ancak sürekli beni takip ederek her akşam evime gelen donmuş götüm benimle aynı fikirde değildi ve karnıma gönderdiği sinyallere bakılacak olursa, tuvalette sürrealist çalışmalara imza atmam an meselesiydi.
İgdaş’a gidip bu meseleyi halletmek üzere işten erken çıktım ve iç organlarıma kadar ıslandıktan sonra bir taksi buldum. Hedefi söylediğimde şoförün suratı asıldı. Belli ki onu tatmin edecek bir mesafe değildi. Böyle havalarda, “Trablusgarp’a çek abi” deseniz bile memnun olmazdı bu ipneler. İçimde yağmur suyuyla beslediğim bir çaçaron olduğundan habersiz şoför, agresif vites hareketleriyle kendince trip atıyor ve aklınca bana bir ders veriyordu. Tam o tuttuğu vites koluna uygun gördüğüm yerlerini seviyeli bir şekilde izah etmeye hazırlandığım esnada bir arkadaşım aradı ve bana, taze ayrıldığı sevgilisiyle yaşadığı tüm hatıralarını depolayabileceği bir harddisk muamelesi yapmaya başladı. Öyle ki o anda ölsem, aşk hayatları bir film şeridi gibi gözlerimin önünden geçecek kadar duruma vakıf olmuştum.
Ben, tüm tahammülsüzlüğüme rağmen kırmak istemediğim arkadaşımı dinlerken, alçak şoför el-kol hareketleriyle trafiği bahane ettiğini belli ederek dandik bir sokağa saptı. Anladığım kadarıyla o sokak ebesinin amına çıkıyordu zira daha önce buraları hiç görmemiştim. Bir İstanbul klasiği olan taksici kazıklamasına maruz kalıyor ancak kulağıma tümör tohumları eken arkadaşımın 4 çekerli çenesinden fırsat bulup duruma müdahale edemiyordum. Çaresiz, telefon konuşmamın bitmesini bekleyecektim. Ama bu sefer bir değişiklik yapıp herifle kavga etmek yerine, inerken, didaktik öğeleri ağır basan bir konuşma yapmaya karar verdim.
Bitmedi. Taksi şoförüne, 4 kişilik bir ailenin bir haftalık mutfak masrafını karşılayacak meblağı paşa paşa teslim ederken de, İgdaş’ın kapısından girerken de o konuşma bitmedi. Neyse ki şarjım bitti. Bu sayede içime girdiğinden beri ayakta bekleyen sinirime oturacak bir yer gösterdim. Biraz zaman ikimize de iyi gelecekti.
Abonelik işlemlerinin yapıldığı kata çıkarken, kendimi sinirleri alınmış bir dana eti kadar pelte ve löpçük hissediyordum. Hatta sıra numarası alırken manasızca gülümsedim bile. Galiba aşırı yüklenmeden kafam güzel olmuştu. Ama o gülümseme, makineden çıkan kağıttaki rakamla yukarıdaki tabeladaki rakam arasındaki farkın 93 olduğunu idrak edene kadar sürdü. Tanrı benden hatırı sayılır bir cinnet geçirmemi bekliyor olmalıydı.
İnanmayacaksınız, bekledim. Benden önceki tam 92 kişinin işlerini halledip kelebekler gibi süzülerek çıkmalarını bekledim. Birazdan ben de onlardan biri olacaktım. Bu sabır imtihanını atlamama ramak kalmıştı. Çok az kalmıştı. Başarmak üzereydim… İşte tam o anda, memurlardan biri mesai saatlerinin dolduğuna dair açıklama cümlesini bitirmeden yerimden fırladığım gibi…
O arayı hatırlamıyorum. Kendime geldiğimde bir memurun karşısında oturmuş evraklarımı uzatıyordum. Adamın bana karşı gösterdiği endişeli ve muazzam ilgi, az önce içimdeki Hayko Cepkin’i serbest bıraktığıma işaretti. Belki tam da bu yüzden, hiç de gönlüm olmayan bu aboneliğe ödemem gereken paranın 246 TL olduğunu söylemesi için başka bir memurun yardımına ihtiyaç duydu. “Oooohaaa”ydı. Gün yüzü görmemiş küfürlerimi adamların yüzüne yüzüne höykürmemek için hışımla evraklarımı alıp çıktım. Yeteri kadar olay çıkarmıştım.
Binanın önünde çeşit çeşit taksi vardı ancak malum filmdeki hali ve dane dane benleriyle Robert De Niro yanaşıp “götürelim apla” dese bile taksiye binmem söz konusu değildi.
İnsanın yağmur yağarken verdiği refleks bellidir. Ya koşarsın, ya şemsiye açarsın, ya da bir saçak altına saklanırsın filan. Ben yürüdüm. Aheste aheste yürüdüm. Sonsuz bir umursamazlıkla yürüdüm. Çünkü artık daha fazla sinirlenemeyecek kadar sinirli, bir damla daha ıslanamayacak kadar ıslaktım.
.
28 Ekim 2009 Çarşamba
Paranoyak olmam, herhangi bir anlama gelmez!
.
İçerde bir adam vardı ve ben bunu farkettiğimden beri yerimden kımıldayamıyordum. Bozuk pencere kilidini tamir etmeye bir türlü gelemeyen ustaya küfür etmekle başımdaki bu beladan kurtulmam mümkün değildi. Niyeti sadece hırsızlık bile olsa onunla karşılaştığım anda mutlaka bir delilik yapacaktı. Ki bu, en iyimser tahmindi. Mahalleli, daha yeni taşınmış olmama rağmen yalnız yaşayan, kendi halinde biri olduğumu biliyordu. Bu ecdadını siktiğim de herhalde eve girmeden önce bir zemin etüdü yapmıştırdı. Demek ki pis bir sapıktı bu. Irzıma, iffetime halel getirmek için eve girmişti. Bu arada halel de ne acayip kelimeydi lan. Daha önce hiç böyle düşünmemiştim. Ancak şimdi kelime çağrıştırmakla kaybedecek zamanım yoktu. Acil bir çıkar yol bulmalıydım. İçerdeki hayvan, burnuna dayadığı donlarımla töbe yarabbim şeylerini kurcalaya kurcalaya yanıma gelip beni tenhalara kıstırmadan önce, zekice bir plan yapıp kaçmalı ve hatta adamı kıskıvrak yakalatmalıydım. Ama bu hikayeden sıkıldım ve bugün bir arkadaşım sayesinde gördüğüm yeni bir imaja bürünmüş İzzet Yıldızhan korkunçluğunda tasarladığım bu karakteri, kafamın içindeki başka bir öykünün senaryosunu ezberlemesi için, yine kafamın içindeki figüranlar kahvesine gönderdim. Çaylar bendendi.
.
İçerde bir adam vardı ve ben bunu farkettiğimden beri yerimden kımıldayamıyordum. Bozuk pencere kilidini tamir etmeye bir türlü gelemeyen ustaya küfür etmekle başımdaki bu beladan kurtulmam mümkün değildi. Niyeti sadece hırsızlık bile olsa onunla karşılaştığım anda mutlaka bir delilik yapacaktı. Ki bu, en iyimser tahmindi. Mahalleli, daha yeni taşınmış olmama rağmen yalnız yaşayan, kendi halinde biri olduğumu biliyordu. Bu ecdadını siktiğim de herhalde eve girmeden önce bir zemin etüdü yapmıştırdı. Demek ki pis bir sapıktı bu. Irzıma, iffetime halel getirmek için eve girmişti. Bu arada halel de ne acayip kelimeydi lan. Daha önce hiç böyle düşünmemiştim. Ancak şimdi kelime çağrıştırmakla kaybedecek zamanım yoktu. Acil bir çıkar yol bulmalıydım. İçerdeki hayvan, burnuna dayadığı donlarımla töbe yarabbim şeylerini kurcalaya kurcalaya yanıma gelip beni tenhalara kıstırmadan önce, zekice bir plan yapıp kaçmalı ve hatta adamı kıskıvrak yakalatmalıydım. Ama bu hikayeden sıkıldım ve bugün bir arkadaşım sayesinde gördüğüm yeni bir imaja bürünmüş İzzet Yıldızhan korkunçluğunda tasarladığım bu karakteri, kafamın içindeki başka bir öykünün senaryosunu ezberlemesi için, yine kafamın içindeki figüranlar kahvesine gönderdim. Çaylar bendendi.
.
14 Ekim 2009 Çarşamba
Her ses haddini bilecek!
.
İçimden bir ses yazmam gerektiğini, yazmak için bundan ideal zaman bulamayacağımı, boş boş oturmakla bir yere varamayacağımı söylüyordu. Hiç kulak asmayıp yeni bağlattığım kablo tv kanalları arasında matematiksel bir döngü kurarak hareket etmeye devam ettim. Sıkıntıdan uydurduğum bir oyundu bu. Randomize seçtiğim kanallardan birindeki son cümleyi, bir diğerindeki ilk cümleye bağlayarak, dünyanın en lüzumsuz ve saçma kolajını yapıyordum. Beynim bir bok yiyordu ama ben henüz bunun nedenleri ve sonuçları üzerinde düşünme zahmetine girmiyordum. Yoksa yalnız yaşamak öyle çok süper şahane bir şey değil miydi lan? Göz göre göre delirecek miydim? Tanrı aşkına dostum bu harika olurdu. Ama yok, delirecek adam bunları düşünmez, öpecek olan yanak koordinatları istemezdi. Bunlar hep bilimsel gerçeklerdi. İçimdeki ses, "siktirtme lan biliminin yollarını, otur yaz işte" diye sert yaptı. "Hey dostum sakin ol" dedim. Oldu. Nihayetinde ikna kabiliyeti kuvvetli biriydim. Tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır sözündeki pornografik çağrışımı ilk kez farketmem de aşağı yukarı aynı ana denk geldi. Ohaydı. Kimi atalarımız gerçekten çok sapıktı lan. "Böyle bir kavme edebiyat yapmak istemiyorum" şeklinde bir artizlik yaptım. İçimdeki ses, alaycı Suzan Avcı kahkahaları atarak beni aşağıladı. Porselen dişlerinin arasından "Sen kim edebiyat yapmak kim lan zaten dingil!" demesi beni biraz demoralize ettiyse de hanfendiliğime bok sürmeyerek kendisini ciddiyete davet ettim. Gelmedi. İkna kabiliyetim de bir yere kadardı. Bu arada içimdeki sesin dişlerinin olmasını neye yoracağımı bilmiyordum. Çok korkunçtu. Bir çıkış yolu bulmalı, kendisini yerin dibine, itin götüne ve başka bir takım deliklere sokmalı, o dişleri eline vermeliydim. Lanet olsun dostum çok sinirlenmiştim. Hemen, yeni yazmaya başladığım polisiye romanımın ilk iki satırını gösterdim. Bunu göstererek ona gününü de göstermeyi planlamıştım. İçimdeki sesi "göstermek" parantezine alıp bir süre çenesini kapamak ve kolaj oyunuma devam etmek istiyordum. Ama o bunun yerine şu anda dilimin ucuna kadar gelip de ismini hatırlayamadığım başka bir Yeşilçam kötü kadını kahkahası koyvermeyi seçti. Buradan çıkarabileceğim tek bir sonuç vardı: Demek ki içimdeki ses bir kadına aitti. Vay anasınıydı. Şimdi taşlar yerine oturuyordu işte. Hayatım boyunca bu gizi çözmeye çalışmış, ancak hep yanlış yerlerde dolaşmıştım. Demek... Ya saçmalamayın. Ciddi ciddi sırrın burada olduğunu düşünüyorsunuz siz de ulan sayın okurlar, pes yani. Bunda şaşılacak ne var! Ben kadın bir insan olduğuma göre içimde bir Murtaza abi besleyecek değilim herhalde. Tamam sesim biraz borusan olabilir ama o kadar da değil yani. Bak yine konudan uzaklaştırdınız beni, girmesenize lan araya!
Devam edelim. İçimdeki ses polisiye romanımın ilk ve son iki satırını gördükten sonra abdesti bozulana kadar güldü. Hassiktir. İçimdeki ses dininde imanında porselen dişli bir kötü kadına dönüşmüştü. Ne acayip bir bileşimdi lan bu? "Siktiminin heterojeni, ne gülüyosun lan!" diye asabi bir çıkış yaptım. Asabi çıkışlarda üstüme tanımazdım zaten. Üniversitedeyken komikçi arkadaşlarım, bir yılbaşı müsameresinde, sikko sikko boyadıkları bir Pringles kutusunu "yılın en iyi asabi çıkışı" ödülü olarak bana layık görmüşlerdi. Hayattaki en muazzam başarımın bu olması biraz acıklı tabi.. Neyse neyse. İçimdeki ses akıllı olsundu lağğğn!! Süper bir roman yazmıştım işte. En taşaklı yayınevlerinden biri bu yapıtımı sarsıcı, olağanüstü ve son derece eleştirel ve hatta ironik bulacak, ilk sayfada ilk cümlem, son sayfada son cümlem olacak şekilde dizgiye verecek ve ülkenin hatırı sayılır entellerinden birine arka kapak yazdıracaktı. Kurgu muhteşemdi. Başını ve sonunu tayinden aciz olduğumuz ömrümüzün boşluklarını nasıl kendimiz dolduruyorsak, romanın boşluklarını da okuyucu dolduracaktı. Ve bu boşluğu doldurdukları için artık onlar da birer yazar olacaktı. Vatanımı milletimi de düşünüyordum yani. Gül gibi istihdam alanı yaratacak, muasır medeniyetler seviyesine kombine bilet ayarlayacaktım. Kurduğum bu algoritmayı anlatırken içimdeki sesin gülmekten gözlerinden yaş gelmesi bile beni bu haklı mücadelemden vazgeçirmeye yetmedi. Ama osurması yetti. Osurdu lan. Resmen gülerken osurdu. Bu kadarına katlanamazdım artık. Kendisine; görgü kuralları, benim için küçük ama insanlık için büyük adımlar, Aynştayn için "okumaz bu çocuk, gidin buna mahalleden bir karı bulup evlendirin" diyen öğretmen, Timuçin Esen'in maruz kaldığı magazin terörü ve küçük baş hayvanları kızıştırma zamanı hakkında, Ezel'deki Tuncel Kurtiz nasihatleri tadında bir nutuk çektim. Çok duygulandı. Elimi ayağımı öpmeye kalktı ama yüz vermedim. Aklını başına toplaması için onu bir süreliğine 12 parmak bağırsağıma hücre hapsine gönderdim.
Sonra bir sessizlik oldu. Kablo tv kanalları arasında fink atmaya devam ettim.
.
İçimden bir ses yazmam gerektiğini, yazmak için bundan ideal zaman bulamayacağımı, boş boş oturmakla bir yere varamayacağımı söylüyordu. Hiç kulak asmayıp yeni bağlattığım kablo tv kanalları arasında matematiksel bir döngü kurarak hareket etmeye devam ettim. Sıkıntıdan uydurduğum bir oyundu bu. Randomize seçtiğim kanallardan birindeki son cümleyi, bir diğerindeki ilk cümleye bağlayarak, dünyanın en lüzumsuz ve saçma kolajını yapıyordum. Beynim bir bok yiyordu ama ben henüz bunun nedenleri ve sonuçları üzerinde düşünme zahmetine girmiyordum. Yoksa yalnız yaşamak öyle çok süper şahane bir şey değil miydi lan? Göz göre göre delirecek miydim? Tanrı aşkına dostum bu harika olurdu. Ama yok, delirecek adam bunları düşünmez, öpecek olan yanak koordinatları istemezdi. Bunlar hep bilimsel gerçeklerdi. İçimdeki ses, "siktirtme lan biliminin yollarını, otur yaz işte" diye sert yaptı. "Hey dostum sakin ol" dedim. Oldu. Nihayetinde ikna kabiliyeti kuvvetli biriydim. Tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır sözündeki pornografik çağrışımı ilk kez farketmem de aşağı yukarı aynı ana denk geldi. Ohaydı. Kimi atalarımız gerçekten çok sapıktı lan. "Böyle bir kavme edebiyat yapmak istemiyorum" şeklinde bir artizlik yaptım. İçimdeki ses, alaycı Suzan Avcı kahkahaları atarak beni aşağıladı. Porselen dişlerinin arasından "Sen kim edebiyat yapmak kim lan zaten dingil!" demesi beni biraz demoralize ettiyse de hanfendiliğime bok sürmeyerek kendisini ciddiyete davet ettim. Gelmedi. İkna kabiliyetim de bir yere kadardı. Bu arada içimdeki sesin dişlerinin olmasını neye yoracağımı bilmiyordum. Çok korkunçtu. Bir çıkış yolu bulmalı, kendisini yerin dibine, itin götüne ve başka bir takım deliklere sokmalı, o dişleri eline vermeliydim. Lanet olsun dostum çok sinirlenmiştim. Hemen, yeni yazmaya başladığım polisiye romanımın ilk iki satırını gösterdim. Bunu göstererek ona gününü de göstermeyi planlamıştım. İçimdeki sesi "göstermek" parantezine alıp bir süre çenesini kapamak ve kolaj oyunuma devam etmek istiyordum. Ama o bunun yerine şu anda dilimin ucuna kadar gelip de ismini hatırlayamadığım başka bir Yeşilçam kötü kadını kahkahası koyvermeyi seçti. Buradan çıkarabileceğim tek bir sonuç vardı: Demek ki içimdeki ses bir kadına aitti. Vay anasınıydı. Şimdi taşlar yerine oturuyordu işte. Hayatım boyunca bu gizi çözmeye çalışmış, ancak hep yanlış yerlerde dolaşmıştım. Demek... Ya saçmalamayın. Ciddi ciddi sırrın burada olduğunu düşünüyorsunuz siz de ulan sayın okurlar, pes yani. Bunda şaşılacak ne var! Ben kadın bir insan olduğuma göre içimde bir Murtaza abi besleyecek değilim herhalde. Tamam sesim biraz borusan olabilir ama o kadar da değil yani. Bak yine konudan uzaklaştırdınız beni, girmesenize lan araya!
Devam edelim. İçimdeki ses polisiye romanımın ilk ve son iki satırını gördükten sonra abdesti bozulana kadar güldü. Hassiktir. İçimdeki ses dininde imanında porselen dişli bir kötü kadına dönüşmüştü. Ne acayip bir bileşimdi lan bu? "Siktiminin heterojeni, ne gülüyosun lan!" diye asabi bir çıkış yaptım. Asabi çıkışlarda üstüme tanımazdım zaten. Üniversitedeyken komikçi arkadaşlarım, bir yılbaşı müsameresinde, sikko sikko boyadıkları bir Pringles kutusunu "yılın en iyi asabi çıkışı" ödülü olarak bana layık görmüşlerdi. Hayattaki en muazzam başarımın bu olması biraz acıklı tabi.. Neyse neyse. İçimdeki ses akıllı olsundu lağğğn!! Süper bir roman yazmıştım işte. En taşaklı yayınevlerinden biri bu yapıtımı sarsıcı, olağanüstü ve son derece eleştirel ve hatta ironik bulacak, ilk sayfada ilk cümlem, son sayfada son cümlem olacak şekilde dizgiye verecek ve ülkenin hatırı sayılır entellerinden birine arka kapak yazdıracaktı. Kurgu muhteşemdi. Başını ve sonunu tayinden aciz olduğumuz ömrümüzün boşluklarını nasıl kendimiz dolduruyorsak, romanın boşluklarını da okuyucu dolduracaktı. Ve bu boşluğu doldurdukları için artık onlar da birer yazar olacaktı. Vatanımı milletimi de düşünüyordum yani. Gül gibi istihdam alanı yaratacak, muasır medeniyetler seviyesine kombine bilet ayarlayacaktım. Kurduğum bu algoritmayı anlatırken içimdeki sesin gülmekten gözlerinden yaş gelmesi bile beni bu haklı mücadelemden vazgeçirmeye yetmedi. Ama osurması yetti. Osurdu lan. Resmen gülerken osurdu. Bu kadarına katlanamazdım artık. Kendisine; görgü kuralları, benim için küçük ama insanlık için büyük adımlar, Aynştayn için "okumaz bu çocuk, gidin buna mahalleden bir karı bulup evlendirin" diyen öğretmen, Timuçin Esen'in maruz kaldığı magazin terörü ve küçük baş hayvanları kızıştırma zamanı hakkında, Ezel'deki Tuncel Kurtiz nasihatleri tadında bir nutuk çektim. Çok duygulandı. Elimi ayağımı öpmeye kalktı ama yüz vermedim. Aklını başına toplaması için onu bir süreliğine 12 parmak bağırsağıma hücre hapsine gönderdim.
Sonra bir sessizlik oldu. Kablo tv kanalları arasında fink atmaya devam ettim.
.
Etiketler:
Sevgilim beni sıkma ben okuma bilirim
8 Ekim 2009 Perşembe
Kabarabilirsin Kel Fatma!
.
Buna inan! İnanmak başarmanın yarısıdır. İstersen her şeyi yapabilecek güç var sende. Mutluluğu uzaklarda arama. Mutluluk kanatlarında. Öncelikle kendini sevmeyi öğrenmelisin. Sabah uyandığında aynaya bakıp gülümse mesela. Kendine kocaman bir günaydın de. Sonra bahçeye çık ve doğayı selamla. Yaydığın pozitif enerji mutlaka sana geri dönecektir. Hayatını güzelleştirmeye önce kendinden, sonra da kümesinden başla. Elbette yürüdüğün bu kutlu yolda seni yıldırmaya çalışanlar, annen güzel sen çirkin diyenler çıkacaktır. Ama sakın pes etme!! Zira kabarabilirsin Kel Fatma!
Şimdi bak canım okur. Ben bu kişisel gelişim siki işlerine gerçekten çok uyuz oluyorum. Bunları okuyup da bir reçeteymiş gibicesine uygulayan insanlardan itinayla tiksiniyorum. Kendisini sevenlere katlanamıyorum. İnsan olan kendisini sever mi lan! Tamam, atsan atılmaz satsan satılmaz bi şeydir sonuçta insanın kendisi. Çiğ sütü de dayamış analarımız ağzımıza. Ama birlikte yaşamaya alışırsın en fazla, ötesi yok. Kötü bir evlilik gibi düşün. Karşıma bunlarla çıkma, okur mokur demem ağzını burnunu kırarım. Tersim pistir.
Yaa bak hemen suratını astı orda biri. Yok lan yok sana demedim. Kullanılmayan organlar küçülür tezinin ispatı bi takım arkadaşlarım var da ondan dellendim.
Neyse şeyapmiyim daha fazla. Dediklerimi unutmayın. Öpüyorum nöronlarınızı. Canlarım.
Laaağn!
.
Buna inan! İnanmak başarmanın yarısıdır. İstersen her şeyi yapabilecek güç var sende. Mutluluğu uzaklarda arama. Mutluluk kanatlarında. Öncelikle kendini sevmeyi öğrenmelisin. Sabah uyandığında aynaya bakıp gülümse mesela. Kendine kocaman bir günaydın de. Sonra bahçeye çık ve doğayı selamla. Yaydığın pozitif enerji mutlaka sana geri dönecektir. Hayatını güzelleştirmeye önce kendinden, sonra da kümesinden başla. Elbette yürüdüğün bu kutlu yolda seni yıldırmaya çalışanlar, annen güzel sen çirkin diyenler çıkacaktır. Ama sakın pes etme!! Zira kabarabilirsin Kel Fatma!
Şimdi bak canım okur. Ben bu kişisel gelişim siki işlerine gerçekten çok uyuz oluyorum. Bunları okuyup da bir reçeteymiş gibicesine uygulayan insanlardan itinayla tiksiniyorum. Kendisini sevenlere katlanamıyorum. İnsan olan kendisini sever mi lan! Tamam, atsan atılmaz satsan satılmaz bi şeydir sonuçta insanın kendisi. Çiğ sütü de dayamış analarımız ağzımıza. Ama birlikte yaşamaya alışırsın en fazla, ötesi yok. Kötü bir evlilik gibi düşün. Karşıma bunlarla çıkma, okur mokur demem ağzını burnunu kırarım. Tersim pistir.
Yaa bak hemen suratını astı orda biri. Yok lan yok sana demedim. Kullanılmayan organlar küçülür tezinin ispatı bi takım arkadaşlarım var da ondan dellendim.
Neyse şeyapmiyim daha fazla. Dediklerimi unutmayın. Öpüyorum nöronlarınızı. Canlarım.
Laaağn!
.
6 Ekim 2009 Salı
Münferit Telkin!
.
Koşma. Dur. Sakin ol!
Kaçan bir şey yok. Başka bir hayat yok. Maruz kalacaksın. Taarruzun sonu yok.
Sokaklara çık. Çocukların yüzüne bak. Yaşlıların yüzüne bak. Onlardan büyük milli eğitim bakanlığı yok.
Önemseme. Unutmaman gereken çok az şey var. Geçmiş geçti. Bugün geçiyor. Yarın geçecek. Zamanın sonu yok.
Dahil olma. Üstünde durma. Çok soru sorma. Sorularının cevabı yok.
Kimseye kızma. Kimseyi üzme. Kimseye değme. İki kişinin sığacağı herhangi bir ömür yok.
Acziyetini bil. Kendini bil. Haddini bil. Bilmekten usanma. Oku. Sayfalara sıkışma. Ağacı oku. Toprağı oku. Suya bak. Göğe bak. Dinle. Anla. Dur.
Koşma. Dur. Sakin ol!
O taş ordaysa ordadır. Değiştirecek kudretin yok. Elinden gelen bir şey yok. Hiçbir dilde izahı yok.
Mütevazı olma. Ukalalık yapma. Herkes kadarsın. Değişik bir şey yok. Mertebe atlamanın gereği yok. Mesela şimdi, dünyanın herhangi bir yerinde ölen herhangi bir osuruk böceği için farkeden bir şey yok.
Rabıta sadece akıl ve yürek arasında. Başka yollar aramanın lüzumu yok.
Koşma. Dur. Sakin ol. Sakin ol. Sakin ol...
.
Koşma. Dur. Sakin ol!
Kaçan bir şey yok. Başka bir hayat yok. Maruz kalacaksın. Taarruzun sonu yok.
Sokaklara çık. Çocukların yüzüne bak. Yaşlıların yüzüne bak. Onlardan büyük milli eğitim bakanlığı yok.
Önemseme. Unutmaman gereken çok az şey var. Geçmiş geçti. Bugün geçiyor. Yarın geçecek. Zamanın sonu yok.
Dahil olma. Üstünde durma. Çok soru sorma. Sorularının cevabı yok.
Kimseye kızma. Kimseyi üzme. Kimseye değme. İki kişinin sığacağı herhangi bir ömür yok.
Acziyetini bil. Kendini bil. Haddini bil. Bilmekten usanma. Oku. Sayfalara sıkışma. Ağacı oku. Toprağı oku. Suya bak. Göğe bak. Dinle. Anla. Dur.
Koşma. Dur. Sakin ol!
O taş ordaysa ordadır. Değiştirecek kudretin yok. Elinden gelen bir şey yok. Hiçbir dilde izahı yok.
Mütevazı olma. Ukalalık yapma. Herkes kadarsın. Değişik bir şey yok. Mertebe atlamanın gereği yok. Mesela şimdi, dünyanın herhangi bir yerinde ölen herhangi bir osuruk böceği için farkeden bir şey yok.
Rabıta sadece akıl ve yürek arasında. Başka yollar aramanın lüzumu yok.
Koşma. Dur. Sakin ol. Sakin ol. Sakin ol...
.
26 Eylül 2009 Cumartesi
Faili Muhalif!
Bu "BSSAH" şeklindeki dandik büyük harf dizilimi, "bireysel silahlanma ve savunma hakkı" gibi bir denyoluğun kısaltmasıymış. Ben amblemin üstüne çarpı atan tarafta olmayı tercih edenlerdenim. Bunun birkaç nedeni var: Malum önce görsellik geliyor artık. Bu açıdan bakınca, Amerikan polis rozetleri ve Western film afişleri kırması bu amblemin çok özenti ve özensizce hazırlanmış olduğunu düşünüyorum. Alt metindeki göndermenin gönderildiği kıtaya zaten itinayla ifrit oluyorum. Ayrıca mevzunun içinde bir tabanca varken "vurucu" bir sloganlarının olmamasını da bu oluşumun içindeki herkesin beyinsizliğine bağlamakta güçlük çekmedim. Kafası çalışmayan adamlarla ne işim olur lan benim! Buradan da yakalayamadılar beni. Ve son olarak bireysel silahlanmaya tevellüdümden beri karşıyım. Bence toplu halde silahlanalım. Ahuahaha. Şaka lan. Rahmetli Çehov'a nazire yaptım. Filmin bir sahnesinde silahı gösteriyorsan o silah mutlaka patlar arkadaş! İşte bu benim patladığım andır.Bitirirken, bu elemanların bireysel mermilerine çizdiğim bir yol haritasını yayınlamak isterdim ama Paint'te yarattığım sanat eserlerini görmeye toplum henüz hazır değil. Şey diye düşünün işte, ateşlenen mermi, estetik bir manevrayla tabancayı tutan elin sahibinin göt nahiyesine doğru gidiyor. Güzergah bu.
Öpüyorum mıncırıklarınızı. Canlarım. Lağğğğn!
.
21 Eylül 2009 Pazartesi
Gölge 2 Buçuk
.
Erken kalkmalıydı. Niye erken kalkması gerektiğini hatırlayamıyordu ama erken kalkması gerektiğini biliyordu bir biçimde. Saat kaçtı? Koluna baktı. Birkaç gün önce bir sinir şenliği esnasında kırdığı saatinin boşluğunu gördü kolunda. Umursamadı. Zaman mühim değildi. Yattığı yerden doğruldu. Bir bardak su içti. Bir sigara yaktı. Hiçbir şey düşünmüyordu. Boş boş odaya baktı biraz. Sigarasını söndürdü. Üstüne bir şeyler giydi. Bahçeye çıktı. Bir bağ makası ve bir çapa, arkadaki kulubenin hemen yanındaydı . Onları aldı. Bahçedeki her çiçekten birer kök çıkardı. Birkaç da ağaç fidanı... Malzemelerini bir kovanın içine doldurdu. Çapa kovaya sığmadı, onu eline aldı.
Yürümeye başladı. Yolda ne bir insan, ne bir ağaç, ne bir ev, ne bir araç.. Görmedi. Onun için sadece yol vardı. Ve nasılsa her hâlükârda onu durduracaktı. Yürüdü. Hiçbir ses duymadı yol boyu. Yürüdü. Ayağı bir toprak yükseltiye çarpınca durdu. Durması gereken yer burası olmalıydı. Kovasını yere bıraktı. Hırkasını çıkarıp işe koyuldu. Çapayı ilk kaldırışında, karşıdaki ağacın dibinde oturan çocukla göz göze geldi. Çocuk aceleyle gözlerini çevirdi. Bundan rahatsızlık duydu. Çapayı toprağa vurdu. Şu meyve vermeyen ağaçların isimlerini hep karıştırıyordu. Bi tanesini tam da buraya dikmeliydi. Acaba bu mevsimde dikse tutar mıydı? Bilmiyordu. Tutsun istedi.
Sonra yan tarafa geçti. Bunlar nergisti. Şu köşe iyiydi. Tam istediği yere dikti. Bu onu gülümsetmişti. Düşünmeden çocuğun olduğu tarafa doğru baktı. Çocuk, sıkıca kapadığı avuçlarına öfkeyle bakıyor ve kımıldamıyordu. Tedirgin oldu. Görmezden gelmeye çalışarak zambaklar için toprağı eşelemeye başladı. Bir solucan çıktı. Solucandan korkar mıydı? Hatırlayamadı. Korkmamaya karar verdi. Devam etti. Zambaklar biraz hırpalanmıştı. Onların tutmama ihtimalini düşündü. Bundan korkmaya karar verdi.
Yine ismini ezberleyemeyip de kendince "lamba çiçeği" adını taktığı fidelere geldi sıra. Bunlar sarı açardı. Şöyle her yere serpiştirse güzel görünür diye düşündü. Elleri çamur içindeydi. Ayak sesleri duydu. Çocuğun olduğu tarafa doğru baktı hemen. Hâlâ ağacın dibindeydi. Onun orada olmasından garip bir mutluluk duydu.
Filbahri çiçeğini düşündü. Kelimenin tonlaması masal gibiydi. Ama ilkokulda şişman olduğu için kendisine fil lâkâbı takılan bir Bahri'ye ait olduğu da düşünülebilirdi. Bu düşünce onu çok eğlendirdi. Güller ve akşam sefaları da o köşeye çok yakışmıştı. Bir övgü bakışı alabilmek umuduyla çocuğun olduğu yöne baktı. Sırtını dönmüştü çocuk. Başına kapişonunu geçirdiğine göre hava soğumuş olmalıydı. Hırkasını giydi tekrar. Son çiçekleri dikmeye hazırlanıyordu ki yağmur başladı. Yağmuru sevmediğini hatırladı. Ama üstünde durmadı.
Hava kararmaya başlamış, kovada hiç çiçek kalmamıştı. Sırılsıklamdı. İlerideki çeşmeden kovaya su doldurdu. Bu "can suyu"ydu. 'Yağmur bunun yerine geçmez, hem o dua etmeyi de bilmez.. ' Bu sözü kim söylemişti? Hem sahi kendisi bilir miydi dua etmeyi? Hatırlayamadı. Her damlayı sadece "Amin" diyerek döktü toprağa. Bazen bu en güzel duaydı...
Tekrar duydu ayak seslerini. Ve sonra bir ses;
-Kızım, kim yatıyor orada?
Yaşlı bir kadındı. Yüzünde asılı kalmış yaşları gördü önce. Elinde şömiz ciltli, altın varaklı bir kitap vardı. Kitabı tanıdı. Bu Kitab-ı Azam'dı.. Kadın seslendi tekrar;
-Yavrum, neyin oluyor?
-Kim teyze?
-O çiçek diktiğin mezardaki işte...
Kadının gösterdiği yere baktı. Ektiği çiçeklere baktı. Servi ağacına baktı. Uzun uzun baktı. Sanki her şey az önce olmuş gibi baktı. Ve dudaklarından cılız bir kelime döküldü..
-Babam.
"Başın sağolsun" dedi kadın. Başını yokladı. Başı sağdı.
Karşıdaki ağacın dibinde oturan çocuk ayağa kalktı. Avuçlarından birkaç bayram şekeri döküldü. Mezarların arasında gözden kayboldu.
.
Erken kalkmalıydı. Niye erken kalkması gerektiğini hatırlayamıyordu ama erken kalkması gerektiğini biliyordu bir biçimde. Saat kaçtı? Koluna baktı. Birkaç gün önce bir sinir şenliği esnasında kırdığı saatinin boşluğunu gördü kolunda. Umursamadı. Zaman mühim değildi. Yattığı yerden doğruldu. Bir bardak su içti. Bir sigara yaktı. Hiçbir şey düşünmüyordu. Boş boş odaya baktı biraz. Sigarasını söndürdü. Üstüne bir şeyler giydi. Bahçeye çıktı. Bir bağ makası ve bir çapa, arkadaki kulubenin hemen yanındaydı . Onları aldı. Bahçedeki her çiçekten birer kök çıkardı. Birkaç da ağaç fidanı... Malzemelerini bir kovanın içine doldurdu. Çapa kovaya sığmadı, onu eline aldı.
Yürümeye başladı. Yolda ne bir insan, ne bir ağaç, ne bir ev, ne bir araç.. Görmedi. Onun için sadece yol vardı. Ve nasılsa her hâlükârda onu durduracaktı. Yürüdü. Hiçbir ses duymadı yol boyu. Yürüdü. Ayağı bir toprak yükseltiye çarpınca durdu. Durması gereken yer burası olmalıydı. Kovasını yere bıraktı. Hırkasını çıkarıp işe koyuldu. Çapayı ilk kaldırışında, karşıdaki ağacın dibinde oturan çocukla göz göze geldi. Çocuk aceleyle gözlerini çevirdi. Bundan rahatsızlık duydu. Çapayı toprağa vurdu. Şu meyve vermeyen ağaçların isimlerini hep karıştırıyordu. Bi tanesini tam da buraya dikmeliydi. Acaba bu mevsimde dikse tutar mıydı? Bilmiyordu. Tutsun istedi.
Sonra yan tarafa geçti. Bunlar nergisti. Şu köşe iyiydi. Tam istediği yere dikti. Bu onu gülümsetmişti. Düşünmeden çocuğun olduğu tarafa doğru baktı. Çocuk, sıkıca kapadığı avuçlarına öfkeyle bakıyor ve kımıldamıyordu. Tedirgin oldu. Görmezden gelmeye çalışarak zambaklar için toprağı eşelemeye başladı. Bir solucan çıktı. Solucandan korkar mıydı? Hatırlayamadı. Korkmamaya karar verdi. Devam etti. Zambaklar biraz hırpalanmıştı. Onların tutmama ihtimalini düşündü. Bundan korkmaya karar verdi.
Yine ismini ezberleyemeyip de kendince "lamba çiçeği" adını taktığı fidelere geldi sıra. Bunlar sarı açardı. Şöyle her yere serpiştirse güzel görünür diye düşündü. Elleri çamur içindeydi. Ayak sesleri duydu. Çocuğun olduğu tarafa doğru baktı hemen. Hâlâ ağacın dibindeydi. Onun orada olmasından garip bir mutluluk duydu.
Filbahri çiçeğini düşündü. Kelimenin tonlaması masal gibiydi. Ama ilkokulda şişman olduğu için kendisine fil lâkâbı takılan bir Bahri'ye ait olduğu da düşünülebilirdi. Bu düşünce onu çok eğlendirdi. Güller ve akşam sefaları da o köşeye çok yakışmıştı. Bir övgü bakışı alabilmek umuduyla çocuğun olduğu yöne baktı. Sırtını dönmüştü çocuk. Başına kapişonunu geçirdiğine göre hava soğumuş olmalıydı. Hırkasını giydi tekrar. Son çiçekleri dikmeye hazırlanıyordu ki yağmur başladı. Yağmuru sevmediğini hatırladı. Ama üstünde durmadı.
Hava kararmaya başlamış, kovada hiç çiçek kalmamıştı. Sırılsıklamdı. İlerideki çeşmeden kovaya su doldurdu. Bu "can suyu"ydu. 'Yağmur bunun yerine geçmez, hem o dua etmeyi de bilmez.. ' Bu sözü kim söylemişti? Hem sahi kendisi bilir miydi dua etmeyi? Hatırlayamadı. Her damlayı sadece "Amin" diyerek döktü toprağa. Bazen bu en güzel duaydı...
Tekrar duydu ayak seslerini. Ve sonra bir ses;
-Kızım, kim yatıyor orada?
Yaşlı bir kadındı. Yüzünde asılı kalmış yaşları gördü önce. Elinde şömiz ciltli, altın varaklı bir kitap vardı. Kitabı tanıdı. Bu Kitab-ı Azam'dı.. Kadın seslendi tekrar;
-Yavrum, neyin oluyor?
-Kim teyze?
-O çiçek diktiğin mezardaki işte...
Kadının gösterdiği yere baktı. Ektiği çiçeklere baktı. Servi ağacına baktı. Uzun uzun baktı. Sanki her şey az önce olmuş gibi baktı. Ve dudaklarından cılız bir kelime döküldü..
-Babam.
"Başın sağolsun" dedi kadın. Başını yokladı. Başı sağdı.
Karşıdaki ağacın dibinde oturan çocuk ayağa kalktı. Avuçlarından birkaç bayram şekeri döküldü. Mezarların arasında gözden kayboldu.
.
8 Eylül 2009 Salı
Aleni İntihal
.
"Hiçbir işe yaramam ben. Bunun için de sağ kalmama müsaade ediliyor herhalde. Ben işe yaramasını bilmem. Ben, insanın karşısında oturmasını bilirim. Bazen anlayışlı bir görünüşle susmasını bilirim. Bir şeyler yapmak gerektiğini hissettiğim zamanlarda, bir şeyler yapıyormuş gibi yapmasını bilirim. Mevzu ne olursa olsun sonunda kendimden bahsetmeden kendimi methetmesini bilirim. İyi ve güzel insanlar, kendileri ve başkaları için hayatlarının bir manası olan insanlar ölürken sağ kalmasını bilirim. Ve bütün bunları başkalarından biraz daha iyi ifade etmesini bilirim. Şimdi yaptığım gibi…."
Alıntı işini sevmiyorum ama bu burada dursun her daim çünkü mühim. Nereden alıntı olduğunu bulmak da sizin işiniz olsun zira ben buradayım, sen neredesin sevgili okur?
.
"Hiçbir işe yaramam ben. Bunun için de sağ kalmama müsaade ediliyor herhalde. Ben işe yaramasını bilmem. Ben, insanın karşısında oturmasını bilirim. Bazen anlayışlı bir görünüşle susmasını bilirim. Bir şeyler yapmak gerektiğini hissettiğim zamanlarda, bir şeyler yapıyormuş gibi yapmasını bilirim. Mevzu ne olursa olsun sonunda kendimden bahsetmeden kendimi methetmesini bilirim. İyi ve güzel insanlar, kendileri ve başkaları için hayatlarının bir manası olan insanlar ölürken sağ kalmasını bilirim. Ve bütün bunları başkalarından biraz daha iyi ifade etmesini bilirim. Şimdi yaptığım gibi…."
Alıntı işini sevmiyorum ama bu burada dursun her daim çünkü mühim. Nereden alıntı olduğunu bulmak da sizin işiniz olsun zira ben buradayım, sen neredesin sevgili okur?
.
7 Eylül 2009 Pazartesi
Gölge II
.
Son kez evde olup olmadığımı kontrol ettim.
Evdeydim.
Arkamdan sessizce kapıyı çektim.
İçime 2 litre bol mineralli su serptim.
Koridorda ilerledim. Dile gittim. Dilsiz geldim.
“Çürümenin Kitabı”ndaki çürük portakallar gibiydim.
Portakal ağacını kökünden kestim!
Sonra bir kat içeri çıktım.
Hayat denilen kısır inekten umut sağdım.
Kızarmaya yüz tutmuş yapraklarımdan sarma sardım.
Ucuz numaraların hepsine inanıyormuş gibi yaptım.
Şahidinden satılık birkaç cinayet aldım. Hiçbirini kullanmadım!
1. dereceden hasta yanığıydım.
Ateşi düştüğü yerden kaldıramadım.
“Gecenin Sonuna Yolculuk”taydım.
Eski sevgilime uğradım. Yüzüne şöyle bir baktım.
Vay anasını lan! Ben unutulacak kadın mıydım!
Ömrümün 6 yılını bir kayık tabağa doğrayıp sinirle çıktım. Kaldırıma bi tekme attım.
Ayakkabımın birini olay mahallinde bıraktım.
Diğerinin derisini Türk Hava Kurumuna bağışladım.
Artık yalınayaktım.
Ve ben de bundan sonra hatırı sayılır bir alçak olacaktım!
Piedra ırmağının kıyısında oturdum. Ağlamadım.
Olan biten her şey için tek kişilik törenle hayıflandım.
Bir tepeye çıktım. Sigaramı yakıp dünyaya baktım.
Uçakları izledim. Otobüsleri izledim. Gemileri izledim.
Gidenleri izledim…
Dönenleri görmedim!
Kendimi izledim.
Yaşadıklarımdan öğrendiğim her şeye lanet ettim.
Mutluluğun resminin içine sızmaya çalışan tecrübesiz bir mülteciydim.
Beceremedim.
Yine başladığım noktadaydım. Işıkları yaktım. Kapıyı çaldım. Tam karşımdaydım.
Beni gördüğüme sevinmedim.
Bir şey söylemesine izin vermedim.
Aklımdaki metal soğukluğunu elimde de hissettim.
Kararımı vermiştim.
“Çok şey gördüm, beni yüzüstü gömün!” dedim.
Tetiği çektim.

Kanepedeydim.
Kalbime boncuklu bir kılıf işledim.
.
(Meraklısı için Gölge!)
.
Son kez evde olup olmadığımı kontrol ettim.
Evdeydim.
Arkamdan sessizce kapıyı çektim.
İçime 2 litre bol mineralli su serptim.
Koridorda ilerledim. Dile gittim. Dilsiz geldim.
“Çürümenin Kitabı”ndaki çürük portakallar gibiydim.
Portakal ağacını kökünden kestim!
Sonra bir kat içeri çıktım.
Hayat denilen kısır inekten umut sağdım.
Kızarmaya yüz tutmuş yapraklarımdan sarma sardım.
Ucuz numaraların hepsine inanıyormuş gibi yaptım.
Şahidinden satılık birkaç cinayet aldım. Hiçbirini kullanmadım!
1. dereceden hasta yanığıydım.
Ateşi düştüğü yerden kaldıramadım.
“Gecenin Sonuna Yolculuk”taydım.
Eski sevgilime uğradım. Yüzüne şöyle bir baktım.
Vay anasını lan! Ben unutulacak kadın mıydım!
Ömrümün 6 yılını bir kayık tabağa doğrayıp sinirle çıktım. Kaldırıma bi tekme attım.
Ayakkabımın birini olay mahallinde bıraktım.
Diğerinin derisini Türk Hava Kurumuna bağışladım.
Artık yalınayaktım.
Ve ben de bundan sonra hatırı sayılır bir alçak olacaktım!
Piedra ırmağının kıyısında oturdum. Ağlamadım.
Olan biten her şey için tek kişilik törenle hayıflandım.
Bir tepeye çıktım. Sigaramı yakıp dünyaya baktım.
Uçakları izledim. Otobüsleri izledim. Gemileri izledim.
Gidenleri izledim…
Dönenleri görmedim!
Kendimi izledim.
Yaşadıklarımdan öğrendiğim her şeye lanet ettim.
Mutluluğun resminin içine sızmaya çalışan tecrübesiz bir mülteciydim.
Beceremedim.
Yine başladığım noktadaydım. Işıkları yaktım. Kapıyı çaldım. Tam karşımdaydım.
Beni gördüğüme sevinmedim.
Bir şey söylemesine izin vermedim.
Aklımdaki metal soğukluğunu elimde de hissettim.
Kararımı vermiştim.
“Çok şey gördüm, beni yüzüstü gömün!” dedim.
Tetiği çektim.

Kanepedeydim.
Kalbime boncuklu bir kılıf işledim.
.
(Meraklısı için Gölge!)
.
24 Ağustos 2009 Pazartesi
Tımarhane Notları #7
.
Doktor beni kesti.
İçimden 7 trakeostomi kanülü, 1 solunum cihazı, 1 tekerlekli sandalye, işe yaramış kalp masajları, işe yaramamış ameliyatlar, bir parça beyin, 1 baba, 1 kardeş ve birkaç kullanılmamış intihar girişimi çıkardı. Kendimi hafiflemiş hissediyordum. Yer çekimi kanununa inanmamak için haklı gerekçelerim vardı zira yer beni o derece çekmiyordu artık. Doktor bu rahatlamanın geçici olduğunu, anestezinin etkisi geçince işlerin tekrar sarpa saracağını söyledi. Haklıydı. Çünkü tam 1 yıldır hergün aynı şey oluyordu. Yıl dönmüştü ancak onun dışındaki hiçbir şey dönmemişti. Zamanın yatay değil dikey bir eksende hareket ettiğini ispatlayabilir, teorinin amına koyabilirdim. Neyse ki halim yoktu.
Rahmetli Hipokrat, her derdin devasını bulup da söylememeye yemin eden orospu çocuğunun tekiydi nazarımda. Yüzlerce yıldır bütün doktorlara da aynı yemini ettiriyordu. Bunu keşfettiğim günden sonra tababet benim için bitmişti artık.
Doktor; maneviyatımda bir takım eksiklikler olduğu için taşların yerine oturmadığına, belki uzun bir seyahatin bana iyi geleceğine, hem o ara gerçeği de bulabileceğime dair bir şeyler söyledi.
"Ben gerçeği bulmaya değil unutmaya çalışıyorum" dedim.
Umutsuz yüz ifadesini çantasına itinayla yerleştirdikten sonra odadan çıktı. Neştersiz kestiği yerlerime kendi ellerimle overlok çekip radyoyu açtım. İçinde "uyan" kelimesi geçen bir ağıt bütün odayı kapladı.
"Mevsimlerden yazdı ve tercüme-i halime ne söylesem azdı."
.
Doktor beni kesti.
İçimden 7 trakeostomi kanülü, 1 solunum cihazı, 1 tekerlekli sandalye, işe yaramış kalp masajları, işe yaramamış ameliyatlar, bir parça beyin, 1 baba, 1 kardeş ve birkaç kullanılmamış intihar girişimi çıkardı. Kendimi hafiflemiş hissediyordum. Yer çekimi kanununa inanmamak için haklı gerekçelerim vardı zira yer beni o derece çekmiyordu artık. Doktor bu rahatlamanın geçici olduğunu, anestezinin etkisi geçince işlerin tekrar sarpa saracağını söyledi. Haklıydı. Çünkü tam 1 yıldır hergün aynı şey oluyordu. Yıl dönmüştü ancak onun dışındaki hiçbir şey dönmemişti. Zamanın yatay değil dikey bir eksende hareket ettiğini ispatlayabilir, teorinin amına koyabilirdim. Neyse ki halim yoktu.
Rahmetli Hipokrat, her derdin devasını bulup da söylememeye yemin eden orospu çocuğunun tekiydi nazarımda. Yüzlerce yıldır bütün doktorlara da aynı yemini ettiriyordu. Bunu keşfettiğim günden sonra tababet benim için bitmişti artık.
Doktor; maneviyatımda bir takım eksiklikler olduğu için taşların yerine oturmadığına, belki uzun bir seyahatin bana iyi geleceğine, hem o ara gerçeği de bulabileceğime dair bir şeyler söyledi.
"Ben gerçeği bulmaya değil unutmaya çalışıyorum" dedim.
Umutsuz yüz ifadesini çantasına itinayla yerleştirdikten sonra odadan çıktı. Neştersiz kestiği yerlerime kendi ellerimle overlok çekip radyoyu açtım. İçinde "uyan" kelimesi geçen bir ağıt bütün odayı kapladı.
"Mevsimlerden yazdı ve tercüme-i halime ne söylesem azdı."
.
15 Ağustos 2009 Cumartesi
Bana kaderimin bir oyunu mu bu?
.
Uzun zamandır uzun yol yapmamıştı. Kış boyu "nerde kaldı lan bu, başına bi şey gelmiş olmasın" diye endişeyle beklediği gül gibi yaz günlerini, aile evinde, balkondan kirpilerin çiftleşmesini izleyerek, her seferinde "bırakıcam bu namussuzu" diye diye sigara içerek ve götü başı göz alabildiğine yayarak geçiriyordu. Aslında bu ayar iyiydi. Ama bir arkadaşı kendisini arayıp da "yoldayım, geliyorum, gidiyoruz" dediğinde itiraz etmedi. Zira "veni-vidi-vici"nin yandan yemişi kıvamındaki telekomünikasyon harikası bu tek yönlü konuşma, artık hareket vaktinin geldiğinin habercisiydi.
Kahramanımız, sırt çantasına tatil için gerekli olabilecek eşyalardan eser miktarda tıkıştırıp beklemeye başladı. Bu arada yazar da hiç fena değildi yalnız. "Sırt çantası" diyerek kahramanımızı satır arasından bohemin önde gideni yapmıştı. Ama mevzunun bu kısmını uzatmasa iyi olurdu. Nihayetinde yola çıkma aşamasının bir atraksiyonu yoktu. Mühim olan yoldu.
Diye düşünmüş olsak da yolda da pek bir şey olmadı aslında. Arabayı Bolu'da bir kuaföre çekip arkadaşının ağda yaptırmasını beklemesi ve beklerken hasbelkader açtığı bagajda Şanzelize'ye hazırlıkmış gibicesine yerleştirilmiş koca valizi görmesi kahramanımız için bir travma niteliği taşıyordu zaten. Yazar bunlardan hiç bahsetmese daha iyi olurdu. Bunun dışında, atıştırmak için ıvır zıvır bir şeyler almak üzere girdikleri bir dükkanın ilk müşterileri olmaları hasebiyle 41 pare top atışıyla karşılanmaları ve yerel gazete için boy boy fotoğraf çektirmek zorunda kalmaları, ayrıca dükkanın bereket mevlidine katılmalarının icap etmesi ve ellerine tutuşturulan türlü çeşit açılış kurabiyesiyle beraber şenliklerle uğurlanmaları da atlatılabilecek gibi durmuyordu. Öyle ki, yol boyu olayın saçmalığı yüzünden konuşamadılar ve bütün bu olanları unutmaya çalıştılar.
Kahramanımız, kulağı buradan göstermek varken teee şuradan göstermenin manasızlığı üzerine düşünürken Ankara'ya varmışlardı bile. Rahmetli Pisagor, Hipotenüsü es geçerek İstanbul'dan kalkıp Antalya'ya gitmek için seçilen bu güzergahı görse göz yaşları içerisinde kalırdı. O değil de bu insanlar ne zaman Afyon'a varacaklardı? Vejetaryenler rahman ve rahim olan Afyon sucuğu gerçeğini nasıl inkar edebiliyorlardı? Bunların hepsi merak edilen konulardı ve muhtemelen bu yazı içerisinde cevap bulamayacaklardı.
Zorlu bir yolculuk sonunda Antalya'ya varıldı ve bahsi geçen tatil yapıldı. Yazarımız tembelin teki olmasa o kısımları da anlatırdı muhakkak. Ama bence onun aklında başka bir şey vardı ve esas meseleye bir an önce gelebilmek için yanıp tutuşmaktaydı. Heves ediyordu işte garibim, n'apsındı.
Kahramanımız ve hendese öğrenmemekte ısrar eden arkadaşı dönüşte tekrar Ankara'ya uğradı. Bu arada yazarın, geometriye hendese diyerek artistlik yaptığı da dikkatli okurun gözünden kaçmadı. Neyse işte bunlar Ankara'da birkaç saat vakit geçirmeye karar verdi. Ne de olsa ikisinin de öğrencilik yılları burada geçmişti. Kişisel hatıralarının peşlerinden gitmek üzere bir süreliğine ayrıldılar. Kahramanımız, bu kısıtlı zamandaki tek tercih hakkını, yıllarının geçtiği Olgunlar Sokak'tan yana kullandı. Niyeti oralarda bir miktar nostalji yapmaktı. Ama nerdee... Gül gibi sokağın amına komuşlardı. Bunu görünce çok üzüldü desek olmaz, hüzünlendi desek kimse inanmaz... Elbette ki sinirlendi kahramanımız. Çünkü kendisi gerçekten çok asabi bir insandı. Kitapçı tezgahlarının arasında söylene söylene dolaşırken tanıdık bir ses duydu. O da nesiydi? Yoksa bu, kadim dostu Ali miydi lan? Vay anasınıydı. Demek hala buralardaydı. Hemen tükkanın önüne birer tabure atıp muhabbete koyuldular. Kendisi de zamanında bu tezgahta az kitap satmamıştı. Bayaa bi konuştular işte. Eski günleri yad ettiler. Çeşitli ipnelikler yaptılar. Çaydı oraletti derken gitme vakti geldi. Giderken günün hatırası olsun diye çok kıral arkadaşı Ali ona bir kitap hediye etti. Ah canım benimdi.
Kahramanımız neşe içerisinde yol arkadaşıyla yeniden buluştu. Artık dönmek zamanıydı. Yaklaşık 400 km süren bu son ve zorlu etapta, arkadaşının bütün ısrarlarına rağmen arabayı kullanmayıp pencereden dışarı ayaklarını uzatarak hediye kitabını okudu. Çok hayvan bir insandı bu kahramanımız. Hanfendilikten zerre nasibini almamıştı.
Eve yaklaştıklarında artık kitabın sonuna gelmişti ama o da nesiydi? Kitabın en arka sayfasında oynanmış ama yatırılmamış bir Sayısal Loto kuponu vardı. Kitabın kahramanımızdan önceki sahibi kimbilir ne umutlarla doldurmuştu o kutucukları? Acaba hayaller el değiştirebilir miydi? Kader, trikotaj işinde kendini aşmak üzere miydi? Aşılan bunca yol ve çekilen onca eziyet sırf bu kupona ulaşabilmek için miydi? Yoksa olasılığın muhteşemliği yüzünden 5 dakkada mis gibi tatili harcayan yazar kolpacının teki miydi?
Aklında bir takım yırtma planlarıyla nihayet aile evine, kutsal topraklara varmış gibi büyük bir sevinçle varan kahramanımız, aynı hafta o sayısal kuponunu yatırmayı da kafasına koymuştu. Şeytanın bacağını, feleğin çarkını ve daha nice belirtili isim tamlamasını kırmak üzere olduğunu düşünüyordu. Fakat gel gör ki bu kahramanımızın bi sikime sürülecek aklı yoktu ve kuponu yatırmayı unuttu.
Bunu farkettiği saatlerde, sayısal topları, dolambaçlı yollardan geçip Ziraat Bankası memuresi kılıklı bir TRT sunucusunun avuçlarına düşüyor olmalıydı. Hay sıçayımdı. Fırsat kırk yılda bir ayağına kadar gelmişti ama o bunu da kullanmayı becerememişti işte. Oysa ilerde toruna torbaya anlatacak ne güzel bir hikayesi olacaktı. Kazanan numaralara bakmaya götü yemiyordu. Beti benzi attı. Ama kaçınılmaz son geldi ve satırı çaldı cellat...
Gözleri Milli Piyango'nun resmi web sitesine kilitlenmiş bir biçimde baktı bir süre boş boş. Bir süre de elindeki kupona baktı. Durumu idrak etmesi biraz zaman aldı.
Saçmalama lan sayın okur. Elbette ki büyük ikramiye kahramanımızın elindeki kupona çıkmadı.
Ama alternatif bir son istiyorsan şöyle diyebilirim; yazar ve kahramanımız aynı insandı.
Bitti
.
Uzun zamandır uzun yol yapmamıştı. Kış boyu "nerde kaldı lan bu, başına bi şey gelmiş olmasın" diye endişeyle beklediği gül gibi yaz günlerini, aile evinde, balkondan kirpilerin çiftleşmesini izleyerek, her seferinde "bırakıcam bu namussuzu" diye diye sigara içerek ve götü başı göz alabildiğine yayarak geçiriyordu. Aslında bu ayar iyiydi. Ama bir arkadaşı kendisini arayıp da "yoldayım, geliyorum, gidiyoruz" dediğinde itiraz etmedi. Zira "veni-vidi-vici"nin yandan yemişi kıvamındaki telekomünikasyon harikası bu tek yönlü konuşma, artık hareket vaktinin geldiğinin habercisiydi.
Kahramanımız, sırt çantasına tatil için gerekli olabilecek eşyalardan eser miktarda tıkıştırıp beklemeye başladı. Bu arada yazar da hiç fena değildi yalnız. "Sırt çantası" diyerek kahramanımızı satır arasından bohemin önde gideni yapmıştı. Ama mevzunun bu kısmını uzatmasa iyi olurdu. Nihayetinde yola çıkma aşamasının bir atraksiyonu yoktu. Mühim olan yoldu.
Diye düşünmüş olsak da yolda da pek bir şey olmadı aslında. Arabayı Bolu'da bir kuaföre çekip arkadaşının ağda yaptırmasını beklemesi ve beklerken hasbelkader açtığı bagajda Şanzelize'ye hazırlıkmış gibicesine yerleştirilmiş koca valizi görmesi kahramanımız için bir travma niteliği taşıyordu zaten. Yazar bunlardan hiç bahsetmese daha iyi olurdu. Bunun dışında, atıştırmak için ıvır zıvır bir şeyler almak üzere girdikleri bir dükkanın ilk müşterileri olmaları hasebiyle 41 pare top atışıyla karşılanmaları ve yerel gazete için boy boy fotoğraf çektirmek zorunda kalmaları, ayrıca dükkanın bereket mevlidine katılmalarının icap etmesi ve ellerine tutuşturulan türlü çeşit açılış kurabiyesiyle beraber şenliklerle uğurlanmaları da atlatılabilecek gibi durmuyordu. Öyle ki, yol boyu olayın saçmalığı yüzünden konuşamadılar ve bütün bu olanları unutmaya çalıştılar.
Kahramanımız, kulağı buradan göstermek varken teee şuradan göstermenin manasızlığı üzerine düşünürken Ankara'ya varmışlardı bile. Rahmetli Pisagor, Hipotenüsü es geçerek İstanbul'dan kalkıp Antalya'ya gitmek için seçilen bu güzergahı görse göz yaşları içerisinde kalırdı. O değil de bu insanlar ne zaman Afyon'a varacaklardı? Vejetaryenler rahman ve rahim olan Afyon sucuğu gerçeğini nasıl inkar edebiliyorlardı? Bunların hepsi merak edilen konulardı ve muhtemelen bu yazı içerisinde cevap bulamayacaklardı.
Zorlu bir yolculuk sonunda Antalya'ya varıldı ve bahsi geçen tatil yapıldı. Yazarımız tembelin teki olmasa o kısımları da anlatırdı muhakkak. Ama bence onun aklında başka bir şey vardı ve esas meseleye bir an önce gelebilmek için yanıp tutuşmaktaydı. Heves ediyordu işte garibim, n'apsındı.
Kahramanımız ve hendese öğrenmemekte ısrar eden arkadaşı dönüşte tekrar Ankara'ya uğradı. Bu arada yazarın, geometriye hendese diyerek artistlik yaptığı da dikkatli okurun gözünden kaçmadı. Neyse işte bunlar Ankara'da birkaç saat vakit geçirmeye karar verdi. Ne de olsa ikisinin de öğrencilik yılları burada geçmişti. Kişisel hatıralarının peşlerinden gitmek üzere bir süreliğine ayrıldılar. Kahramanımız, bu kısıtlı zamandaki tek tercih hakkını, yıllarının geçtiği Olgunlar Sokak'tan yana kullandı. Niyeti oralarda bir miktar nostalji yapmaktı. Ama nerdee... Gül gibi sokağın amına komuşlardı. Bunu görünce çok üzüldü desek olmaz, hüzünlendi desek kimse inanmaz... Elbette ki sinirlendi kahramanımız. Çünkü kendisi gerçekten çok asabi bir insandı. Kitapçı tezgahlarının arasında söylene söylene dolaşırken tanıdık bir ses duydu. O da nesiydi? Yoksa bu, kadim dostu Ali miydi lan? Vay anasınıydı. Demek hala buralardaydı. Hemen tükkanın önüne birer tabure atıp muhabbete koyuldular. Kendisi de zamanında bu tezgahta az kitap satmamıştı. Bayaa bi konuştular işte. Eski günleri yad ettiler. Çeşitli ipnelikler yaptılar. Çaydı oraletti derken gitme vakti geldi. Giderken günün hatırası olsun diye çok kıral arkadaşı Ali ona bir kitap hediye etti. Ah canım benimdi.
Kahramanımız neşe içerisinde yol arkadaşıyla yeniden buluştu. Artık dönmek zamanıydı. Yaklaşık 400 km süren bu son ve zorlu etapta, arkadaşının bütün ısrarlarına rağmen arabayı kullanmayıp pencereden dışarı ayaklarını uzatarak hediye kitabını okudu. Çok hayvan bir insandı bu kahramanımız. Hanfendilikten zerre nasibini almamıştı.
Eve yaklaştıklarında artık kitabın sonuna gelmişti ama o da nesiydi? Kitabın en arka sayfasında oynanmış ama yatırılmamış bir Sayısal Loto kuponu vardı. Kitabın kahramanımızdan önceki sahibi kimbilir ne umutlarla doldurmuştu o kutucukları? Acaba hayaller el değiştirebilir miydi? Kader, trikotaj işinde kendini aşmak üzere miydi? Aşılan bunca yol ve çekilen onca eziyet sırf bu kupona ulaşabilmek için miydi? Yoksa olasılığın muhteşemliği yüzünden 5 dakkada mis gibi tatili harcayan yazar kolpacının teki miydi?
Aklında bir takım yırtma planlarıyla nihayet aile evine, kutsal topraklara varmış gibi büyük bir sevinçle varan kahramanımız, aynı hafta o sayısal kuponunu yatırmayı da kafasına koymuştu. Şeytanın bacağını, feleğin çarkını ve daha nice belirtili isim tamlamasını kırmak üzere olduğunu düşünüyordu. Fakat gel gör ki bu kahramanımızın bi sikime sürülecek aklı yoktu ve kuponu yatırmayı unuttu.
Bunu farkettiği saatlerde, sayısal topları, dolambaçlı yollardan geçip Ziraat Bankası memuresi kılıklı bir TRT sunucusunun avuçlarına düşüyor olmalıydı. Hay sıçayımdı. Fırsat kırk yılda bir ayağına kadar gelmişti ama o bunu da kullanmayı becerememişti işte. Oysa ilerde toruna torbaya anlatacak ne güzel bir hikayesi olacaktı. Kazanan numaralara bakmaya götü yemiyordu. Beti benzi attı. Ama kaçınılmaz son geldi ve satırı çaldı cellat...
Gözleri Milli Piyango'nun resmi web sitesine kilitlenmiş bir biçimde baktı bir süre boş boş. Bir süre de elindeki kupona baktı. Durumu idrak etmesi biraz zaman aldı.
Saçmalama lan sayın okur. Elbette ki büyük ikramiye kahramanımızın elindeki kupona çıkmadı.
Ama alternatif bir son istiyorsan şöyle diyebilirim; yazar ve kahramanımız aynı insandı.
Bitti
.
11 Ağustos 2009 Salı
Böyleyken böyle
.
Komik şeyler yapasım var. İçim karikatürlerle dolu. Daha önce niye yazıyormuşum bilmiyorum. Bundan sonra yazacak mıyım bilmiyorum. Çünkü her şey resimmiş bende. Aslında bunu hatırlıyor olmalıydım. İlkokula başladığımda,babama söylenen gerekçeyle anlatacak olursam, okumayı ve yazmayı bildiğim ve sair şeylere de çok hızlı hakim olduğum için öğretmen en arka sıraya oturtup resim defterimi açıyor ve elime boyalar tutuşturuyordu. Sıkıldığımı anımsıyorum. Okul çok saçma ve gereksiz bir yerdi gözümde. Ki hala öyledir. Ama işte o gün bugündür de okullarla olan münasebetim bitmiyor ne yazık ki. İnsanoğlu olmak istemeyeceği yerde olmaya mahkum bir mahluk sanırım. Ya da normalde maraz arayacak kadar izansız. Oysa sana dayatılan normalin yerini değiştirdiğinde her şey bambaşka oluyor. Bu bilgiyi ömür boyu cebinde taşısan hiç sıkıntı kalmayacak aslında. Ama olmuyor işte. Geçmeyen bir memnuniyetsizliğe dönüyor her şey. Bunun ne kadar şımarıkça bir davranış olduğunuysa eşşeği kaybedince anlıyorsun. O zaman da tezeği avuçnan yemiş oluyorsun zaten. Misal şimdi geçen yıl tam da bugüne dönsem oohoooo, dünya on numara gezegen olur nazarımda. Ama geçen yıl tam da bugün bunu söylemek aklıma bile gelmezdi. Ya neyse yazı samanyolu tv'deki ibret hikayelerine dönmeden tornistan yapalım.
Ne diyordum işte resim. Resim yapmayı çok seviyordum. Evin en çıkma odasının duvarına sulu boyalarla nebçim güzel resimler yapmıştım. Annem kızacak diye korka korka böyle. Annem gördüğünün ertesi günü elinde küçük bir kağıtla geldi. Yeteneğimi ondan almadığımın isbatı niteliğindeki değişik bir eskiz tekniğiyle, masa üstünde bir vazo ve sözlü ifadesinden anladığım kadarıyla rengarenk çiçekler çizmiş. Meğer uslanmaz bir natürmort düşkünüymüş kadın. Odanın tüm duvarlarını nebatatla doldurmak zorunda kalmıştım.
Sonra işte lisede verdiler bana gazı. Dahisin sen. Sayısal zekan çok kuvvetli. Resim de güzel bi şey ama onu hobi olarak da yapabilirsin filan.. Para konusu da açıldı tabi. E asiyiz ya sözde, "reşit olunca evden ayrılıcam kendi evimi tutucam para lazım olucak olum" diye kendimi de telkin ederek kişisel tarihimin tozlu yaprakları arasına gömdüm mis gibi kabiliyeti. Kabiliyetliydim tabi lan ne sandınız! Ama işte okuldu deneylerdi devrelerdi levyelerdi filan derken... Levyeler derken şey işte solcuydum ben böyle illegal hikayeler yani. Dövüşlü mövüşlü. Yok lan abarttım. Kız bi insanım sonuçta, şiddete karşı X kromozomu şeklinde bir kalkanım var nerdeyse her hemcinsim gibi. Oradaki "nerdeyse" nitelemesindeki göndermeyi gördün di mi sevgili okur. Yazı arasında adam örgütleyecek kıvamdayım lan şu anda kafam çok acayip. Tamam bokunu çıkarmayayım dur. Ben tabi resim yapmayı bıraktım. Çok siyasiyim artizler bildiğiniz gibi değil. Akşamları da rock barlar tabi. O zamanlar özentiliğimi sikecek ölçüde gelişmemiş kafa, kendimi bi bok sanıyorum yani. Sonra heykeltraş bi sevgilim oldu uzun yıllar. Onunla birlikte resim yapıyorduk bazen salak salak. Aklına birbirimize bakıp nü resimler yaptığımız gelen okurlar var ya, hah işte onlar insan değil. Ben şimdi tek tek isim vererek kendilerini burada teşhir etmek istemiyorum. Ama hepinizin IP'si kayıtlı olum. Ona göre yani. Bu arada heykeltraş sevgilime de buradan selamlar gönderiyorum. Canım benim ahuahau. Sikeyim.

Girişi gelişmeyi kazasız belasız atlatabildiysek sadede geliyorum. Geçenlerde şeyi farkettim. Kafamın içinde bütün kavramların tarif edemeyeceğim resimleri var. Şemalamışım onları böyle. Şematik dönemi geçememişim yani. Bi de dahi diye dravdan gazlamışlar beni. Olmadığım gerçeğiyle yüzleşeli çok oldu tabi orda sıkıntı yok da bu resim işi enteresan iş. Kafamın içindekileri boyalara dökebilirsem...
Bazen öyle ben'im, öyle ben'im ki, bütün dünyayı avuçlarımda ufalayabilirim sanki.
Neyse birazdan geçer..
Öpüyorum nöronlarınızı. Canlarım.
Lağğn?
.
Komik şeyler yapasım var. İçim karikatürlerle dolu. Daha önce niye yazıyormuşum bilmiyorum. Bundan sonra yazacak mıyım bilmiyorum. Çünkü her şey resimmiş bende. Aslında bunu hatırlıyor olmalıydım. İlkokula başladığımda,babama söylenen gerekçeyle anlatacak olursam, okumayı ve yazmayı bildiğim ve sair şeylere de çok hızlı hakim olduğum için öğretmen en arka sıraya oturtup resim defterimi açıyor ve elime boyalar tutuşturuyordu. Sıkıldığımı anımsıyorum. Okul çok saçma ve gereksiz bir yerdi gözümde. Ki hala öyledir. Ama işte o gün bugündür de okullarla olan münasebetim bitmiyor ne yazık ki. İnsanoğlu olmak istemeyeceği yerde olmaya mahkum bir mahluk sanırım. Ya da normalde maraz arayacak kadar izansız. Oysa sana dayatılan normalin yerini değiştirdiğinde her şey bambaşka oluyor. Bu bilgiyi ömür boyu cebinde taşısan hiç sıkıntı kalmayacak aslında. Ama olmuyor işte. Geçmeyen bir memnuniyetsizliğe dönüyor her şey. Bunun ne kadar şımarıkça bir davranış olduğunuysa eşşeği kaybedince anlıyorsun. O zaman da tezeği avuçnan yemiş oluyorsun zaten. Misal şimdi geçen yıl tam da bugüne dönsem oohoooo, dünya on numara gezegen olur nazarımda. Ama geçen yıl tam da bugün bunu söylemek aklıma bile gelmezdi. Ya neyse yazı samanyolu tv'deki ibret hikayelerine dönmeden tornistan yapalım.
Ne diyordum işte resim. Resim yapmayı çok seviyordum. Evin en çıkma odasının duvarına sulu boyalarla nebçim güzel resimler yapmıştım. Annem kızacak diye korka korka böyle. Annem gördüğünün ertesi günü elinde küçük bir kağıtla geldi. Yeteneğimi ondan almadığımın isbatı niteliğindeki değişik bir eskiz tekniğiyle, masa üstünde bir vazo ve sözlü ifadesinden anladığım kadarıyla rengarenk çiçekler çizmiş. Meğer uslanmaz bir natürmort düşkünüymüş kadın. Odanın tüm duvarlarını nebatatla doldurmak zorunda kalmıştım.

Bu da İstanbul'daki ilk evimin duvarına çizdiğim organizma
Girişi gelişmeyi kazasız belasız atlatabildiysek sadede geliyorum. Geçenlerde şeyi farkettim. Kafamın içinde bütün kavramların tarif edemeyeceğim resimleri var. Şemalamışım onları böyle. Şematik dönemi geçememişim yani. Bi de dahi diye dravdan gazlamışlar beni. Olmadığım gerçeğiyle yüzleşeli çok oldu tabi orda sıkıntı yok da bu resim işi enteresan iş. Kafamın içindekileri boyalara dökebilirsem...
Bazen öyle ben'im, öyle ben'im ki, bütün dünyayı avuçlarımda ufalayabilirim sanki.
Neyse birazdan geçer..
Öpüyorum nöronlarınızı. Canlarım.
Lağğn?
.
6 Ağustos 2009 Perşembe
Koma'dan bildiriyorum!
.
Yani diyorum ki ne acayip dünya bu.. Bundan önce bir şey söyledim mi? Hatırlamıyorum. Başımı çok kötü çarptım, kask kırıldı. Kask benim başımda değildi. Kimin başındaydı? Tam çıkaramıyorum. Peki bu hikayenin en başı nasıldı?
Birkaç kaza ve ölüm vardı. Oğlu evet oğlu, 3 buçuk yaşındaydı. Eşi 24... Çok küçüktüler, çok hızlıydı o araba onlara çarparken evet. 10 yıl önceydi. İkisi birlikteydi. Günlerden Perşembeydi. Eylüldü..
Ne diyordum, çok kötü çarptım başımı. Motorun içine binlerce beygir girmişti ve sakinleşmiyorlardı bir türlü. At olsa böyle yapmaz, beygir işte, laftan anlamadı. Durmadı bir türlü ah durmadı! Motoru ben kullanmıyordum. Kim kullanıyordu? Çıkaramıyorum şimdi. Bi de işin içinden çıkamadığımız zamanlar vardı, nasıldı?
Birkaç kaza ve ölüm vardı. Babası evet, gözünün önünde, günden güne... Beynini yedi tümör, alıp götürene kadar da doymadı. Çok güzel gülerdi, çok güzel bakardı. Biraz daha öyle gülse, biraz daha öyle baksa iyiydi ya, olmadı tabii, olamadı. 6 yıl önceydi. Günlerden Pazartesiydi. 9'du Eylül, 10 olmadı.
Başımı diyorum, çok kötü çarptım. Nefes alamadım bi süre. Şimdi alabiliyor muyum? Emin değilim. Sanırım bir takım cihazlar bağladılar yaşayabilmem için. Cihazları bana bağlamadılar. Kime bağladılar? Tam kestiremiyorum şimdi. Kesmek istediğim zamanlar olmuştu. Bileklerimi ve dileklerimi... Nasıldı?
Çokça kaza ve ölüm vardı evet. Çok fazlaydı. Üşüşüyor hepsi kafama ama anlayamıyorum, ayıklayamıyorum şimdi bir türlü.
Dedim ya...
Başımı..
Çok kötü..
Abimin, aklımın almadığı o kazayı yapışından kısa bir süre sonra, yoğun bakım günlerinde yazmıştım bu yazıyı. Muazzam bir anlayamamak hali. Nasıl olur? Sinan abinin kazasını kaç kere konuşmuştuk. "Gözü kapalı dönerdi o pisti" diyerek şaşkınlığını atamıyordu abim. Sinan Sofuoğlu fren kaçırmak gibi hayati bir hata yapmıştı. Bu hatayı yapacak türden bir yarışçı değildi o. Abim de değildi. Şampiyondu. Hem de pistlerdeki en fazla beygirli kategorinin, 1000 cc A klasmanının şampiyonuydu. Aynı hata. Aynı şigan. İsminde bile meymenet olmayan kara şigan. Düştü abim.. O gün bugündür de kalkmadı... "Fren kaçırmak" üzerine düşünmek için çok zamanım oldu yani.
Koma'nın ne demek olduğunu anlamak için zihnime attırmadığım takla kalmadı. Hiçbir müsekkinin ulaştıramayacağı nokta. Sonu görmek. Gitmekle kalmak arasında bir tercih hakkı tanınmış, "bu sonsuzlukta istediğin kadar kalabilirsin, sıkıldığında da gitmek ya da kalmak senin bileceğin iş" denmiş gibi. Yani bir tarafıyla Allah'ın kıyağı. Başıma gelse hiç üzülmeyeceğim, ama abimin başına geldiği için son derece üzgün olduğum bir hadise.
347 gündür o gülüşü tekrar görebilmek için gelmiş geçmiş tüm ilahlara dua ettim ben. Bazen hazinemdeki son kelimeye kadar unutmuşum gibi hissettim. Konuşamadım. Anlatamadım. En çok anlayamadım. Anlayamadıkça isyan ettim. Hedef kestiremedim. Her şeye sitem ettim. Herkese küfrettim. Ağladım. Ağlayamadım. Ağlamamam gerekti. Ağlamak istemedim. Ağlamakla dindiremedim. Tövbe ettim. İnkar ettim. Kabul ettim. Israr ettim. Olmadı. Oldur dedim. Oldurmadı. Nefret ettim...
Bu gece ilk kez güldü abim.. Tam olması gereken zamanda, kısacık bir anda güldü.. Bildiğim her şey üzerine yemin ederim ki güldü.. O gülüşü gördüm ben. İnsan çok sevinince n'apıyormuş unutmuşum. Sokağa çıkıp şuursuzca koştum biraz. Kahkahalarla ağlamak şeklindeki klişe tamlamanın ne anlama geldiğini gördüm. Her geçen gün daha da uzaklaşan bir kıyıya yanaşmak gibi.. Artık yaklaşmak gibi.. Olmaz denilen şey olacakmış gibi.. Hiçbir dilde karşılığı olmayan, söylemesi çok güzel bir kelime gibi... Yani kralı gelse anlatamaz bir acaib-ül vakıa.

Şindi ne yalan söyleyeyim Allah var ben Allah'a pek inanmam.
Ama bu gece ilk defa defa sabah ezanı kulağıma hoş geldi...
İçimde en ufak bir istihza olmadığını bilen , diyorum ki;
-Ulan kerata, yine gönlümü aldın.
Teşekkür ederim.
Amin.
.
Yani diyorum ki ne acayip dünya bu.. Bundan önce bir şey söyledim mi? Hatırlamıyorum. Başımı çok kötü çarptım, kask kırıldı. Kask benim başımda değildi. Kimin başındaydı? Tam çıkaramıyorum. Peki bu hikayenin en başı nasıldı?
Birkaç kaza ve ölüm vardı. Oğlu evet oğlu, 3 buçuk yaşındaydı. Eşi 24... Çok küçüktüler, çok hızlıydı o araba onlara çarparken evet. 10 yıl önceydi. İkisi birlikteydi. Günlerden Perşembeydi. Eylüldü..
Ne diyordum, çok kötü çarptım başımı. Motorun içine binlerce beygir girmişti ve sakinleşmiyorlardı bir türlü. At olsa böyle yapmaz, beygir işte, laftan anlamadı. Durmadı bir türlü ah durmadı! Motoru ben kullanmıyordum. Kim kullanıyordu? Çıkaramıyorum şimdi. Bi de işin içinden çıkamadığımız zamanlar vardı, nasıldı?
Birkaç kaza ve ölüm vardı. Babası evet, gözünün önünde, günden güne... Beynini yedi tümör, alıp götürene kadar da doymadı. Çok güzel gülerdi, çok güzel bakardı. Biraz daha öyle gülse, biraz daha öyle baksa iyiydi ya, olmadı tabii, olamadı. 6 yıl önceydi. Günlerden Pazartesiydi. 9'du Eylül, 10 olmadı.
Başımı diyorum, çok kötü çarptım. Nefes alamadım bi süre. Şimdi alabiliyor muyum? Emin değilim. Sanırım bir takım cihazlar bağladılar yaşayabilmem için. Cihazları bana bağlamadılar. Kime bağladılar? Tam kestiremiyorum şimdi. Kesmek istediğim zamanlar olmuştu. Bileklerimi ve dileklerimi... Nasıldı?
Çokça kaza ve ölüm vardı evet. Çok fazlaydı. Üşüşüyor hepsi kafama ama anlayamıyorum, ayıklayamıyorum şimdi bir türlü.
Dedim ya...
Başımı..
Çok kötü..
Abimin, aklımın almadığı o kazayı yapışından kısa bir süre sonra, yoğun bakım günlerinde yazmıştım bu yazıyı. Muazzam bir anlayamamak hali. Nasıl olur? Sinan abinin kazasını kaç kere konuşmuştuk. "Gözü kapalı dönerdi o pisti" diyerek şaşkınlığını atamıyordu abim. Sinan Sofuoğlu fren kaçırmak gibi hayati bir hata yapmıştı. Bu hatayı yapacak türden bir yarışçı değildi o. Abim de değildi. Şampiyondu. Hem de pistlerdeki en fazla beygirli kategorinin, 1000 cc A klasmanının şampiyonuydu. Aynı hata. Aynı şigan. İsminde bile meymenet olmayan kara şigan. Düştü abim.. O gün bugündür de kalkmadı... "Fren kaçırmak" üzerine düşünmek için çok zamanım oldu yani.
Koma'nın ne demek olduğunu anlamak için zihnime attırmadığım takla kalmadı. Hiçbir müsekkinin ulaştıramayacağı nokta. Sonu görmek. Gitmekle kalmak arasında bir tercih hakkı tanınmış, "bu sonsuzlukta istediğin kadar kalabilirsin, sıkıldığında da gitmek ya da kalmak senin bileceğin iş" denmiş gibi. Yani bir tarafıyla Allah'ın kıyağı. Başıma gelse hiç üzülmeyeceğim, ama abimin başına geldiği için son derece üzgün olduğum bir hadise.
347 gündür o gülüşü tekrar görebilmek için gelmiş geçmiş tüm ilahlara dua ettim ben. Bazen hazinemdeki son kelimeye kadar unutmuşum gibi hissettim. Konuşamadım. Anlatamadım. En çok anlayamadım. Anlayamadıkça isyan ettim. Hedef kestiremedim. Her şeye sitem ettim. Herkese küfrettim. Ağladım. Ağlayamadım. Ağlamamam gerekti. Ağlamak istemedim. Ağlamakla dindiremedim. Tövbe ettim. İnkar ettim. Kabul ettim. Israr ettim. Olmadı. Oldur dedim. Oldurmadı. Nefret ettim...
Bu gece ilk kez güldü abim.. Tam olması gereken zamanda, kısacık bir anda güldü.. Bildiğim her şey üzerine yemin ederim ki güldü.. O gülüşü gördüm ben. İnsan çok sevinince n'apıyormuş unutmuşum. Sokağa çıkıp şuursuzca koştum biraz. Kahkahalarla ağlamak şeklindeki klişe tamlamanın ne anlama geldiğini gördüm. Her geçen gün daha da uzaklaşan bir kıyıya yanaşmak gibi.. Artık yaklaşmak gibi.. Olmaz denilen şey olacakmış gibi.. Hiçbir dilde karşılığı olmayan, söylemesi çok güzel bir kelime gibi... Yani kralı gelse anlatamaz bir acaib-ül vakıa.
Şindi ne yalan söyleyeyim Allah var ben Allah'a pek inanmam.
Ama bu gece ilk defa defa sabah ezanı kulağıma hoş geldi...
İçimde en ufak bir istihza olmadığını bilen , diyorum ki;
-Ulan kerata, yine gönlümü aldın.
Teşekkür ederim.
Amin.
.
5 Ağustos 2009 Çarşamba
Söylesem tesiri yok sussam gönül razı değil...
.
Tamam, bi daha yapmayacaktım. Kararlıydım. Tüm tedbirleri almıştım. Haplarımı hiç aksatmamıştım. Aklıma spiral bile taktırmıştım. Ben beceremiyorum deyip benim hayatımı yaşama işini ebeme bırakmıştım hatta. Ancak hâlihazırda kendisi sikilmiş bulunmaktadır ve bu satırlar onun anısına saygı mahiyetinde kaleme alınmıştır. Yaşlı kadının hâlini bi gör Allahım.
Biliyorum yapmamalıydım. Elime geçen tüm parayı son kuruşuna kadar keyfim için harcamalıydım. Hem zaten saçlarım da kırmızıydı. Onları almamalıydım. Taşınırken zorluk çıkaracaklarını düşünmeliydim. Kırmızı saçlarımın altında taşımaya çalışırken bile böylesine zorlanmamdan çıkarmalıydım bunu. Çıkaramadım. Ama yine de keşke hayat kitapta durduğu gibi dursaydı be Allahım?
Sobasız odalarda ders çalışırken ellerim üşüyordu lan benim! Bence siz atıyorsunuz. Böyle demiştim. Hocaya söylemiştim. Saçlarım kırmızıydı. Bir sürü osuruktan cümle kurduktan sonra anlattıkları hakkındaki fikrimi sormuştu. Yalan mı söyleseydim! Öyle dedim işte.“Bence siz atıyorsunuz.” Dersten attı beni. Atıyor yani. Haksız çıkmadım. Haklı ve kırmızı saçlıydım. Okulu uzattım. Oysa sobasız odalarda ders çalışırken ellerim üşüyordu lan benim! Neymiş? Bu da böyle bir dersmiş. Hoca kılığında gönderdiğin elçin çok güzel anlattı da benim temelim zayıf, anlayamadım. Ama bi güzellik yapıp şu ömrü dışardan bitirme gibi bir hak tanırsan, muvaffak olacağıma dair sonsuz inancım samimiyetle sürmektedir, lütfen bu da bir dilekçe olarak kayıtlara geçsin Allahım.
Ben aklımı, başarılı bir operasyonla tam 99 yerinden kestim inanmak için. Ama steril olamadığım için beklenmeyen bir etki görüldü Allahım. Görüldü yani. Herkes gördü. Gördü de görmezden geldi. Ulan oraya ne zaman gitmiştiniz? Görmez illerinde sazım çalınmadı Allahım. Geldikleri gibi gittiler. Başvuracak doktor bulamadım. Yapılan klinik testleri atlatamadım. Prospektüsten bi bok anlamadım. Her dikişten enfeksiyon kaptım. Zaten saçlarım da kırmızıydı. Ama yine de ellerimi açmadım mı? Kurbanlık bir öküz gibi devrilmedim mi? Tamı tamına 99 isimle. İğne ve çuvaldız diye bir şey yok mu? 99 kere diyorum. Kabalaşmak istemem ama herkese cemâlini gösterdin de, bize hep mi celâl Allahım.
Başım ağrıyor şimdi misal. Misal değil ağrıyor. Bunu söylemeye hakkım yok mu? Ha yok yani öyle mi? “Bu da bir şey mi” öyle mi? Değil tabi lan! Lan derken seni kastetmedim Allahım. Niye değil onu sormak istedim. Bu bir şey olsaydı. Başka bir şey olmasaydı örneğin. Olamaz mıydı? Ol deyince olmuyor muydu bu işler? Olma demek de bir ihtimal nihayetinde. Kapı gibi bilimsel kanıtlarımla geldim Allahım, boş değilim. Saçlarım kırmızı ve boş değilim. İçimde atlar var. “Başım ağrıyor ulan benim!” diyen atlar var. “Duydunuz mu orospu çocukları, size söylüyorum, başım ağrıyor lan benim!” diyecek kadar ileri giden atlar bile var. Var bunlar, boş değilim. Ama N.A.L.’lıyorum onları. Çünkü bi tatsızlık çıksın istemiyorum. Çünkü adını mıh gibi aklımda tutuyorum. Çünkü eşyanın kanunundan termodinamiğin 2. yasasına ve dahi tüm kutsal kitaplara ve mülkün temeli niteliğindeki yazılmış ve yazılacak olan tüm anayasalara kadar her türlü kuraldan haberim var. Var yani, boş değilim. Beni, o atları kullanmak zorunda bırakma Allahım.
Bi de bahsettiğin kader hususuna hâlâ iknâ olmuş olmasam da kazaya inanıyorum Allahım. Valla inanıyorum. Mecbur inanıyorum. Sike sike inandım diyeceğim ama olmayacak şimdi. Mizacım ters ya, hep ondan kaybediyorum Allahım. En azından kanaat notu kullanırken bunun göz önünde bulundurulmasını rica edeceğim.
Bi de.. Neyse.. Devam etmeyeceğim. Saçlarımın kırmızıları döküldü Allahım.
.
Tamam, bi daha yapmayacaktım. Kararlıydım. Tüm tedbirleri almıştım. Haplarımı hiç aksatmamıştım. Aklıma spiral bile taktırmıştım. Ben beceremiyorum deyip benim hayatımı yaşama işini ebeme bırakmıştım hatta. Ancak hâlihazırda kendisi sikilmiş bulunmaktadır ve bu satırlar onun anısına saygı mahiyetinde kaleme alınmıştır. Yaşlı kadının hâlini bi gör Allahım.
Biliyorum yapmamalıydım. Elime geçen tüm parayı son kuruşuna kadar keyfim için harcamalıydım. Hem zaten saçlarım da kırmızıydı. Onları almamalıydım. Taşınırken zorluk çıkaracaklarını düşünmeliydim. Kırmızı saçlarımın altında taşımaya çalışırken bile böylesine zorlanmamdan çıkarmalıydım bunu. Çıkaramadım. Ama yine de keşke hayat kitapta durduğu gibi dursaydı be Allahım?
Sobasız odalarda ders çalışırken ellerim üşüyordu lan benim! Bence siz atıyorsunuz. Böyle demiştim. Hocaya söylemiştim. Saçlarım kırmızıydı. Bir sürü osuruktan cümle kurduktan sonra anlattıkları hakkındaki fikrimi sormuştu. Yalan mı söyleseydim! Öyle dedim işte.“Bence siz atıyorsunuz.” Dersten attı beni. Atıyor yani. Haksız çıkmadım. Haklı ve kırmızı saçlıydım. Okulu uzattım. Oysa sobasız odalarda ders çalışırken ellerim üşüyordu lan benim! Neymiş? Bu da böyle bir dersmiş. Hoca kılığında gönderdiğin elçin çok güzel anlattı da benim temelim zayıf, anlayamadım. Ama bi güzellik yapıp şu ömrü dışardan bitirme gibi bir hak tanırsan, muvaffak olacağıma dair sonsuz inancım samimiyetle sürmektedir, lütfen bu da bir dilekçe olarak kayıtlara geçsin Allahım.
Ben aklımı, başarılı bir operasyonla tam 99 yerinden kestim inanmak için. Ama steril olamadığım için beklenmeyen bir etki görüldü Allahım. Görüldü yani. Herkes gördü. Gördü de görmezden geldi. Ulan oraya ne zaman gitmiştiniz? Görmez illerinde sazım çalınmadı Allahım. Geldikleri gibi gittiler. Başvuracak doktor bulamadım. Yapılan klinik testleri atlatamadım. Prospektüsten bi bok anlamadım. Her dikişten enfeksiyon kaptım. Zaten saçlarım da kırmızıydı. Ama yine de ellerimi açmadım mı? Kurbanlık bir öküz gibi devrilmedim mi? Tamı tamına 99 isimle. İğne ve çuvaldız diye bir şey yok mu? 99 kere diyorum. Kabalaşmak istemem ama herkese cemâlini gösterdin de, bize hep mi celâl Allahım.
Başım ağrıyor şimdi misal. Misal değil ağrıyor. Bunu söylemeye hakkım yok mu? Ha yok yani öyle mi? “Bu da bir şey mi” öyle mi? Değil tabi lan! Lan derken seni kastetmedim Allahım. Niye değil onu sormak istedim. Bu bir şey olsaydı. Başka bir şey olmasaydı örneğin. Olamaz mıydı? Ol deyince olmuyor muydu bu işler? Olma demek de bir ihtimal nihayetinde. Kapı gibi bilimsel kanıtlarımla geldim Allahım, boş değilim. Saçlarım kırmızı ve boş değilim. İçimde atlar var. “Başım ağrıyor ulan benim!” diyen atlar var. “Duydunuz mu orospu çocukları, size söylüyorum, başım ağrıyor lan benim!” diyecek kadar ileri giden atlar bile var. Var bunlar, boş değilim. Ama N.A.L.’lıyorum onları. Çünkü bi tatsızlık çıksın istemiyorum. Çünkü adını mıh gibi aklımda tutuyorum. Çünkü eşyanın kanunundan termodinamiğin 2. yasasına ve dahi tüm kutsal kitaplara ve mülkün temeli niteliğindeki yazılmış ve yazılacak olan tüm anayasalara kadar her türlü kuraldan haberim var. Var yani, boş değilim. Beni, o atları kullanmak zorunda bırakma Allahım.
Bi de bahsettiğin kader hususuna hâlâ iknâ olmuş olmasam da kazaya inanıyorum Allahım. Valla inanıyorum. Mecbur inanıyorum. Sike sike inandım diyeceğim ama olmayacak şimdi. Mizacım ters ya, hep ondan kaybediyorum Allahım. En azından kanaat notu kullanırken bunun göz önünde bulundurulmasını rica edeceğim.
Bi de.. Neyse.. Devam etmeyeceğim. Saçlarımın kırmızıları döküldü Allahım.
.
1 Ağustos 2009 Cumartesi
Oluyor İşte...
.
Bir insanı meczup gibi seviyorsun örneğin.. Uğruna, vaadedilen her türlü cennetten geçiyorsun... Hergün "artık ölebilirim" diyorsun.. Onun seni asla bırakmayacağını düşünüyorsun. Bırakıyor.. Katlanıyorsun... Küçücük bir kutusun zaten.. Kendini kendine kapatıyorsun.. Aslında dünyaya karşı durmakla meşhursun ama artık yorgunsun.. İçine larciverd lavlar akıtıyorsun.. Birilerini üzüyorsun. Birilerinin senin için üzülmesinden nefret ediyorsun. Uyuyamıyorsun.. Uyuyamadığın her gece, herkese ve her şeye lanet ediyorsun.. Piromanik hayaller kuruyorsun.. Gülümsüyorsun.. Ateşten korkmuyorsun.. Ama yine de yangında ilk abini kurtarıyorsun.. Dışarı henüz çıkmışken deprem oluyor. Kaçmazsan öleceksin.. Kaçarsan abin ölecek.. Bedenin kaçıyor ama aklın kalıyor.. Ölüyorsun.. Bunu zerrece umursamıyorsun.. Gördüğün hiçbir şeye şaşırmıyorsun.. Bütün olan biteni mütebessim karşılıyorsun.. Kameralara el sallıyorsun.. "Bu numarayı yemedim" diyorsun.. "Hadi gözlerimi kapadım bak, görmemiş olayım" diyorsun.. Ve ciddi ciddi görmemiş olacağın günün geleceğini sanıyorsun.. Fakirsin lan.. Ummaktan başka ne yapacaksın ki.. Kendine hak veriyorsun.. Herkese hak veriyorsun.. Allah'a o kadar kızmıyorsun artık.. O da bıktı diyorsun.. Bıkmayı biliyorsun.. İğreniyorsun.. Çok yavaş bir intiharı seçiyorsun.. Yani yaşıyorsun.. Her şey olmaya devam ediyor.. "Vurun ulan vurun, ben kolay ölmem" diyor ve şaha kaldırıyorsun atını.. Çünkü içinde atlar var.. Başından beri biliyorsun.. Bildikçe lanetleniyorsun.. Her söylenene gülüyorsun.. Yine gülüyorsun.. Çok gülüyorsun.. Gülmekten başka çare bulamıyorsun.. Üstelik deliremiyorsun.. Yazık ki deliremiyorsun... Delileri anlıyorsun.. Delilerden sen anlıyorsun ama mor çiçeklere inanmıyorsun.. Çok şeye inanmıyorsun.. İnanmak istiyorsun.. İşin içinden çıkamıyorsun. Acz içinde kalıyorsun.. Kandan geçiyor, revan oluyorsun.. Kusuyorsun.. En karmaşıklarını dahi dize getirebilecekken dünyanın en basit cümlelerini kuruyorsun.. Sonra susuyorsun.. Biraz susuyorsun.. Artık en çok susuyorsun...
.
Bir insanı meczup gibi seviyorsun örneğin.. Uğruna, vaadedilen her türlü cennetten geçiyorsun... Hergün "artık ölebilirim" diyorsun.. Onun seni asla bırakmayacağını düşünüyorsun. Bırakıyor.. Katlanıyorsun... Küçücük bir kutusun zaten.. Kendini kendine kapatıyorsun.. Aslında dünyaya karşı durmakla meşhursun ama artık yorgunsun.. İçine larciverd lavlar akıtıyorsun.. Birilerini üzüyorsun. Birilerinin senin için üzülmesinden nefret ediyorsun. Uyuyamıyorsun.. Uyuyamadığın her gece, herkese ve her şeye lanet ediyorsun.. Piromanik hayaller kuruyorsun.. Gülümsüyorsun.. Ateşten korkmuyorsun.. Ama yine de yangında ilk abini kurtarıyorsun.. Dışarı henüz çıkmışken deprem oluyor. Kaçmazsan öleceksin.. Kaçarsan abin ölecek.. Bedenin kaçıyor ama aklın kalıyor.. Ölüyorsun.. Bunu zerrece umursamıyorsun.. Gördüğün hiçbir şeye şaşırmıyorsun.. Bütün olan biteni mütebessim karşılıyorsun.. Kameralara el sallıyorsun.. "Bu numarayı yemedim" diyorsun.. "Hadi gözlerimi kapadım bak, görmemiş olayım" diyorsun.. Ve ciddi ciddi görmemiş olacağın günün geleceğini sanıyorsun.. Fakirsin lan.. Ummaktan başka ne yapacaksın ki.. Kendine hak veriyorsun.. Herkese hak veriyorsun.. Allah'a o kadar kızmıyorsun artık.. O da bıktı diyorsun.. Bıkmayı biliyorsun.. İğreniyorsun.. Çok yavaş bir intiharı seçiyorsun.. Yani yaşıyorsun.. Her şey olmaya devam ediyor.. "Vurun ulan vurun, ben kolay ölmem" diyor ve şaha kaldırıyorsun atını.. Çünkü içinde atlar var.. Başından beri biliyorsun.. Bildikçe lanetleniyorsun.. Her söylenene gülüyorsun.. Yine gülüyorsun.. Çok gülüyorsun.. Gülmekten başka çare bulamıyorsun.. Üstelik deliremiyorsun.. Yazık ki deliremiyorsun... Delileri anlıyorsun.. Delilerden sen anlıyorsun ama mor çiçeklere inanmıyorsun.. Çok şeye inanmıyorsun.. İnanmak istiyorsun.. İşin içinden çıkamıyorsun. Acz içinde kalıyorsun.. Kandan geçiyor, revan oluyorsun.. Kusuyorsun.. En karmaşıklarını dahi dize getirebilecekken dünyanın en basit cümlelerini kuruyorsun.. Sonra susuyorsun.. Biraz susuyorsun.. Artık en çok susuyorsun...
.
28 Temmuz 2009 Salı
Mezhebi Geniş Zamanlar yahut Medeniyetler Buluşması
.
Teknik olarak prehistorik çağlardan bugüne pek bir aşama kaydedememiştik. Süpermarketlerdeki raf düzenleri, tamamen insanoğlunun avcı-toplayıcı dönemine göndermelerle doluydu. Göz hizasından sepete.. Dalından koparıyormuş gibicesine.. Et reyonlarında her nevi küçük ve büyük baş hayvanların kanlı canlı cesetleri... Mümkünse en tazeleri.. Karıncalar gibi ne bulursak evlerimize taşıyorduk. Hem sonra yerleşik hayat... "Başımı sokacak bir evim olsun." Sosyo-kültürel seviyesi ne olursa olsun nerdeyse herkesin sloganı bu cümleydi. Ne başmış anasını satiyim, bi yere sokmadan rahat edemiyorduk. Platon'un mağarası, Diyojen'in fıçısı, halamgilin kutu gibi evi.. Aralarında yüzlerce yıl.. Niyet aynı niyet. Ya da geçen gün plajda olan şey mesela. Birer et parçasıydık. Oturduğumuz yerin etrafı sarıldı hemen. Farkettirmeden. Sonra gitgide daralan çember. Saldırmak için uygun zamanı kollamak.. Diğerlerinden daha hızlı davranmak.. Ürkütmeden sokulmak.. Bunların hepsi genlerimize kodlanmıştı. Hangi biçimde hangi davranışlarla süslenirse süslensin özündeki hikaye belliydi. Olmuyor olmuyordu. Ne yapsak evrilemiyorduk. Nerden geldiğimizi önemsemiyor, nereye gittiğimizi umursamıyorduk. Kafamın içindeki Darwin portresi ağlamaklıydı. Bir yerlerde bir şekilde bir takım büyük hatalar yapılmıştı. Ve aslında bunların hiçbiri sikimde bile değildi.
Önümde geçirmek zorunda olduğum kısa bir zaman vardı. N'olcaktı lan, bana koyar mıydı. Şöyle azcık daha dişimi sıksam tamam. Ben ki ne uzun beklemelere sabretmişim, bu mu geçmeyecekti. Gözlerimi kapasam.. I-ııh. Nefesimi tutsam... Yok yemedi. Kafayı dağıtmalı. Tamam işte. Büsbüyük bi ağaç. Kimbilir kökü nasıldır. Buzdağının görünmeyen yüzü hesabı. O da ne sonsuz bir geyik oldu yaa. Yemişim buz dağını. Ama şu dağ ne güzel. Tanrıların dağı. Az ilerde yanartaş. Haha. O ateşlerden birini şarap döküp söndürmüştüm zamanında. Kusura bakma Prometheus. İçimdeki haylaz afacan çocuk işte.. Al sana sonsuz bir geyik daha. Orda pedofilik göndermeler var bence. Herkes sapık lan. Sikeyim. Neyse dur. Masayı toplamaya başladılar. Birazdan bitecek bu işkence. Az daha...
Bir gergefe geçirilmiş adi bir kumaş gibi hissediyordum. Her yanımdan çekiştirilirken yırtılmamak için verdiğim mücadeleyi kimseye belli etmemek gibi de bir görevim vardı. Aklımdan geçenlerin hepsini yakalamam mümkün değildi. Beynim o hızla çalışmaktan tutuşacak gibi olmuştu. Ama duramazdım. Durursam fenaydı. Durursam bağırabilirdim. Durursam küfür edebilirdim. Durursam cinayet işleyebilir, annemi üzebilirdim. İçim ne kadar ilkel olsa da dışımda medeniyet gibi bir kabuk vardı. Modern zamanlar hepimize bunu dayatmıştı. Ne de olsa imajlar dünyasıydı.
Saçma sapan tesadüfler sonucunda olmadık bir yerde, olmadık bir şekilde, hiç olmak istemeyeceğim bir haldeydim. Karşımda bir eski, bir de epeski sevgilimle oturmuş yemek yemeye gayret ederken, Adem babamızdan bu yana erken boşalmamak için alakasız şeyler düşünmeye çalışan bütün erkekleri anlıyordum. Tek derdim, erken kusmamaktı.
.
Teknik olarak prehistorik çağlardan bugüne pek bir aşama kaydedememiştik. Süpermarketlerdeki raf düzenleri, tamamen insanoğlunun avcı-toplayıcı dönemine göndermelerle doluydu. Göz hizasından sepete.. Dalından koparıyormuş gibicesine.. Et reyonlarında her nevi küçük ve büyük baş hayvanların kanlı canlı cesetleri... Mümkünse en tazeleri.. Karıncalar gibi ne bulursak evlerimize taşıyorduk. Hem sonra yerleşik hayat... "Başımı sokacak bir evim olsun." Sosyo-kültürel seviyesi ne olursa olsun nerdeyse herkesin sloganı bu cümleydi. Ne başmış anasını satiyim, bi yere sokmadan rahat edemiyorduk. Platon'un mağarası, Diyojen'in fıçısı, halamgilin kutu gibi evi.. Aralarında yüzlerce yıl.. Niyet aynı niyet. Ya da geçen gün plajda olan şey mesela. Birer et parçasıydık. Oturduğumuz yerin etrafı sarıldı hemen. Farkettirmeden. Sonra gitgide daralan çember. Saldırmak için uygun zamanı kollamak.. Diğerlerinden daha hızlı davranmak.. Ürkütmeden sokulmak.. Bunların hepsi genlerimize kodlanmıştı. Hangi biçimde hangi davranışlarla süslenirse süslensin özündeki hikaye belliydi. Olmuyor olmuyordu. Ne yapsak evrilemiyorduk. Nerden geldiğimizi önemsemiyor, nereye gittiğimizi umursamıyorduk. Kafamın içindeki Darwin portresi ağlamaklıydı. Bir yerlerde bir şekilde bir takım büyük hatalar yapılmıştı. Ve aslında bunların hiçbiri sikimde bile değildi.
Önümde geçirmek zorunda olduğum kısa bir zaman vardı. N'olcaktı lan, bana koyar mıydı. Şöyle azcık daha dişimi sıksam tamam. Ben ki ne uzun beklemelere sabretmişim, bu mu geçmeyecekti. Gözlerimi kapasam.. I-ııh. Nefesimi tutsam... Yok yemedi. Kafayı dağıtmalı. Tamam işte. Büsbüyük bi ağaç. Kimbilir kökü nasıldır. Buzdağının görünmeyen yüzü hesabı. O da ne sonsuz bir geyik oldu yaa. Yemişim buz dağını. Ama şu dağ ne güzel. Tanrıların dağı. Az ilerde yanartaş. Haha. O ateşlerden birini şarap döküp söndürmüştüm zamanında. Kusura bakma Prometheus. İçimdeki haylaz afacan çocuk işte.. Al sana sonsuz bir geyik daha. Orda pedofilik göndermeler var bence. Herkes sapık lan. Sikeyim. Neyse dur. Masayı toplamaya başladılar. Birazdan bitecek bu işkence. Az daha...
Bir gergefe geçirilmiş adi bir kumaş gibi hissediyordum. Her yanımdan çekiştirilirken yırtılmamak için verdiğim mücadeleyi kimseye belli etmemek gibi de bir görevim vardı. Aklımdan geçenlerin hepsini yakalamam mümkün değildi. Beynim o hızla çalışmaktan tutuşacak gibi olmuştu. Ama duramazdım. Durursam fenaydı. Durursam bağırabilirdim. Durursam küfür edebilirdim. Durursam cinayet işleyebilir, annemi üzebilirdim. İçim ne kadar ilkel olsa da dışımda medeniyet gibi bir kabuk vardı. Modern zamanlar hepimize bunu dayatmıştı. Ne de olsa imajlar dünyasıydı.
Saçma sapan tesadüfler sonucunda olmadık bir yerde, olmadık bir şekilde, hiç olmak istemeyeceğim bir haldeydim. Karşımda bir eski, bir de epeski sevgilimle oturmuş yemek yemeye gayret ederken, Adem babamızdan bu yana erken boşalmamak için alakasız şeyler düşünmeye çalışan bütün erkekleri anlıyordum. Tek derdim, erken kusmamaktı.
.
23 Temmuz 2009 Perşembe
Bitse de gitsek!
.
Hayat için söylenecek başkaca bir sözüm kalmadı ulan günlük. Tatil için de söylenebilir aslında. Düşününce bayaa bi kullanışlı cümle olduğunu farkettim şimdi bak. Neyse işte mevzular son derece alengirli, göz alabildiğine çetrefilli durumda. Bi ara şeyapçam ben. Öbdüm..
17 Temmuz 2009 Cuma
Kakofoni!
.
Diyalektiğin dibine dibine vurasım, yabancı sözcüklerle ortamı şenlendirip anlaşılmaz olasım vardı. Kitaplığıma şöyle bir göz gezdirdim. Birinci sürrealist manifesto ne alengirli isimdi lan. Keşke ben de öyle manifesto kıvamı şeyler yazabilseydim. Ya da ne biliyim, minimalist kaygılar güdülerek döşenmiş evimin en feng shui köşesinde, bir yandan şarabımı yudumlarken bir yandan da Bob Ross vcd'leriyle geliştirdiğim yağlı boya resim yeteneğimi sürrealist sürrealist yansıtabilseydim. Kafamın içinde yazıdan resime bu hızla geçişim, hiçbir şey yazamayacağımla ilgili yeterli bir ipucuydu aslında ama o esnada buna ikna olacak durumda değildim. Tekrar konsantre olmaya çalıştım.
Adamlar tuğla gibi kitaplar yazmışlardı işte. Ordan bir konu araklamam yeterli olacaktı. 3 cümleyle anlatılacak mevzuyu 10 sayfaya yaydım mıydı ahan da sana akademik çalışma! Hayır ne yapacaksam. Olsundu. Eş dost muhabbetlerinde, benim de işte vırt zırt konusuyla ilgili küçük bir akademik çalışmam var demenin tadı paha biçilemezdi muhtemelen. Üstelik ordaki "küçük" kelimesine verilecek tonlamanın sağlayacağı mütevazı insan imajını da başka yerde bulmam zor görünüyordu. Bunları düşünürken usanmıştım. Düşünürken usanmasam çok pis akademik çalışmaya sahip biri olabilirdim şu anda. Valla.
Tarih, siyaset, felsefe, psikoloji ve sosyoloji kitapları resmiyet ve ciddiyetlerini bozmadan bana bakıp, kolaysa gel bizimle ilgili bir şeyler yaz diyormuş gibicesineydi. Yok eşşeğin sikiydi. Nasıl yazacaktım lan! Ben topraktan bir candım altı üstü. Ayrıca daha geniş bir kitleye ulaşmak istiyordum. Evet evet, öykü yazacaktım ben. Hatta şansım yaver giderse roman bile olurdu icabında. Öyle bir olay örgüsü kuracaktım ki kralı gelse sökemeyecekti. Satır aralarından herkese pandik atacak, karakter analizlerimle dudak uçuklatacaktım. Derhal konu bulmalıydım. Bir kahve hazırlayıp iyice tribe girdim. Kahırlı ve yalnızdım. Ambiyans on numaraydı. Ama bağını bostanını siktiğiminin ilhamı gelmiyordu bir türlü. Az biraz kopyanın kimseye zararı dokunmazdı. Gerekirse giriş kısmına kopya çektiğim yazardan bir epigraf yerleştirip kendisini onore ederdim. Nedir yani, elime mi yapışacaktı. Önce Oğuz Atay'a göz kırptım, pas vermedi. Tanpınar duymazdan geldi. Bilge Karasu, Vüsat O. Bener, Sait Faik, Yaşar Kemal, Adalet Ağaoğlu, Sabahattin Ali ve daha niceleri, ayağımızın altında dolaşma der gibiydi. Gençler belki beni biraz anlar diyerek İhsan Oktay, Murat Menteş, Alper Canıgüz, Murat Uyurkulak, Barış Bıçakçı, Hakan Günday gibi isimlerin bulunduğu rafı yokladım ama hiçbiri sikine takmadı beni. Türkler böyle yaparsa yabancılardan ne hayır gelirdi ki. Bir Dostoyevski, bir Tom Robbins, bir Palahniuk, ne biliyim işte bir Çehov nerden bilecekti benim çilelerimi. Gorki'nin Ana'sının oğlu muydum! Ve dahî tohumuma para mı saymışlardı!
Boynum bükük bilgisayarın başına döndüm. Yazsam tesiri yok, yazmasam gönül razı değildi. Dert çok hemdert yoktu. Çıldırmak üzereydim. Yok lan ne çıldırıcam, etkiyi artırmak için öyle dedim. Yol, yordam, usûl ve erkân bilen biriydim neticede.
Alelâde bir yaz gününün alelâde bir sabaha karşısında, kendi kendime yarattığım bu kaos ortamının içinde debelenip duruyor ve motivasyonumu bozan nalet gelesi bütün yazarlara "vurun ulan vurun, ben kolay ölmem" diye bağırıyordum. Kendi kendime bağırmam hoş bir şey değildi.
.
Diyalektiğin dibine dibine vurasım, yabancı sözcüklerle ortamı şenlendirip anlaşılmaz olasım vardı. Kitaplığıma şöyle bir göz gezdirdim. Birinci sürrealist manifesto ne alengirli isimdi lan. Keşke ben de öyle manifesto kıvamı şeyler yazabilseydim. Ya da ne biliyim, minimalist kaygılar güdülerek döşenmiş evimin en feng shui köşesinde, bir yandan şarabımı yudumlarken bir yandan da Bob Ross vcd'leriyle geliştirdiğim yağlı boya resim yeteneğimi sürrealist sürrealist yansıtabilseydim. Kafamın içinde yazıdan resime bu hızla geçişim, hiçbir şey yazamayacağımla ilgili yeterli bir ipucuydu aslında ama o esnada buna ikna olacak durumda değildim. Tekrar konsantre olmaya çalıştım.
Adamlar tuğla gibi kitaplar yazmışlardı işte. Ordan bir konu araklamam yeterli olacaktı. 3 cümleyle anlatılacak mevzuyu 10 sayfaya yaydım mıydı ahan da sana akademik çalışma! Hayır ne yapacaksam. Olsundu. Eş dost muhabbetlerinde, benim de işte vırt zırt konusuyla ilgili küçük bir akademik çalışmam var demenin tadı paha biçilemezdi muhtemelen. Üstelik ordaki "küçük" kelimesine verilecek tonlamanın sağlayacağı mütevazı insan imajını da başka yerde bulmam zor görünüyordu. Bunları düşünürken usanmıştım. Düşünürken usanmasam çok pis akademik çalışmaya sahip biri olabilirdim şu anda. Valla.
Tarih, siyaset, felsefe, psikoloji ve sosyoloji kitapları resmiyet ve ciddiyetlerini bozmadan bana bakıp, kolaysa gel bizimle ilgili bir şeyler yaz diyormuş gibicesineydi. Yok eşşeğin sikiydi. Nasıl yazacaktım lan! Ben topraktan bir candım altı üstü. Ayrıca daha geniş bir kitleye ulaşmak istiyordum. Evet evet, öykü yazacaktım ben. Hatta şansım yaver giderse roman bile olurdu icabında. Öyle bir olay örgüsü kuracaktım ki kralı gelse sökemeyecekti. Satır aralarından herkese pandik atacak, karakter analizlerimle dudak uçuklatacaktım. Derhal konu bulmalıydım. Bir kahve hazırlayıp iyice tribe girdim. Kahırlı ve yalnızdım. Ambiyans on numaraydı. Ama bağını bostanını siktiğiminin ilhamı gelmiyordu bir türlü. Az biraz kopyanın kimseye zararı dokunmazdı. Gerekirse giriş kısmına kopya çektiğim yazardan bir epigraf yerleştirip kendisini onore ederdim. Nedir yani, elime mi yapışacaktı. Önce Oğuz Atay'a göz kırptım, pas vermedi. Tanpınar duymazdan geldi. Bilge Karasu, Vüsat O. Bener, Sait Faik, Yaşar Kemal, Adalet Ağaoğlu, Sabahattin Ali ve daha niceleri, ayağımızın altında dolaşma der gibiydi. Gençler belki beni biraz anlar diyerek İhsan Oktay, Murat Menteş, Alper Canıgüz, Murat Uyurkulak, Barış Bıçakçı, Hakan Günday gibi isimlerin bulunduğu rafı yokladım ama hiçbiri sikine takmadı beni. Türkler böyle yaparsa yabancılardan ne hayır gelirdi ki. Bir Dostoyevski, bir Tom Robbins, bir Palahniuk, ne biliyim işte bir Çehov nerden bilecekti benim çilelerimi. Gorki'nin Ana'sının oğlu muydum! Ve dahî tohumuma para mı saymışlardı!
Boynum bükük bilgisayarın başına döndüm. Yazsam tesiri yok, yazmasam gönül razı değildi. Dert çok hemdert yoktu. Çıldırmak üzereydim. Yok lan ne çıldırıcam, etkiyi artırmak için öyle dedim. Yol, yordam, usûl ve erkân bilen biriydim neticede.
Alelâde bir yaz gününün alelâde bir sabaha karşısında, kendi kendime yarattığım bu kaos ortamının içinde debelenip duruyor ve motivasyonumu bozan nalet gelesi bütün yazarlara "vurun ulan vurun, ben kolay ölmem" diye bağırıyordum. Kendi kendime bağırmam hoş bir şey değildi.
.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
