.
Annem az evvel telefonda bana nihavent makamında kalaylar çekti. Kendisi, kendi çocuklarına “Orospu çocukları” diye sövmekte hiçbir beis görmeyen bir kadındır. Bugün, kardeşim, sağlıklı olan ağbim ve sağlıksız olan ağbimin oğluyla motor fuarına gittik biz. Gezdik dolandık birtakım ipnelikler yaptık filan. Beğendiğimiz her motorun üstünde fotoğraflar çekildik böyle apaçiymiş gibicesine. Annem şey dedi işte, n’aptınız ne aldınız filan. Ben de kask aldık deyince “Evde hepinizin götüne 2’şer tane sokacak kadar kask vardı zaten, niye masraf ettiniz?” diye başladı bu. Ağzına geleni söyledi. “Siktirin gidin ne bok yiyorsanız yiyin, ölürseniz sakın bana haber vermeyin, kanınıza bu boku sokan babanızın da mezarını sikiyim, sizin de ecdadınızı sikiyim vs.” diye devam etti konuşma. Açık konuşmam gerekirse, yaşlı kadın haklı dostumlarım.
Ancak şimdi şu fotoğraf üzerinden biraz durum değerlendirmesi yapmak istiyorum. Öndeki haşin şey benim kardeşim. Bu arada çok adi çıktınız lan. O kadar dedim size kardeşim şöyle kardeşim böyle yok efendim yakışıklıdır vay efendim tuvalet eğitimi vardır filan diye ama hiçbiriniz oralı olmadınız. Ben de şahsi iç imkanlarımla kendisini annemin evine sepetlemek zorunda kaldım. Şimdi böyle yalnız kaldığım akşamlarda vicdanım didikleniyor yok yere, o son yemeği yapmasaydım filan diyorum. Ama çabuk geçiyor neyse ki. Yeniden yalnız yaşamak süper bir şey olum sdfsdfs. Her neyse, fotoğraftan devam ediyorum. Altımdaki şey bence bir at. Üstündeki şey de benim. Lafı, saçlarımın dip boyasına getirecek olanların ağzını yüzünü sikerim. Çünkü konumuz bu değil. İnsanın dibinin gelmesi çok başka bir konudur. Konumuz şu; şimdi ben şu altımdaki gibi bir şeyle altlı üstlü olduğumda içimde çok acayip duygular şelaleleniyor. Mimiklerimi filan kontrol edemiyorum. Kalbim hızlı hızlı atıyor böyle. Kimsenin anlamasını beklemediğim için nasıl bir duygu olduğunu daha fazla tarif etmeye çalışmayacağım ama mutluluğa yakın bir tarafı olduğunu söyleyebilirim. Kardeşlerim için de durum aynı ve hatta fazlası. Şimdi annem bizi, bu meredi bırakmazsak evdeki kaskları götümüze sokmakla tehdit ediyor. Benim yaşlı annem diyor ki, daha fazla mutsuz olmamak için bu mutluluktan vazgeçin.
Diyor. Bunu boşuna söylemiyor. Annemi anlıyorum. Annemi o kadar iyi anlıyorum ki kendimi tutuyorum. Ama mutluluk meselesi kafamı karıştırıyor. Böyle şeyler.
I love mom.
.
28 Şubat 2011 Pazartesi
20 Şubat 2011 Pazar
Derken
.
...sonra iyi huylu bir Napolyon'un sesi duyulur;
-Yumurtaların birini kuşlara verelim.
Gülümsersin.
.
...sonra iyi huylu bir Napolyon'un sesi duyulur;
-Yumurtaların birini kuşlara verelim.
Gülümsersin.
.
11 Şubat 2011 Cuma
8 Şubat 2011 Salı
Bu Biçim

Ankara'dayız. Sevgilimin doğum günü dangadungası. 8-10 kişi filan doluştuk bir mekana. Müzisyenleri de tanıyoruz. Müzisyenleri tanımanın her türlü istek şarkının çalınması gibi şekilli bir tarafı var. İçiyoruz, içtikçe gevşiyoruz, gevşedikçe sevgilimi daha çok seviyoruz ve hep beraber onu sevdikçe şarkılara daha yürekten ve daha yüksek desibelden eşlik ediyoruz. Eğlencenin doruklarındayız anlayacağınız. Sonra solist “Az önce Cem Karaca’yı kaybettiğimizin haberini aldık, başımız sağolsun.” gibicesine bir şeyler söyledi ve ardından Islak Islak’ın müziği girdi. Benim kafam otuzbeş milyon olduğu için idrak edemedim başta. “Nasıl kaybettiniz olum,” diyorum, “ne demek kaybetmek?” Sevgilim, Cem Karaca’ya ne kadar düşkün olduğumu bildiği için bir delilik yapmamdan korkuyor, sarılıyor filan. Lan bi çekil! Ne demek kaybetmek? Hani böyle yok yere bir küfür yersiniz de karşınızdakine saldırmak istersiniz ama etrafınızdakiler sizi tutmaya çalışır ya, pozisyon o. Arkadaşlar beni sakinleştirmeye çalışıyor. Ama mesele sakin olma meselesi değil benim için o an. Kafamın en tepesinden bir kaya kopmuş ve yuvarlana yuvarlana üzerime geliyor. Hissettiğim şey buydu, çok net hatırlıyorum. Çok sevdiğim birilerinin ölüm haberini aldığımda hep böyle hissederim.
---
Cem Karaca benim kişisel ve saçma sapan hayatımın her mühim dönemine mutlaka şarkılarıyla eşlik etmiştir. Neredeyse her şarkısının bana hatırlattığı çok net kareler var. Çoğu dramatik, bunları anlatmayacağım. Ama mesela küçükken o malum Ceviz Ağacı’nın bir çeşit insanağaç olduğunu sanıyordum ve bir gün Gülhane Parkı’na gidip kendisiyle tanışmayı hayal ediyordum. Filan.
Benim bu geçmek bilmeyen Cem Karaca hayranlığımın temelinde Aydın ağbim var tabi, birçok şeyde olduğu gibi. Ailecek seviyoruz ama içimizde Cem Karaca’nın esas ağır hastası o. (Şimdi bu ağır hastalığı döneminde de ağbime Cem Karaca şarkıları dinletiyorum sık sık. İyileşmesine fayda etmiyorsa bile mutlu olmasına sebep oluyor, bunu biliyorum. Hayat ne acayip.) Cem Karaca ömrünün son zamanlarında sık sık İzmit Yıldız Bar’da sahne aldı. Biz de sık sık onu en önden canlı canlı dinleme fırsatı bulduk. "Canlı dinlemek” ifadesi de böyle düşününce çok acıklı geliyor şimdi. Her neyse. Bir gün biz yine huysuz ihtiyarı dinlemeye gitmişiz. Garsonlar içecek servisi yaparken sürekli sahnenin önünden geçiyor. Cem Karaca sinirlendi tabi, birkaç tribal hareket yaptı. Bunun üstüne ağbim aniden kalkıp dışarı çıktı. Ben telefon geldi filan sanıyorum. Biraz sonra bir baktım motoru bağırta bağırta barın içine sokuyor. Herkes ona bakıyor, mekan sahipleri ne yapacaklarını şaşırdı. Bu kimseyi umursamadan motoru boylu boyunca sahnenin önüne çekti ve oradan tüm geçişleri engellemiş oldu. Cem Karaca’nın ağbime yaramaz bir çocuğa bakar gibi ama memnuniyetle baktığını unutmuyorum mesela.
Aydın ağbim, dinlemekle kalmaz, aynı zamanda çok da güzel söylerdi o şarkıları. Bir gün yine oradayız, Cem Karaca şu anda hatırlayamadığım ve zaten çok az bilinen bir şarkısına ufak bir giriş yapıp sustu. Ağbim şarkının devam cümlesini söyledi. Cem Karaca ağbime şöyle bir yan bakıp “Enteresaağğn” dedi ve onu sahneye çağırdı. Sonra birlikte şarkı söylediler. Ağbimin Cem Karaca’yla şarkı söylemesi, benim gidip Dr. House’la ameliyat yapmam, senin gidip Angelina Jolie’nin alt dudağına asılman falan filan gibi bir şey. Çok müthiş yani.
Böyle bir sürü hikaye var ama daha fazla uzatmayacağım.
---
O gece şarkının “Yeter ki ıslak ıslak bakma öyle” kısmına gelinmişken ben duruma ancak vakıf olabildim. Olabildiğimde de indi mi benim baraj kapakları. Yaptığım eyleme ağlamak demek sanıyorum iyimser bir yaklaşım olur. Promil promil olduğum için bünyeye sözüm geçmiyor, durduramıyorum kendimi. Soliste “Ömrüüüüüğğğm” diye bağırıyorum, Ömrüm şarkısı çalıyor beni masadan zor topluyorlar. “Dadaloooğğluuu” diye hönkürüyorum şarkı çalıyor ben kederimden bardakları filan kırıyorum. Böyle böyle birkaç albümlük şarkı söyletip sulu zırtlak hadiseler çıkardım. Nazımın geçtiği bir mekan olmasa bence o gece ağzıma sıçarlardı. Sevgilim bir yerden sonra “Yani tamam anlıyorum da benim de doğum günüm hani” kabilinden bir şeyler söyledi. “Sen ne anlarsın hayvan heriiiğff” diye bir de onu azarlıyorum. Az önceki sevgi kelebeği halimden eser kalmamış. Gerçekten çok berbat bir geceydi. Bir ara kafamı azıcık toplayıp dışarı çıktım ve beni teselli etsin diye ağbimi aradım ama o da aşağı yukarı hastanelik vaziyette olduğu için 10 dakika kadar telefonda karşılıklı anırmaktan başka bir şey yapamadık. Gecenin sonunda eve nasıl gittiğimi bilmiyorum.
7 yıl olmuş. Oluyor tabi. Olanla ölene çare yok. Şimdi buraya Cem Karaca şarkılarına işaret eden linkler yerleştirmeyeceğim. En sevdiğim şarkılarının sözlerini yazmayacağım. Ölülerin arkasından halen ne diyeceğimi bilemediğim için ve bir şeyler desem de buradan göremeyecekleri için bir kısmınızın sandığı gibi yazıyı Cem Karaca’ya seslenerek de bitirmeyeceğim. Ama size şöyle bir tavsiyem var: Bugün kendinize bir kıyak geçin ve bol bol Cem Karaca dinleyin.
Sevgiler.
.
21 Ocak 2011 Cuma
Tımarhane Notları #SON
.
Bu sabah Şengül Abi beni sarsarak uyandırdı. “Kalk kalk! Umuz Bey seni çağırıyor, önemli bir şey diyecekmiş.”
Sinirlendim. Uykumdan sarsılarak uyandırılmak beni sinirlendirir. Mesela 17 Ağustos gecesi beni sarsarak uyandıran depreme de çok sinirlenmiştim. Öyle ki enkaz altından 2 gün sonra çıkarılan kuzenlerimin cenazesinde bile sinirim hala geçmemişti.
Sarsılmayı bir kenara bırakırsak esasen sabahları uyanmayı hiç sevmem. Geceleri uyumayı sevmediğim kadar. Doktor Umuz Bey bir keresinde dünyayı böyle ters yüz yaşamaktaki ısrarımın nedenini sorduğunda “Hiçbir güne başlamak istemiyorum. Mecburen başladığım günleri de bitirmeye kıyamıyorum.” demiştim. Gülmüştü. Sanki çok komik.
Şengül Abi’nin topalak suratı sayesinde sinirim birkaç dakika içinde geçti. Giyinmeye başladım. Hazır giyiniyorken size biraz Şengül Abi’den bahsedeyim. Şengül Abi’nin esas ismi elbette Şengül Abi değil. Ancak şişmanlığı yüzünden gerilen derisi sebebiyle kızgınken bile yüzünde güller açıyor gibi görünen bu adama bu ismi vermemek bence ailesinin ayıbı. Gerçi bebekken bu kadar şişman mıydı bilmiyorum. Hiçbir bebeğin bu kadar şişman olacağını sanmıyorum. Bazen Şengül Abi’nin yüzünü, üstündeki deri yokmuş gibi hayal etmeye çalışıyorum. Çirkin oluyor. Şengül Abi kendisine Şengül Abi dememe kızıyor. Şengül Abi şişman biri. Şengül Abi ile ilgili söyleyeceklerim bu kadar. Zaten giyindim.
Doktor Umuz oldukça kibar bir biçimde karşısındaki koltuğa oturmamı söyledi. Oturdum. Rahat bir koltuk. Ama konumuz bu değil. Konumuz ne diye sordum. Doktor, Kafa ile ilgili yazdığım yazıdan sonra beni taburcu etmeye karar verdiğini söyledi ve teşekkür bekleyen gözlerle güldü. Sanki çok komik.
Eşyalarımı hazırlamak üzere odama dönerken koridorda protokolü temsilen Kral Lear, Lady Diana ve Yüzüklerin Efendisi beni karşıladı. Törenlerle kutlandım. Sokrates beni öptü. Bayram değil seyran değil Sokrates beni niye öptü? Diye düşünmeye fırsat bulamadan Aysel Gürel koluma girip bağıra çağıra şarkı söylemeye başladı. Çaresiz gözlerim Tanpınar’ı aradı. Gözlerim Tanpınar’ı buldu. Saatimi ayarladım. Valizimi hazırladım. Diğer arkadaşlarla vedalaşmaya fırsat bulamadım.
Buradaki herkes beni iyileştirmek için ellerinden geleni yaptı. Doğrusunu isterseniz hepsinin Allah belasını versin. Yanlış anlaşılmasın, iyi niyete her zaman saygı duymuşumdur. Ancak bu, teşekkür edeceğim anlamına gelmiyor çünkü işe yaramadı. “Yine de” teşekkür eden insanlardan değilim. Bir teşekkürün başında “yine de” sözü geçiyorsa boşluklar çeşitli şekillerde doldurulabilir. Bir bok beceremediniz ama yine de teşekkür ederim. Bunları yaptığınıza göre mal olmalısınız ama yine de teşekkür ederim. Sizin yapacağınız işi sikiyim ama yine de teşekkür ederim. Her neyse, dediğim gibi, beni iyileştirmek istediler ama ben tedaviye cevap vermedim. Bilmediğim şeylere cevap vermem. Aklım halen tekerlekli sandalyeye mahkum. Ama bacaklarım yürüyebiliyor. Bunu yapamayanlar da var.
Yanıma neler aldım, bilmiyorum. Çıkmadan önce son bir kez arkama dönüp bakmadım çünkü son bakışları da sevmem. Sevmediğim çok şey var. Yürüdüm. Birkaç metre sonra, bahçenin iki kanatlı ağır demir kapısı yavaş yavaş açılırken, yolun karşısında bir tren, bir gökdelenin tepesine çıkıp kendini boşluğa bıraktı.
Atkımı boynuma sardım. Kalabalığa karıştım.
.
Bu sabah Şengül Abi beni sarsarak uyandırdı. “Kalk kalk! Umuz Bey seni çağırıyor, önemli bir şey diyecekmiş.”
Sinirlendim. Uykumdan sarsılarak uyandırılmak beni sinirlendirir. Mesela 17 Ağustos gecesi beni sarsarak uyandıran depreme de çok sinirlenmiştim. Öyle ki enkaz altından 2 gün sonra çıkarılan kuzenlerimin cenazesinde bile sinirim hala geçmemişti.
Sarsılmayı bir kenara bırakırsak esasen sabahları uyanmayı hiç sevmem. Geceleri uyumayı sevmediğim kadar. Doktor Umuz Bey bir keresinde dünyayı böyle ters yüz yaşamaktaki ısrarımın nedenini sorduğunda “Hiçbir güne başlamak istemiyorum. Mecburen başladığım günleri de bitirmeye kıyamıyorum.” demiştim. Gülmüştü. Sanki çok komik.
Şengül Abi’nin topalak suratı sayesinde sinirim birkaç dakika içinde geçti. Giyinmeye başladım. Hazır giyiniyorken size biraz Şengül Abi’den bahsedeyim. Şengül Abi’nin esas ismi elbette Şengül Abi değil. Ancak şişmanlığı yüzünden gerilen derisi sebebiyle kızgınken bile yüzünde güller açıyor gibi görünen bu adama bu ismi vermemek bence ailesinin ayıbı. Gerçi bebekken bu kadar şişman mıydı bilmiyorum. Hiçbir bebeğin bu kadar şişman olacağını sanmıyorum. Bazen Şengül Abi’nin yüzünü, üstündeki deri yokmuş gibi hayal etmeye çalışıyorum. Çirkin oluyor. Şengül Abi kendisine Şengül Abi dememe kızıyor. Şengül Abi şişman biri. Şengül Abi ile ilgili söyleyeceklerim bu kadar. Zaten giyindim.
Doktor Umuz oldukça kibar bir biçimde karşısındaki koltuğa oturmamı söyledi. Oturdum. Rahat bir koltuk. Ama konumuz bu değil. Konumuz ne diye sordum. Doktor, Kafa ile ilgili yazdığım yazıdan sonra beni taburcu etmeye karar verdiğini söyledi ve teşekkür bekleyen gözlerle güldü. Sanki çok komik.
Eşyalarımı hazırlamak üzere odama dönerken koridorda protokolü temsilen Kral Lear, Lady Diana ve Yüzüklerin Efendisi beni karşıladı. Törenlerle kutlandım. Sokrates beni öptü. Bayram değil seyran değil Sokrates beni niye öptü? Diye düşünmeye fırsat bulamadan Aysel Gürel koluma girip bağıra çağıra şarkı söylemeye başladı. Çaresiz gözlerim Tanpınar’ı aradı. Gözlerim Tanpınar’ı buldu. Saatimi ayarladım. Valizimi hazırladım. Diğer arkadaşlarla vedalaşmaya fırsat bulamadım.
Buradaki herkes beni iyileştirmek için ellerinden geleni yaptı. Doğrusunu isterseniz hepsinin Allah belasını versin. Yanlış anlaşılmasın, iyi niyete her zaman saygı duymuşumdur. Ancak bu, teşekkür edeceğim anlamına gelmiyor çünkü işe yaramadı. “Yine de” teşekkür eden insanlardan değilim. Bir teşekkürün başında “yine de” sözü geçiyorsa boşluklar çeşitli şekillerde doldurulabilir. Bir bok beceremediniz ama yine de teşekkür ederim. Bunları yaptığınıza göre mal olmalısınız ama yine de teşekkür ederim. Sizin yapacağınız işi sikiyim ama yine de teşekkür ederim. Her neyse, dediğim gibi, beni iyileştirmek istediler ama ben tedaviye cevap vermedim. Bilmediğim şeylere cevap vermem. Aklım halen tekerlekli sandalyeye mahkum. Ama bacaklarım yürüyebiliyor. Bunu yapamayanlar da var.
Yanıma neler aldım, bilmiyorum. Çıkmadan önce son bir kez arkama dönüp bakmadım çünkü son bakışları da sevmem. Sevmediğim çok şey var. Yürüdüm. Birkaç metre sonra, bahçenin iki kanatlı ağır demir kapısı yavaş yavaş açılırken, yolun karşısında bir tren, bir gökdelenin tepesine çıkıp kendini boşluğa bıraktı.
Atkımı boynuma sardım. Kalabalığa karıştım.
.
20 Ocak 2011 Perşembe
Tımarhane Notları #17
Doktor Umuz Bey hepimizden “Kafa” temalı bir kompozisyon yazmamızı istedi. Yazdım.
O zamanlar yüzmeyi bırakmamış, sigaraya başlamamış ve “Her şeye hazırlıklı olun.” cümlesini hiç duymamıştım. Şimdi yokuş çıksam nefes nefese kalıyorum.
Bir gün salıncaklara doğru koştum koştum koştum… Küüüt! Kafamı demire çarptım. Bayılmışım. Gözlerimi açtığımda ağbim başımda ağlıyordu. Ağbim ilk kez böyle ağlıyordu. Ben ilk kez bayılmıştım. Ne yapacağımı şaşırdım. Her şeyin ilki kafa karıştırıcı oluyor. Sonra babam gelip beni kucağına aldı ve ağbime bayılmanın ölmek olmadığını anlattı. Oğlum sana anlatıyorum kızım sen anla. Anladım. Babam konuştukça ağbim sustu. Babam konuştukça… O zamanlar babamın sesi vardı. Sonra, epey sonra, ben yüzmeyi bıraktıktan, sigaraya başladıktan ve “Her şeye hazırlıklı olun.” cümlesini ilk kez duyduktan sonra babam sustu. Bayılmamıştı. Anladım. Babamın kafasında orada olmaması gereken birtakım hücreler vardı. Babamı o hücrelere tıktılar.
Sonra ama benim kafam karıştı. Ağbim kafamı öptü öptü öptü. Öyle çok öptü ki saçlarım parlak oldu. Herkes bana saçların ne kadar da parlak dedi. Onlara ağbimin kafamı öptüğünü söylemedim çünkü kıskanmasınlar. Ağbim hep bana şekerpare aldı. Sonra, bir süre sonra, ben hâlihazırda yüzmeyi bırakmış, sigaraya başlamış ve “Her şeye hazırlıklı olun.” cümlesini birçok kez duymuşken ağbim hızlandı hızlandı hızlandı… Küüüt! Kafasını çarptı. Ölmedi. Ama sustu. Anlamadım. Ağbimin kafasında orada olması gereken birtakım hücreler yoktu. Ağbimi o hücrelere tıktılar.
Sonra benim biraz kafam tutuştu. Kafayla ilgili düşüncelerim bunlardır. Saçlarımı kestim.
.
12 Ocak 2011 Çarşamba
Son Yemek
.
Koltukta uzanmış miskin miskin uyukluyordum ki içimde birden yemek yapmam gerektiğine dair duygular şelalelendi. Aniden gözlerimi açtım ve içimdeki sesin ciddi olup olmadığına kulak kesildim. Ciddiydi. Tırstım. Bu benim için ilk emirmiş gibicesine kutsal bir sesti. O sesi ciddiye almalıydım.
İçimdeki sesin beni kulağımdan tutup mutfağa sürüklemesi neticesinde önce korkunç manzarayla karşılaştım. Lanetler gelsin, yine bulaşıkları yıkamamıştım. Hiç yemek yapılmayan bir evde bu kadar bulaşık çıkmasını anlamaya çalışmakla zaman harcamadım. Mekanik hareketlerle bulaşıkları yıkayarak kendime tezgâhın üstünde bir yer açtım. O esnada dışımdaki sesin sayıp döktüğü küfürlerden söz etmeme gerek yok zannediyorum.
Şimdi sıra yemek yapmaya gelmişti. İçimdeki ses, bir yerden başlarsam sonuca ulaşabileceğime dair sempatik cümleler kuruyordu. Gerçekten çok şeker bir sesti, yerdim ben onu. Hazır vejetaryen değilken etli bir yemek yapayım dedim ben tamam mı. Buzluktan et çıkardım fakat kazık gibiydi. Hayvancağız adeta donarak ölmüştü. Ne yapacağımı şaşırdım. Önce büyükçesinden bir bıçak çekip hayvanı bıçaklamaya kalktım ama bir sonuca ulaşamadım. Direniyordu. Kolay kolay pes edeceğe benzemiyordu. Ketılda kaynattığım suyun içine atarsam buzun çözülebileceğini düşündüm. Belki acımasız bir teknikti ama bunu yapmaya mecburdum, vahiy gelmişti. Tahmin ettiğim gibi, biraz zaman aldı ama çözüldü. Fakat o da nesiydi? Et sandığım şey kıyma çıkmasın mıydı? Kıyma sevmeyen bir bünyem olduğu için müthiş bir hayal kırıklığı yaşadım. Kaynar suyla haşlanmaktan maviye dönmüş kıymayı tezgâhın diğer ucuna fırlattım ve buzluktan başka bir parça çıkardım. Aynı teknikleri uyguladıktan sonra buzların altındaki kahraman etime ulaştım. Bu gerçekten çok güzel bir etti. Lady Gaga’nın üstündekilerden bile güzeldi. Derhal kendisini kuşbaşı büyüklüğünde doğradım. Bence işin büyük bir kısmını başarmıştım. Sıra lojistik destek için annemi aramaya gelmişti. Kısaca durumu izah ettim. Annem o etin çok olduğunu söyledi çünkü kurban bayramında kendisi poşetleyip dolabıma şeyaptığı için miktarlardan haberdardı. Yoksa benim mutfağımda yenilebilir bir malzeme ne gezer la, saçmalamayın. Her neyse, çoksa çoktu argadaş, ben hepsini pişirecektim. Annem “Böyle müsrif olursan evde kalırsın.” dedi. “Kalıyorsam kendi evimde kalıyorum, senin evinde mi kalıyorum, hayret bi şey!” dedim. Demesem eyiydi çünkü annem “Ne halin varsa gör!” diyerek telefonu kapattı. Gerçekten çok asabi bir kadındı.
Annemden iş çıkmayınca internetten filan bakınıp birtakım şeyler yaptım ben. Macera dolu anlar yaşadım, uzatmayayım. Bu yaptıklarımı değerlendirmesi için kardeşimin gelmesini bekledim. Bu arada kardeşim bir süredir benimle kalıyor. Kendisi erkek ve gayet yakışıklı bir insan evladıdır. Uysal ve eğlencelidir. Bir de ortak genler taşıdığımızı düşünecek olursak, “Entel sen erkek olsan kesin ben seninle evlenirdim.” diyen bayan okurlarıma bence gün doğmuş olmalı. Yalnız yaşıyorsanız kendisini derhal size sepetleyebilirim :: Neyse işte geldi bu, masayı hazırladım ve pişirdiklerimi ağzına ağzına sokmaya başladım. Bir iki kaşıktan sonra ayakta yemeye başladı bu. Niye öyle yaptığını sorduğumdaysa ıkına sıkına “Ablacım oturunca kusacak gibi oluyorum da :/” dedi. Ben onca uğraşayım adipislikgötün bana dediği lafa bak! Evden kovdum ibineyi. Gitmedi.
Bütün bu olanlar beni birtakım çıkarımsamalara götürdü sevgili okurlarım. Şimdi bu engin tecrübelerimden sizleri de nasiplendireceğim. Şöyle ki;
- Yemek denilen şey kaynamadan pişmiyormuş. Ocağı kapatmakta acele etmeyin.
- Pilav, dibi tutabilen bir şeydir. Pirinçler tencereye yapışıp kristalleşiyor filan, acayip.
- Salça küflü olabilir. Kullanmadan önce incelemekte yarar var.
- Dondurulmuş doğranmış soğanın son kullanma tarihi varmış. Buzlukta sonsuza dek yaşayacakmış gibi görünmesine aldanmayın.
- Bir tane bıçak kaybettim. Şeytan alıp götürmüş olabilir.
- Mutfağı kimin toparlayacağını tayin etmeden yemek yapmaya girişmeyin.
- İçinizdeki sesi dinlemeyin.
- Annelerinize atarlanmayın.
I love mom ::
.
Koltukta uzanmış miskin miskin uyukluyordum ki içimde birden yemek yapmam gerektiğine dair duygular şelalelendi. Aniden gözlerimi açtım ve içimdeki sesin ciddi olup olmadığına kulak kesildim. Ciddiydi. Tırstım. Bu benim için ilk emirmiş gibicesine kutsal bir sesti. O sesi ciddiye almalıydım.
İçimdeki sesin beni kulağımdan tutup mutfağa sürüklemesi neticesinde önce korkunç manzarayla karşılaştım. Lanetler gelsin, yine bulaşıkları yıkamamıştım. Hiç yemek yapılmayan bir evde bu kadar bulaşık çıkmasını anlamaya çalışmakla zaman harcamadım. Mekanik hareketlerle bulaşıkları yıkayarak kendime tezgâhın üstünde bir yer açtım. O esnada dışımdaki sesin sayıp döktüğü küfürlerden söz etmeme gerek yok zannediyorum.
Şimdi sıra yemek yapmaya gelmişti. İçimdeki ses, bir yerden başlarsam sonuca ulaşabileceğime dair sempatik cümleler kuruyordu. Gerçekten çok şeker bir sesti, yerdim ben onu. Hazır vejetaryen değilken etli bir yemek yapayım dedim ben tamam mı. Buzluktan et çıkardım fakat kazık gibiydi. Hayvancağız adeta donarak ölmüştü. Ne yapacağımı şaşırdım. Önce büyükçesinden bir bıçak çekip hayvanı bıçaklamaya kalktım ama bir sonuca ulaşamadım. Direniyordu. Kolay kolay pes edeceğe benzemiyordu. Ketılda kaynattığım suyun içine atarsam buzun çözülebileceğini düşündüm. Belki acımasız bir teknikti ama bunu yapmaya mecburdum, vahiy gelmişti. Tahmin ettiğim gibi, biraz zaman aldı ama çözüldü. Fakat o da nesiydi? Et sandığım şey kıyma çıkmasın mıydı? Kıyma sevmeyen bir bünyem olduğu için müthiş bir hayal kırıklığı yaşadım. Kaynar suyla haşlanmaktan maviye dönmüş kıymayı tezgâhın diğer ucuna fırlattım ve buzluktan başka bir parça çıkardım. Aynı teknikleri uyguladıktan sonra buzların altındaki kahraman etime ulaştım. Bu gerçekten çok güzel bir etti. Lady Gaga’nın üstündekilerden bile güzeldi. Derhal kendisini kuşbaşı büyüklüğünde doğradım. Bence işin büyük bir kısmını başarmıştım. Sıra lojistik destek için annemi aramaya gelmişti. Kısaca durumu izah ettim. Annem o etin çok olduğunu söyledi çünkü kurban bayramında kendisi poşetleyip dolabıma şeyaptığı için miktarlardan haberdardı. Yoksa benim mutfağımda yenilebilir bir malzeme ne gezer la, saçmalamayın. Her neyse, çoksa çoktu argadaş, ben hepsini pişirecektim. Annem “Böyle müsrif olursan evde kalırsın.” dedi. “Kalıyorsam kendi evimde kalıyorum, senin evinde mi kalıyorum, hayret bi şey!” dedim. Demesem eyiydi çünkü annem “Ne halin varsa gör!” diyerek telefonu kapattı. Gerçekten çok asabi bir kadındı.
Annemden iş çıkmayınca internetten filan bakınıp birtakım şeyler yaptım ben. Macera dolu anlar yaşadım, uzatmayayım. Bu yaptıklarımı değerlendirmesi için kardeşimin gelmesini bekledim. Bu arada kardeşim bir süredir benimle kalıyor. Kendisi erkek ve gayet yakışıklı bir insan evladıdır. Uysal ve eğlencelidir. Bir de ortak genler taşıdığımızı düşünecek olursak, “Entel sen erkek olsan kesin ben seninle evlenirdim.” diyen bayan okurlarıma bence gün doğmuş olmalı. Yalnız yaşıyorsanız kendisini derhal size sepetleyebilirim :: Neyse işte geldi bu, masayı hazırladım ve pişirdiklerimi ağzına ağzına sokmaya başladım. Bir iki kaşıktan sonra ayakta yemeye başladı bu. Niye öyle yaptığını sorduğumdaysa ıkına sıkına “Ablacım oturunca kusacak gibi oluyorum da :/” dedi. Ben onca uğraşayım adipislikgötün bana dediği lafa bak! Evden kovdum ibineyi. Gitmedi.
Bütün bu olanlar beni birtakım çıkarımsamalara götürdü sevgili okurlarım. Şimdi bu engin tecrübelerimden sizleri de nasiplendireceğim. Şöyle ki;
- Yemek denilen şey kaynamadan pişmiyormuş. Ocağı kapatmakta acele etmeyin.
- Pilav, dibi tutabilen bir şeydir. Pirinçler tencereye yapışıp kristalleşiyor filan, acayip.
- Salça küflü olabilir. Kullanmadan önce incelemekte yarar var.
- Dondurulmuş doğranmış soğanın son kullanma tarihi varmış. Buzlukta sonsuza dek yaşayacakmış gibi görünmesine aldanmayın.
- Bir tane bıçak kaybettim. Şeytan alıp götürmüş olabilir.
- Mutfağı kimin toparlayacağını tayin etmeden yemek yapmaya girişmeyin.
- İçinizdeki sesi dinlemeyin.
- Annelerinize atarlanmayın.
I love mom ::
.
6 Ocak 2011 Perşembe
Tımrhane Notları #16
.
Doktor Umuz Bey, “Gözlerinizi kapatın ve bana neler gördüğünüzü anlatın.” dedi. Anlattım.
Gözlerimi kapadığımda gözlerini açmaya üşenen filler görüyorum. Otlamaya üşenen filler. Birkaç yüzyıl önce ölmüş olmalarına rağmen mezarlarına gitmeye üşenen filler. Bu kadar üşendikleri için filleri çok seviyorum. “Üşenen Filler” adında bir şarkı yazmak istiyorum. Şarkıma bir sürü üşenen fil arasında klip çekmek istiyorum. Tabi tüm bunları yapmaya üşeniyorum. Keşke bir filim olsaydı. Neyse, filleri geçiyorum.
Gözlerimi kapadığımda kendilerini kıyıya vurmuş balinalar görüyorum. Denize dönmek istemeyen balinalar. Bıkmış balinalar. Gidip aralarına uzanıyorum. “İyiymiş böyle” diyorum. “İyidir” diyorlar. “Peki niye?” diye soruyorum. “Yüz yüz nereye kadar” diyorlar. Nereye kadar diye düşünüyorum. Deniz bitiyor. Balinalar çok konuşmayı sevmiyor.
Gözlerimi kapadığımda toplanıp bir nehir kenarında intihar eden kelebekler görüyorum. Kelebek gördüğüm için kendime kızıyorum. Fazla romantik. Yanlarına gidip “Kelebek halinizle karşıma çıkmaya utanmıyor musunuz?” diyorum. Utanmıyorlar. Çünkü onlar meğer sinekmiş. Bilim adamları öyle söyledi. İçim rahatlıyor. Bilime inanıyorum. Sineklere Allah’tan rahmet diliyorum.
Boynu tutulmuş zürafalar… Giyinmeyi unutmuş zebralar… Kırmızı pipili yılanlar… Metroseksüel aslanlar…
Diye devam ediyordum ki Doktor sözümü “Çok fazla belgesel izliyorsunuz.” diyerek kesti. Yakalandım. Kırmızı pipiyi hiç karıştırmayacaktım.
.
Doktor Umuz Bey, “Gözlerinizi kapatın ve bana neler gördüğünüzü anlatın.” dedi. Anlattım.
Gözlerimi kapadığımda gözlerini açmaya üşenen filler görüyorum. Otlamaya üşenen filler. Birkaç yüzyıl önce ölmüş olmalarına rağmen mezarlarına gitmeye üşenen filler. Bu kadar üşendikleri için filleri çok seviyorum. “Üşenen Filler” adında bir şarkı yazmak istiyorum. Şarkıma bir sürü üşenen fil arasında klip çekmek istiyorum. Tabi tüm bunları yapmaya üşeniyorum. Keşke bir filim olsaydı. Neyse, filleri geçiyorum.
Gözlerimi kapadığımda kendilerini kıyıya vurmuş balinalar görüyorum. Denize dönmek istemeyen balinalar. Bıkmış balinalar. Gidip aralarına uzanıyorum. “İyiymiş böyle” diyorum. “İyidir” diyorlar. “Peki niye?” diye soruyorum. “Yüz yüz nereye kadar” diyorlar. Nereye kadar diye düşünüyorum. Deniz bitiyor. Balinalar çok konuşmayı sevmiyor.
Gözlerimi kapadığımda toplanıp bir nehir kenarında intihar eden kelebekler görüyorum. Kelebek gördüğüm için kendime kızıyorum. Fazla romantik. Yanlarına gidip “Kelebek halinizle karşıma çıkmaya utanmıyor musunuz?” diyorum. Utanmıyorlar. Çünkü onlar meğer sinekmiş. Bilim adamları öyle söyledi. İçim rahatlıyor. Bilime inanıyorum. Sineklere Allah’tan rahmet diliyorum.
Boynu tutulmuş zürafalar… Giyinmeyi unutmuş zebralar… Kırmızı pipili yılanlar… Metroseksüel aslanlar…
Diye devam ediyordum ki Doktor sözümü “Çok fazla belgesel izliyorsunuz.” diyerek kesti. Yakalandım. Kırmızı pipiyi hiç karıştırmayacaktım.
.
29 Aralık 2010 Çarşamba
Telgraf
.
Evlatlarım! Ben. Havva Ananız. Sizi doğuracağıma taş doğuraydım diye feryat ettim yüzyıllardır. Bu gün taş doğurdum. stop.
.
Evlatlarım! Ben. Havva Ananız. Sizi doğuracağıma taş doğuraydım diye feryat ettim yüzyıllardır. Bu gün taş doğurdum. stop.
.
16 Aralık 2010 Perşembe
Tımarhane Notları #15
.
Bu gece Doktor Ütü nöbetçi. Uyumadığımı görünce takılı olduğu fişten kendini kurtarıp yatağıma geldi ve “Korkmayın, düzeleceksiniz.” diyerek göğsüme dokunmaya başladı. Ben, bir ütü tarafından düzeltilme fikrinin şaşkınlığını üzerimden atamadan bir sıcaklık duymaya başladım. Sonra aniden geceliğim alev aldı. Göğsüm yanıyordu. Paniğe kapıldım, kurtulmaya çalıştım ancak ütü gitgide ağırlaşıyor ve beni eziyordu. Yardım istemek için boğazım yırtılırcasına bağırıyor ancak kimseye duyuramıyordum. Sonra bir şey oldu. Uyandım. Bir bardak su içtim.
Görünür bir hasar olup olmadığını yoklamak için geceliğimi kaldırıp baktım. Memelerim vardı. Hatta daha aşağılarda kadın olan başka yerlerim de vardı. Onların ne zamandır orada öylece durduklarını bilmiyordum. Bunu düşünmenin sırası mı? Bunu düşünmenin sırası değil.
Bu gece Doktor Umuz nöbetçi. Cinai helezon lambasını açık unutmuş. Uyumadığımı görünce ciğerlerime botoks yaptı. Şimdi daha iyiyim.
Aklım lambada kaldı.
.
Bu gece Doktor Ütü nöbetçi. Uyumadığımı görünce takılı olduğu fişten kendini kurtarıp yatağıma geldi ve “Korkmayın, düzeleceksiniz.” diyerek göğsüme dokunmaya başladı. Ben, bir ütü tarafından düzeltilme fikrinin şaşkınlığını üzerimden atamadan bir sıcaklık duymaya başladım. Sonra aniden geceliğim alev aldı. Göğsüm yanıyordu. Paniğe kapıldım, kurtulmaya çalıştım ancak ütü gitgide ağırlaşıyor ve beni eziyordu. Yardım istemek için boğazım yırtılırcasına bağırıyor ancak kimseye duyuramıyordum. Sonra bir şey oldu. Uyandım. Bir bardak su içtim.
Görünür bir hasar olup olmadığını yoklamak için geceliğimi kaldırıp baktım. Memelerim vardı. Hatta daha aşağılarda kadın olan başka yerlerim de vardı. Onların ne zamandır orada öylece durduklarını bilmiyordum. Bunu düşünmenin sırası mı? Bunu düşünmenin sırası değil.
Bu gece Doktor Umuz nöbetçi. Cinai helezon lambasını açık unutmuş. Uyumadığımı görünce ciğerlerime botoks yaptı. Şimdi daha iyiyim.
Aklım lambada kaldı.
.
25 Kasım 2010 Perşembe
İşin içi
.
Bazen işin içinden çıkamadığım doğru. Üstesinden gelemediğim de. Üstesi diye kelime olmaz.
Birkaç saat önce, geçmiş zamanlardan biri bugünüme canlı bağlandı. Belki farkında değilsiniz ama zaman makinesi denilen şey bize bir telefon kadar yakın. Her neyse, aradı işte. Benim için tüm gemilerini yakmaktan filan söz etti. Halbuki gemi nimettir, yakılmaz. Bir gemim olsa 3 kere öper başımın üstüne koyardım. Böyle dedim. Böyle dememek lazım tabi, daha insancıl cevaplar vermek gerek. Sorun sende değil bende demek örneğin. Çünkü sorun bende. Benimkinin üstüne sorun tanımam. Bugün kedim öldü. Bir kedim olduğunu bilmiyordum. Oldu ile öldü kelimeleri de tabiat kanunları kadar birbirine yakınmış bak, yazarken fark ettim. Yazarken kelimelere takılmaktan vazgeçmeliyim. Birçok şeyden vazgeçmeliyim. Aslında hiç benim olmamış olan ve şaşı olduğu için ismini Zekeriya koyduğum kedimin, yoldan geçen bir kamyonun sebebiyet verdiği talihsiz bir kaza sonucu iç kanama geçirerek hakkın rahmetine kavuşmasına üzülmekten vazgeçmeliyim. Geçtim gitti. Zaten kedi annemindi.
Ne diyordum, bazen üstesinden gelemediğim doğru. Altısından kalkamadığım da. Altısı diye kelime olur.
İş çıkışı biraz yürümek bana iyi gelir diye düşündüm çünkü yürümeyi hiç sevmem. Yürümeyi sevmem ama sevmediğim şeyleri yapmayı severim. Çünkü sevdiğiniz şeyleri yaparken zaman hiç geçmesin istersiniz. Oysa ben geçsin istiyorum. Mantık bu, çok alengirli bir tarafı yok yani. Neyse işte, yürüdüm, iyi gelmedi. O halde üstüme başıma bir şeyler alayım dedim, burada az evvel bahsettiğim formülle doğru orantılı bir durum var tabi. Aldım, aynı sonuç. Teorisyenlerini siktiğiminin matematiği yanılmıyor.
Birkaç gündür etrafımda konuşmaya kalkan herkesin ağzına odun sokasım geliyor. Her ağzı olana odunla yetişemiyorum tabi. Burası biraz sıkıntılı. Bir de az evvel talihsiz kaza dedim, yanlış o. Kaza denilen şey talihli olmaz çünkü. Hiç kimse, geçenlerde bir kaza yaptım kolum koptu gözüm çıktı bir iyi geldi bir iyi geldi ki sormayın demez, saçmalamayın. Bir de mesela kafası patlamış biriyle empati kurmak için kafanızın patladığını hayal etmekle kafa patlamıyor. Yani patlıyor da aynı biçimde değil. Denemeyin derim. Son olarak dişi kedilere Zekeriya ismini vermeyin.
Bazen işin içinden çıkamadığım doğru. Şu ara işin içindeyim. Birkaç güne kadar çıkmazsam Doktor Umuz'a haber verin.
Sevgiler.
.
Bazen işin içinden çıkamadığım doğru. Üstesinden gelemediğim de. Üstesi diye kelime olmaz.
Birkaç saat önce, geçmiş zamanlardan biri bugünüme canlı bağlandı. Belki farkında değilsiniz ama zaman makinesi denilen şey bize bir telefon kadar yakın. Her neyse, aradı işte. Benim için tüm gemilerini yakmaktan filan söz etti. Halbuki gemi nimettir, yakılmaz. Bir gemim olsa 3 kere öper başımın üstüne koyardım. Böyle dedim. Böyle dememek lazım tabi, daha insancıl cevaplar vermek gerek. Sorun sende değil bende demek örneğin. Çünkü sorun bende. Benimkinin üstüne sorun tanımam. Bugün kedim öldü. Bir kedim olduğunu bilmiyordum. Oldu ile öldü kelimeleri de tabiat kanunları kadar birbirine yakınmış bak, yazarken fark ettim. Yazarken kelimelere takılmaktan vazgeçmeliyim. Birçok şeyden vazgeçmeliyim. Aslında hiç benim olmamış olan ve şaşı olduğu için ismini Zekeriya koyduğum kedimin, yoldan geçen bir kamyonun sebebiyet verdiği talihsiz bir kaza sonucu iç kanama geçirerek hakkın rahmetine kavuşmasına üzülmekten vazgeçmeliyim. Geçtim gitti. Zaten kedi annemindi.
Ne diyordum, bazen üstesinden gelemediğim doğru. Altısından kalkamadığım da. Altısı diye kelime olur.
İş çıkışı biraz yürümek bana iyi gelir diye düşündüm çünkü yürümeyi hiç sevmem. Yürümeyi sevmem ama sevmediğim şeyleri yapmayı severim. Çünkü sevdiğiniz şeyleri yaparken zaman hiç geçmesin istersiniz. Oysa ben geçsin istiyorum. Mantık bu, çok alengirli bir tarafı yok yani. Neyse işte, yürüdüm, iyi gelmedi. O halde üstüme başıma bir şeyler alayım dedim, burada az evvel bahsettiğim formülle doğru orantılı bir durum var tabi. Aldım, aynı sonuç. Teorisyenlerini siktiğiminin matematiği yanılmıyor.
Birkaç gündür etrafımda konuşmaya kalkan herkesin ağzına odun sokasım geliyor. Her ağzı olana odunla yetişemiyorum tabi. Burası biraz sıkıntılı. Bir de az evvel talihsiz kaza dedim, yanlış o. Kaza denilen şey talihli olmaz çünkü. Hiç kimse, geçenlerde bir kaza yaptım kolum koptu gözüm çıktı bir iyi geldi bir iyi geldi ki sormayın demez, saçmalamayın. Bir de mesela kafası patlamış biriyle empati kurmak için kafanızın patladığını hayal etmekle kafa patlamıyor. Yani patlıyor da aynı biçimde değil. Denemeyin derim. Son olarak dişi kedilere Zekeriya ismini vermeyin.
Bazen işin içinden çıkamadığım doğru. Şu ara işin içindeyim. Birkaç güne kadar çıkmazsam Doktor Umuz'a haber verin.
Sevgiler.
.
10 Kasım 2010 Çarşamba
Pisikolocilerim bozuldu aneyyy!
.
Kahramanımız iş yerinden bir arkadaş. Her boşlukta çocuğuna telefon ediyor. Ben ne güzel aney sevgisi diye düşünürken, bugün yanımda konuştu evladıyla ve ben küçük dilime göz koyacak kadar büyük bir açlığın kollarında buldum kendimi. Kadın çocuğuna her şeye dair komutlar veriyordu. Şimdi yemek yiyebilirsin, şimdi elini yıkayabilirsin, evet bebeğim şimdi su içebilirsin, canım şimdi koltuğa oturabilirsin, höt zöt diye devam ediyor bu.
Hayatı boyunca kimseden komut almamış, vermeye kalkanları da estetik hareketlerle karşıya şutlamış biri olarak, zavallıcık çocukceğizin psikolocisini düşündüm. Neden böyle yaptım peki? Çünkü psikoloci çok mühimdi. Her eyleme şık bir kılıf idi. Aslında hiç kimse kötü değildi, olsa olsa psikolocileri bozuk idi. Yarın öbür gün bu çocuk manyak olduğunda hepimiz onu anlayışla karşılayacak idik. Karşılarız, orası mevzu değil de ben asıl bu kadının psikolocilerini düşünmeye doğru inceden yol aldım.
Sevgili Marakeşli hemşehrilerim.
Şu geçmişi boklu dünyada, bildiğimiz en samimi sevgi biçimi aney babey sevgisi değil midir?
O mübarekler ki hiçbir çıkar gözetmeden, kayıtsız şartsız severler bizi. Samimiyet dediğimiz meret nedir peki? İçinden geldiği gibi davranmak, içi dışı bir olmak, rol kesmemek, artistlik yapmamak ve saire. Ve fakat böyle manzaralar neticesinde bu konuda da artık bütünüyle kuşkudayım.
Her şeyden önce bi kere bu kadın dünyaya kazık çakmış, zinhar ölmez! Hadi ölümü geçtim, ‘herhangi bir sebeple evladımın yanında olamazsam’ ihtimalini düşünmüyor bile.
Oysa kendisinin olmaması durumunda o çocuk sürahiyi bulamaz, bulsa suyu bardağa koyamaz, koysa ağzına götüremez, götürse yutamaz! Ne oldu şimdi?
Susuzluktan öldü yavrucak!
Bir de olayın sevgi arsızlığı boyutu var. Kadın tarafında tabii. Çocuğun hayatını kolaylaştırmak adı altında, onun eli, ayağı, böbreği ve dalağı olarak kendisine muhtaç bir sakata dönüştürüyor, karşılığında da minnet dolu bir sevgiden nasipleniyor böylece. Çocuğun beynine doğuştan yerleştirilmiş olan karar verme mekanizması ise, “kullanılmayan organlar zaman içinde küçülür” tezine göre, beynin diğer işlevleriyle beraber kişisel tarihin tozlu sayfalarına gömülmeye mahkum oluyor.
Ama ben biliyorum bunların sebebini. Hepsi, o 100 maddede hayatın katakullilerini öğretelim kitapları yüzünden oluyor. 100 maddede aşık oluyoruz, 100 maddede sevgilimizin bizi sevip sevmediğini, aldatıp aldatmadığını anlıyoruz, 100 maddede kariyer yapıyoruz ve 100 maddede daha neler neler yapıyoruz. Bu kadın da kuvvetle muhtemel 100 maddede çocuk yetiştirmeye kalkıyor. “Mantar bile yetişmez hanııımm” diyorum lakin anlaşamıyoruz.
Bir bardak su uzatıyorum:
-Susamışsındır, yutmayı unutma! diyorum.
Endişeli bir tebessümle bana bakarken ben olay mahallini hızlıca terk ediyorum.
Böyle işte sevgili Bolivyalı din kardeşlerim. Bunları düşündükçe içim dışıma çıkıyor. Çok samimiyim anlayacağınız.
Aklınıza mukayyed olun lan :/
.
Kahramanımız iş yerinden bir arkadaş. Her boşlukta çocuğuna telefon ediyor. Ben ne güzel aney sevgisi diye düşünürken, bugün yanımda konuştu evladıyla ve ben küçük dilime göz koyacak kadar büyük bir açlığın kollarında buldum kendimi. Kadın çocuğuna her şeye dair komutlar veriyordu. Şimdi yemek yiyebilirsin, şimdi elini yıkayabilirsin, evet bebeğim şimdi su içebilirsin, canım şimdi koltuğa oturabilirsin, höt zöt diye devam ediyor bu.
Hayatı boyunca kimseden komut almamış, vermeye kalkanları da estetik hareketlerle karşıya şutlamış biri olarak, zavallıcık çocukceğizin psikolocisini düşündüm. Neden böyle yaptım peki? Çünkü psikoloci çok mühimdi. Her eyleme şık bir kılıf idi. Aslında hiç kimse kötü değildi, olsa olsa psikolocileri bozuk idi. Yarın öbür gün bu çocuk manyak olduğunda hepimiz onu anlayışla karşılayacak idik. Karşılarız, orası mevzu değil de ben asıl bu kadının psikolocilerini düşünmeye doğru inceden yol aldım.
Sevgili Marakeşli hemşehrilerim.
Şu geçmişi boklu dünyada, bildiğimiz en samimi sevgi biçimi aney babey sevgisi değil midir?
O mübarekler ki hiçbir çıkar gözetmeden, kayıtsız şartsız severler bizi. Samimiyet dediğimiz meret nedir peki? İçinden geldiği gibi davranmak, içi dışı bir olmak, rol kesmemek, artistlik yapmamak ve saire. Ve fakat böyle manzaralar neticesinde bu konuda da artık bütünüyle kuşkudayım.
Her şeyden önce bi kere bu kadın dünyaya kazık çakmış, zinhar ölmez! Hadi ölümü geçtim, ‘herhangi bir sebeple evladımın yanında olamazsam’ ihtimalini düşünmüyor bile.
Oysa kendisinin olmaması durumunda o çocuk sürahiyi bulamaz, bulsa suyu bardağa koyamaz, koysa ağzına götüremez, götürse yutamaz! Ne oldu şimdi?
Susuzluktan öldü yavrucak!
Bir de olayın sevgi arsızlığı boyutu var. Kadın tarafında tabii. Çocuğun hayatını kolaylaştırmak adı altında, onun eli, ayağı, böbreği ve dalağı olarak kendisine muhtaç bir sakata dönüştürüyor, karşılığında da minnet dolu bir sevgiden nasipleniyor böylece. Çocuğun beynine doğuştan yerleştirilmiş olan karar verme mekanizması ise, “kullanılmayan organlar zaman içinde küçülür” tezine göre, beynin diğer işlevleriyle beraber kişisel tarihin tozlu sayfalarına gömülmeye mahkum oluyor.
Ama ben biliyorum bunların sebebini. Hepsi, o 100 maddede hayatın katakullilerini öğretelim kitapları yüzünden oluyor. 100 maddede aşık oluyoruz, 100 maddede sevgilimizin bizi sevip sevmediğini, aldatıp aldatmadığını anlıyoruz, 100 maddede kariyer yapıyoruz ve 100 maddede daha neler neler yapıyoruz. Bu kadın da kuvvetle muhtemel 100 maddede çocuk yetiştirmeye kalkıyor. “Mantar bile yetişmez hanııımm” diyorum lakin anlaşamıyoruz.
Bir bardak su uzatıyorum:
-Susamışsındır, yutmayı unutma! diyorum.
Endişeli bir tebessümle bana bakarken ben olay mahallini hızlıca terk ediyorum.
Böyle işte sevgili Bolivyalı din kardeşlerim. Bunları düşündükçe içim dışıma çıkıyor. Çok samimiyim anlayacağınız.
Aklınıza mukayyed olun lan :/
.
5 Kasım 2010 Cuma
Osman
.
Bu sabah Osman beni öperek uyandırdı.
Her zamanki gibi gecikmiş ve birkaç dakikanın bile önemli olduğu bir sabahın köründe merdivenleri koşarak inmeme rağmen metroyu kaçırmıştım. İçimden küfürler savura savura bir banka oturup diğerinin gelmesini beklemeye başladım. “Yine geç kaldın” dedi biri. Boş gözlerle sesin geldiği tarafa baktım. Gülümsüyordu. Yanıma ne zaman oturduğunun farkında değildim. “Yine” kelimesini neye istinaden kullandığını anlamış değildim. “Kıl payı” diye devam etti. Kıl payı, benim için önemli bir sözdü. Hayatım, kıl payı yetişmek ve kıl payı kaçırmak üzerine kuruluydu. Son dakika insanıydım. Kader denilen şeyle köşe kapmaca oynuyordum sürekli. Her şey o kıl payı yüzünden değişip duruyordu. Ve yine o kıl payı yüzünden hiçbir şey olması gerektiği gibi olmuyordu. Bu sözü söylemesi garipti. Yok canım, nereden bilecekti. Herhangi bir şey söylemedim. Ama etkilenmiştim. O ara metro geldi. Ben önden bindim ancak kalabalıkta onu gözden kaybettim. Toplam 4 dakika kadar süren bu süre zarfının içine, sadece “seni özleyeceğim” yazan bir mektup yerleştirip kafamın içinde bilinmeyen bir adrese gönderdim. Hayatımın aşkını da kıl payı kaçırdığımı düşünerek saçma sapan bir günü daha, kişisel tarihimin tozlu yaprakları arasına, kaydetmeye değer bir şey bulamadan gömmek üzere işe gittim. Ama itiraf etmeliyim ki gün içerisinde birkaç kez kendimi onu düşünürken yakaladım.
Akşam eve dönerken, bizim sokağın köşesinden aniden karşıma çıktı. Tedirgin oldum. “Korkma” dedi. Gözlerimin içine bakıyordu. En içime bakıyordu sanki. Kendimi çırılçıplak hissediyordum. İkimiz de hiç kıpırdamıyorduk. Bu durum ne kadar böyle sürdü bilmiyorum. Sessizliği bozan o oldu. “Hadi gel benimle” dedi, “şurada güzel bir yer biliyorum, biraz konuşalım.” Gitmemem gerekiyordu, artık kimseye güvenmemem gerekiyordu. Ama gittim. Biraz konuştuk. Sonraki günlerde, birazdan biraz daha fazla konuşur olduk.
Gittiğimiz her yerde insanlar bize bakıyordu. Hiçbir bakışı umursamıyorduk. Sürekli konuşuyorduk. Onun anlattığı şeyleri çok seviyordum. İlişkimiz başlayalı sadece birkaç ay olmasına rağmen sanki doğduğumdan beri onu tanıyormuş gibi hissediyorum. Aynı şeyleri seviyor, aynı şeylere sövüyorduk. Üstelik hiç de sıkıcı olmuyordu bu aynılık. Çünkü benim anlattıklarım onu, onun anlattıkları da beni fişekliyordu adeta. Daha önce hiç geçmediğim yollardan havalı kornaya basa basa geçiyordum sanki. Aklımın içinde binlerce otoban... Zemin kaygan. Kayıp duruyordum…
Telefon kullanmıyordu ama istediğim her zaman ulaşabiliyordum ona. İki eli kanda da olsa geliyordu. Gel dediğimde geliyordu. İki elim kanlı olduğunda da gidiyordu. Git dediğimde gidiyordu. Hiç sitem etmiyor, hiç ikiletmiyordu. Bir keresinde “Hadi birlikte faili meçhul bir cinayet olalım.” dedim. “Katil kim olacak?” dedi. “Ben ölürüm, sen ol.” dedim. “Sen ölürsen ben olamam.” dedi. Kafam karıştı.
Sanıyorum bu bitmeyen kafa karışıklığımın başlangıcı o konuşma oldu. Ondan sonra her şey garip bir hal almaya başladı çünkü…
Osman bu sabah beni öperek uyandırdı ve ben uyku sersemliğimi üstümden atamadan da gitti.
Son zamanlarda hep telaşlı, bir şeylerden kaçıyor gibi. Ailemin, bir süre burada kalmamı uygun görmesi canını çok sıkıyor. İşin aslı bundan ben de hoşlanmıyorum. Çünkü bu doktoru hiç sevmiyorum. Çünkü doktor ısrarla “Osman diye biri yok!” diyor ve verdiği ilaçları kullanmazsam her şeyin çok daha kötü olacağını söylüyor.
23 gündür buradayım. Tırnaklarımı kesmiyorum. Saçlarımı taramıyorum. Yıkanmıyorum. Yeteri kadar kötü kokarsam beni burada tutmazlar diye düşünüyorum. Çünkü bu duvarlardan çok korkuyorum. Çünkü olan biteni bir türlü anlayamıyorum. Çünkü bazen gizlice…
Tanrım…
Lütfen bugün yağmur yağmasın.
“Ve eksilsin artık odamdan doktorun getirdiği Osman’sız sabahlar…”
.
Bu sabah Osman beni öperek uyandırdı.
Her zamanki gibi gecikmiş ve birkaç dakikanın bile önemli olduğu bir sabahın köründe merdivenleri koşarak inmeme rağmen metroyu kaçırmıştım. İçimden küfürler savura savura bir banka oturup diğerinin gelmesini beklemeye başladım. “Yine geç kaldın” dedi biri. Boş gözlerle sesin geldiği tarafa baktım. Gülümsüyordu. Yanıma ne zaman oturduğunun farkında değildim. “Yine” kelimesini neye istinaden kullandığını anlamış değildim. “Kıl payı” diye devam etti. Kıl payı, benim için önemli bir sözdü. Hayatım, kıl payı yetişmek ve kıl payı kaçırmak üzerine kuruluydu. Son dakika insanıydım. Kader denilen şeyle köşe kapmaca oynuyordum sürekli. Her şey o kıl payı yüzünden değişip duruyordu. Ve yine o kıl payı yüzünden hiçbir şey olması gerektiği gibi olmuyordu. Bu sözü söylemesi garipti. Yok canım, nereden bilecekti. Herhangi bir şey söylemedim. Ama etkilenmiştim. O ara metro geldi. Ben önden bindim ancak kalabalıkta onu gözden kaybettim. Toplam 4 dakika kadar süren bu süre zarfının içine, sadece “seni özleyeceğim” yazan bir mektup yerleştirip kafamın içinde bilinmeyen bir adrese gönderdim. Hayatımın aşkını da kıl payı kaçırdığımı düşünerek saçma sapan bir günü daha, kişisel tarihimin tozlu yaprakları arasına, kaydetmeye değer bir şey bulamadan gömmek üzere işe gittim. Ama itiraf etmeliyim ki gün içerisinde birkaç kez kendimi onu düşünürken yakaladım.
Akşam eve dönerken, bizim sokağın köşesinden aniden karşıma çıktı. Tedirgin oldum. “Korkma” dedi. Gözlerimin içine bakıyordu. En içime bakıyordu sanki. Kendimi çırılçıplak hissediyordum. İkimiz de hiç kıpırdamıyorduk. Bu durum ne kadar böyle sürdü bilmiyorum. Sessizliği bozan o oldu. “Hadi gel benimle” dedi, “şurada güzel bir yer biliyorum, biraz konuşalım.” Gitmemem gerekiyordu, artık kimseye güvenmemem gerekiyordu. Ama gittim. Biraz konuştuk. Sonraki günlerde, birazdan biraz daha fazla konuşur olduk.
Gittiğimiz her yerde insanlar bize bakıyordu. Hiçbir bakışı umursamıyorduk. Sürekli konuşuyorduk. Onun anlattığı şeyleri çok seviyordum. İlişkimiz başlayalı sadece birkaç ay olmasına rağmen sanki doğduğumdan beri onu tanıyormuş gibi hissediyorum. Aynı şeyleri seviyor, aynı şeylere sövüyorduk. Üstelik hiç de sıkıcı olmuyordu bu aynılık. Çünkü benim anlattıklarım onu, onun anlattıkları da beni fişekliyordu adeta. Daha önce hiç geçmediğim yollardan havalı kornaya basa basa geçiyordum sanki. Aklımın içinde binlerce otoban... Zemin kaygan. Kayıp duruyordum…
Telefon kullanmıyordu ama istediğim her zaman ulaşabiliyordum ona. İki eli kanda da olsa geliyordu. Gel dediğimde geliyordu. İki elim kanlı olduğunda da gidiyordu. Git dediğimde gidiyordu. Hiç sitem etmiyor, hiç ikiletmiyordu. Bir keresinde “Hadi birlikte faili meçhul bir cinayet olalım.” dedim. “Katil kim olacak?” dedi. “Ben ölürüm, sen ol.” dedim. “Sen ölürsen ben olamam.” dedi. Kafam karıştı.
Sanıyorum bu bitmeyen kafa karışıklığımın başlangıcı o konuşma oldu. Ondan sonra her şey garip bir hal almaya başladı çünkü…
Osman bu sabah beni öperek uyandırdı ve ben uyku sersemliğimi üstümden atamadan da gitti.
Son zamanlarda hep telaşlı, bir şeylerden kaçıyor gibi. Ailemin, bir süre burada kalmamı uygun görmesi canını çok sıkıyor. İşin aslı bundan ben de hoşlanmıyorum. Çünkü bu doktoru hiç sevmiyorum. Çünkü doktor ısrarla “Osman diye biri yok!” diyor ve verdiği ilaçları kullanmazsam her şeyin çok daha kötü olacağını söylüyor.
23 gündür buradayım. Tırnaklarımı kesmiyorum. Saçlarımı taramıyorum. Yıkanmıyorum. Yeteri kadar kötü kokarsam beni burada tutmazlar diye düşünüyorum. Çünkü bu duvarlardan çok korkuyorum. Çünkü olan biteni bir türlü anlayamıyorum. Çünkü bazen gizlice…
Tanrım…
Lütfen bugün yağmur yağmasın.
“Ve eksilsin artık odamdan doktorun getirdiği Osman’sız sabahlar…”
.
27 Ekim 2010 Çarşamba
Bilhassa bunları çok sevdiğim için siz de görün istedim. Dahası Derin Hakikatler isimli sitede. Bakmakta yarar var.
.
21 Ekim 2010 Perşembe
Nöron yolları haritası
.
Hikayelerde konu bütünlüğü olmalıdır diyorlar. Olaylar belirli bir sırayla akmalıymış filan. Oysa ben konudan uzaklaşmayı severim. Sıradan çıkmayı severim. Birkaç sahne önce ne olduğunu anımsamamayı severim. Birkaç sahne sonra ne olacağını umursamamayı severim. Bu sebeple birazdan çok bütünlüklü şeyler yazmayabilirim. Ama size söz veriyorum, bir daha bütünlük kelimesini kullanmayacağım. Ne biçim kelimeymiş lan, nalet gelsin böyle kelimeye.
Kadınlar hikayeleri sever. Bu yüzden yaşadıkları aşkları başka kadınlara anlatırken olduğundan daha fazla hikayeleştirirler. Sonra hikayenin bu yeni halini daha çok severler. Yani birilerine adamı ne kadar sevdiklerini anlatmayı, adamın kendisinden daha çok severler diyorum. Belki de ne dediğimi bilmiyorum. Belki kendi durumuma bir kılıf arıyorum filan. Ama amına koyim böyle durumun. Ne sikko bir durummuş lan bu, şakülümü kaydırdı alenen :/
Bu ara zaman ile ilgili kafam karışık vaziyetlerde biliyorsunuz. Bu konuyu inceleyen bir kitap okuyorum mesela, orada diyor ki "Burundi'de zaman tarif edilir, yani saymak yerine bir özellik atfedilir. Karanlık bir geceye "sen kimsin?" gecesi denir mesela, çünkü hava biriyle karşılaştığınızda yüzünü göremeyeceğiniz kadar karanlıktır ve karşınızdakine kim olduğunu sormanız gerekir." Saymak yerine tarif etmek sizce de çok güzel değil mi la? Bayıldım valla bu fikre. Bundan sonra en sevdiğim kavim Burundililer. Çok kral insanlarmış yemin ederim.
Ben böyle bazen yeni bir şey öğrendiğimde sevinçten çıldırıyorum. Gözlerim parlaya parlaya, hararetli hararetli anlatıyorum böyle ilk gördüğüm kişiye. Gözleri parlaya parlaya dinleyen insanlar buluyorum lan, ne güzel.
Uzatmayayım.
Edit: Çok karışık konuşmuşum, benim kafalar çok karışık çünkü. Ama zaten siktiredin yazıyı, gelin de az muhabbet edelim.
.
Hikayelerde konu bütünlüğü olmalıdır diyorlar. Olaylar belirli bir sırayla akmalıymış filan. Oysa ben konudan uzaklaşmayı severim. Sıradan çıkmayı severim. Birkaç sahne önce ne olduğunu anımsamamayı severim. Birkaç sahne sonra ne olacağını umursamamayı severim. Bu sebeple birazdan çok bütünlüklü şeyler yazmayabilirim. Ama size söz veriyorum, bir daha bütünlük kelimesini kullanmayacağım. Ne biçim kelimeymiş lan, nalet gelsin böyle kelimeye.
Kadınlar hikayeleri sever. Bu yüzden yaşadıkları aşkları başka kadınlara anlatırken olduğundan daha fazla hikayeleştirirler. Sonra hikayenin bu yeni halini daha çok severler. Yani birilerine adamı ne kadar sevdiklerini anlatmayı, adamın kendisinden daha çok severler diyorum. Belki de ne dediğimi bilmiyorum. Belki kendi durumuma bir kılıf arıyorum filan. Ama amına koyim böyle durumun. Ne sikko bir durummuş lan bu, şakülümü kaydırdı alenen :/
Bu ara zaman ile ilgili kafam karışık vaziyetlerde biliyorsunuz. Bu konuyu inceleyen bir kitap okuyorum mesela, orada diyor ki "Burundi'de zaman tarif edilir, yani saymak yerine bir özellik atfedilir. Karanlık bir geceye "sen kimsin?" gecesi denir mesela, çünkü hava biriyle karşılaştığınızda yüzünü göremeyeceğiniz kadar karanlıktır ve karşınızdakine kim olduğunu sormanız gerekir." Saymak yerine tarif etmek sizce de çok güzel değil mi la? Bayıldım valla bu fikre. Bundan sonra en sevdiğim kavim Burundililer. Çok kral insanlarmış yemin ederim.
Ben böyle bazen yeni bir şey öğrendiğimde sevinçten çıldırıyorum. Gözlerim parlaya parlaya, hararetli hararetli anlatıyorum böyle ilk gördüğüm kişiye. Gözleri parlaya parlaya dinleyen insanlar buluyorum lan, ne güzel.
Uzatmayayım.
Edit: Çok karışık konuşmuşum, benim kafalar çok karışık çünkü. Ama zaten siktiredin yazıyı, gelin de az muhabbet edelim.
.
18 Ekim 2010 Pazartesi
İzafiyet
"Zaman'ı benim kadar iyi bilseydin, dedi Şapkacı,
onu harcamaktan söz açmazdın."
onu harcamaktan söz açmazdın."
Önce anlamazsın. Her yerde koşuşturan insanlar vardır. Çalan telefonlar vardır. Yetişmen gerekiyorsa mutlaka trafik vardır. Daha uzaktaysan bilmemkaç sefer sayılı uçakta rötar vardır. Vapur çalışmaz çünkü hava muhalefeti vardır. Gidiş yolundan puan alamazsın. Sonuca zaten varamazsın.
Sonra anlamazsın. Hastaneler vardır. Doktorlar vardır. Her şeye hazırlıklı olun’lar vardır. Ameliyatlar ve yoğun bakımlar vardır. Odaları birbirine bağlayan koridorlar vardır. Koridorların kenarları hep duvardır. Duvar diplerinde yaralı parmağına sürecek sidik ararsın. Olasılık ilminden medet umarsın. Köprüyü geçene kadar Hipokrat’ı kral sayarsın. Doluya koyarsın, boşa koyarsın. Baktın olmuyor amına koyarsın.
Üstelik anlamazsın. Mevzu sıcakken yanında olan insanlar vardır. Mevzu soğudukça uzaklaşan insanlar vardır. Mutlaka onların da kendilerine göre sorunları vardır. Sıcakla soğuğu ayıramazsın. Zaten ayırsan da işin içinden çıkamazsın.
Düpedüz anlamazsın. Mekanik sesler vardır. Ciddi yüzler vardır. Yapılan klinik çalışmalar vardır. Gerçekler vardır. 2 kere 2’ye farklı bir sonuç ararsın. Kendine yeni bir formül kurarsın. Pi’yi 3 alırsın. X’i yalnız bırakırsın. Y’yi adamdan saymazsın. Limitin nereye gittiğine aldırmazsın. Ama hesabı bir türlü tutturamazsın. Hem zaten tuttursan da kimseyi inandıramazsın.
Neresinden bakarsan bak, anlamazsın. Olanlar ve bitenler vardır. Elinden gelmeyen şeyler vardır. Tek çare zamandır. Kendini koltuğa bırakıp gözlerini kaparsın. Zamanı arkasından itebilmek için tek tek saniyeleri sayarsın.
Sekizbinaltıyüzyetmişiki…
Sekizbinaltıyüzyetmişüç…
.
14 Ekim 2010 Perşembe
Nöbet Notları
.
Şu anda bir hastane odasındayım ve bekliyorum. Aslında şu ana dair olan durum sadece hastane odasında olmam. Beklemek tam 2 yıl 1 ay 21 gündür baki. Hazır bir hastane odasındayken ve tam 2 yıl 1 ay 21 gündür bekliyorken size biraz beklemekten bahsetmek istiyorum: Beklemek hiç güzel bir şey değildir.
Şimdi içimden bir ses beni "Üstelik" diye başlayan bir cümle kurmaya zorluyor. Korkmayın, yapmayacağım. Size, hemen yanıbaşımda uyuyan, derin derin uyuyan, sanki 2 yıl 1 ay 21 gündür uyuyan o değilmiş gibi uyuyan adamdan, o adamla aynı karından doğmuş olduğumdan, aynı karından doğmuş olmanın ne demek olduğundan filan bahsetmeyeceğim. Çünkü bunlardan bahsetmek de pek güzel değildir.
Galiba yazının burasında, hastane diye giriş yaptığım ve yakın geçmişte bir kaza geçirmiş olduğum için bizzat kendimden bahsettiğimi düşünüp ödleri kopan, akılları çıkan, evlatlarını kesen, bayraklarını yarıya indiren okurlarıma bir izahat yapmam gerekiyor: Kendimden bahsetmiyorum. Çünkü tahmin ettiğiniz gibi sevgili okurlarım, kendimden bahsetmek de pek güzel bir şey değildir.
Esasen dün gece, yazma çizme işlerinde gayet hatırı sayılır biriyle yaptığım uzun sohbetin özet tavsiyesi, kendimden bahsetmem gerektiğine dairdi. Bu kadar aksiyon dolu bir hayatım varken başka şeylerden bahsetmemin lüzumu yokmuş filan. İkna olmuş değilim ama dizim ağrıyor. Dizim ağrıyorsa size biraz kendimden bahsedebilirim. Size biraz kendimden bahsetmem gerekirse dizim ağrıyor. Bitti.
Kendimle ilgili olan kısmı bitti diyorum, yoksa yazı bitmedi. Yani bence bitmedi çünkü daha anlatacaklarım var. Fakat ne anlatacağımı bilmiyorum. Eğer bir yazar olsaydım size birazdan nelerden bahsedeceğimi bilirdim. Derdim ki sevgili okurlar, size birazdan şunlardan bahsedeceğim. Ama bir yazar değilim. Zaten mesela bir yazar olsam çıldırmamak için yazardım. Oysa şu anda sadece uyumamak için yazıyorum. Çünkü uyumamam gerek. Sebepleri basitleştirmeye bayılıyorum. Her neyse, insan yazdıkça bir konu bulabiliyor. Birkaç cümle önce ne anlatacağımı bilmiyordum halbuki. Bence uyku harika bir konu. Şu esnada en çok uykudan bahsetmek istediğim için size biraz uykudan bahsetmek istiyorum.
Uykuyla ilgili söyleyebileceğim çok fazla şey var ama güzel olup olmadığını tartışmayacağım şimdi. Çünkü 2 yıl 1 ay 21 gündür uyuyan birini izliyorum. Bazen ben de onun gibi uyumak istiyorum. Yaşayanlar ve ölüler evreninin haricinde bir de uyuyanlar evreni olabilir mi? Normal insan uykusu değil kastettiğim, hep uyumak. Koskocaman bir yatakhaneden ibaret bir evren düşünün. Düşündünüz mü? Keşke düşünmeseydiniz. Düşününce kafası karışabiliyor insanın çünkü. Uyumayınca da karışıyor ister istemez. Yani kafamın karışık olduğunu kabul ediyorum. Hakkımdaki tüm suçlamaları da kabul ediyorum. İnkar etmeye halim yok. Bir de mesela şu anda o kadar çok uykum var ki uyumaya halim yok. Aslında yeri gelmişken size biraz halsizliğimden bahsetmek...
Kahve içeyim.
.
Şu anda bir hastane odasındayım ve bekliyorum. Aslında şu ana dair olan durum sadece hastane odasında olmam. Beklemek tam 2 yıl 1 ay 21 gündür baki. Hazır bir hastane odasındayken ve tam 2 yıl 1 ay 21 gündür bekliyorken size biraz beklemekten bahsetmek istiyorum: Beklemek hiç güzel bir şey değildir.
Şimdi içimden bir ses beni "Üstelik" diye başlayan bir cümle kurmaya zorluyor. Korkmayın, yapmayacağım. Size, hemen yanıbaşımda uyuyan, derin derin uyuyan, sanki 2 yıl 1 ay 21 gündür uyuyan o değilmiş gibi uyuyan adamdan, o adamla aynı karından doğmuş olduğumdan, aynı karından doğmuş olmanın ne demek olduğundan filan bahsetmeyeceğim. Çünkü bunlardan bahsetmek de pek güzel değildir.
Galiba yazının burasında, hastane diye giriş yaptığım ve yakın geçmişte bir kaza geçirmiş olduğum için bizzat kendimden bahsettiğimi düşünüp ödleri kopan, akılları çıkan, evlatlarını kesen, bayraklarını yarıya indiren okurlarıma bir izahat yapmam gerekiyor: Kendimden bahsetmiyorum. Çünkü tahmin ettiğiniz gibi sevgili okurlarım, kendimden bahsetmek de pek güzel bir şey değildir.
Esasen dün gece, yazma çizme işlerinde gayet hatırı sayılır biriyle yaptığım uzun sohbetin özet tavsiyesi, kendimden bahsetmem gerektiğine dairdi. Bu kadar aksiyon dolu bir hayatım varken başka şeylerden bahsetmemin lüzumu yokmuş filan. İkna olmuş değilim ama dizim ağrıyor. Dizim ağrıyorsa size biraz kendimden bahsedebilirim. Size biraz kendimden bahsetmem gerekirse dizim ağrıyor. Bitti.
Kendimle ilgili olan kısmı bitti diyorum, yoksa yazı bitmedi. Yani bence bitmedi çünkü daha anlatacaklarım var. Fakat ne anlatacağımı bilmiyorum. Eğer bir yazar olsaydım size birazdan nelerden bahsedeceğimi bilirdim. Derdim ki sevgili okurlar, size birazdan şunlardan bahsedeceğim. Ama bir yazar değilim. Zaten mesela bir yazar olsam çıldırmamak için yazardım. Oysa şu anda sadece uyumamak için yazıyorum. Çünkü uyumamam gerek. Sebepleri basitleştirmeye bayılıyorum. Her neyse, insan yazdıkça bir konu bulabiliyor. Birkaç cümle önce ne anlatacağımı bilmiyordum halbuki. Bence uyku harika bir konu. Şu esnada en çok uykudan bahsetmek istediğim için size biraz uykudan bahsetmek istiyorum.
Uykuyla ilgili söyleyebileceğim çok fazla şey var ama güzel olup olmadığını tartışmayacağım şimdi. Çünkü 2 yıl 1 ay 21 gündür uyuyan birini izliyorum. Bazen ben de onun gibi uyumak istiyorum. Yaşayanlar ve ölüler evreninin haricinde bir de uyuyanlar evreni olabilir mi? Normal insan uykusu değil kastettiğim, hep uyumak. Koskocaman bir yatakhaneden ibaret bir evren düşünün. Düşündünüz mü? Keşke düşünmeseydiniz. Düşününce kafası karışabiliyor insanın çünkü. Uyumayınca da karışıyor ister istemez. Yani kafamın karışık olduğunu kabul ediyorum. Hakkımdaki tüm suçlamaları da kabul ediyorum. İnkar etmeye halim yok. Bir de mesela şu anda o kadar çok uykum var ki uyumaya halim yok. Aslında yeri gelmişken size biraz halsizliğimden bahsetmek...
Kahve içeyim.
.
30 Eylül 2010 Perşembe
Tımarhane Notları / Hastanın Seyir Defteri II
.
Evet ne diyordum, aslında cama vuran yağmur damlalarıyla aram hiç iyi değildir. Ama çiçeklerim olunca sevdim şimdi. Bir tanesi çok güzel kokuyor. İnanın burnuma sokasım geliyor böyle. "İnsan kederlendikçe toprağa meyyali artarmış." Bunu bir yerden mi duydum ben mi uydurdum tam çıkaramıyorum şimdi. Ama öyle bir vaziyet hissediyorum kendimde. Kederlendikçe toprağa sarılasım geliyor böyle. Önümüzdeki bahar demo bir bahçe yapmaya karar verdim mesela. Şöyle her sebzeden iki kök. Doyumluk değil sevimlik. Başka bir yerinden okursanız bir nevi Nuh'un Gemisi. Hani belki de hiçbir şey olamamışların kralıyımdır diyorum ya kendime, aslında sebze peygamberiymişimdir belki de.
Yani diyorum ki kimse ölmemiş, kimse komalarda kalmamış olsa, ben böyle bir güzel motora binsem... Önce biraz böyle rüzgarı hissetsem... Sonra hızlansam... Hızlansam... Daha çok hızlansam... Nefes alamayacak kadar çok hızlansam... Sonra bir şey olsa... Ne olduğunu size anlatamayacak olsam...
Yok aslında bunu demiyorum.
Şöyle bizimkilerin bahçesinde, birkaç metrekarelik bir alana. Demo bahçeyi diyorum. Belki kiraz ağacının oraya. Hıhımm, bu güzel fikir. Niye gülümsüyorsunuz? Kirazlardan bahsedince aklıma babamın geldiğini anladınız di mi? Napolyon kirazlarıyla babamı o kadar özdeşleştirmişim ki artık Napolyon'u babam sanıyorumdur belki de. Yakında kirazın konumuzla bir ilgisi kalmayabilir yani. Napolyon'dan bahsetmeme şaşırdınız mı? Şaşırmanız şaşırtıcı. Akli melekelerimden endişelendiğiniz için burdayım bildiğim kadarıyla. Edebiyatta, akli melekelerinden endişe edilen insanlar genellikle Napolyon klişesi üzerinden tariflenir. Geçirdiğimiz onca zamandan sonra tarifinizi kolaylaştırmak boynuma borçtu, böyle düşünün.
Ancak aslını söylemem gerekirse iyiyim. Endişelendiğiniz hususta yani. Kabul, bir tımarhanedeyim ama siz tek tarafından bakıyor olabilirsiniz duruma. Yani şöyle tam karşınıza geçip baksanız, bu sefer Doktor Umuz ben oluyorum. Neyse, çiçekler diyordum.
Ya düşününce, çiçeklerden yeteri kadar bahsettim aslında. Şimdi dizime gelebiliriz. Bir şeyler olmuş işte dizime. Arka boynuz filan bir yerleri yırtılmış. Ama yani şimdi ben niye dizim böyle oldu diye bir sürü şey hatırlıyorum ki Doktor Bey? Yazık değil mi? Unutmak için canım çıkmıştı, biliyorsunuz. Yani kafasal durumum müsait olsa niye dayanmayayım ama yemin ederim benim de elimde avucumda bir şey kalmadı lan.
Lan derken sizi kastetmedim Doktor Bey. Lambayla ilgili kısma geçecektim kafam karıştı. Şimdi hemen konuya giriyorum, şu sağ tarafımda görmüş olduğunuz lambamın artık ışık ayarı var. İstediğim gibi açıp kısabiliyorum. Bu, an itibariyle benim için dünyadaki en güzel şey. Kısıp kısıp açıyorum. Böylece, kısmakla açmak arasında geçen zamanı düşünmüyorum. Bana verilebilecek en güzel hediye türü, düşünmemi engelleyecek şeylerdir. En azından kendi hayatımı düşünmemi. Bu sebeple bu cümlede bir teşekkür var. Sahibi gelsin alsın.
Bir de tıbbi adıyla ifade edecek olursam klozet kapağı sendromum vardı birkaç gündür. Klozet kapağı sendromu diye bir hastalık yok demeyin Doktor Bey, ilerleyen safhalarda sıçmamaya kadar varıyor durum çok afedersiniz. Takdir edersiniz ki sıçmamak, psikiyatri çevrelerinde kendine çok boktan bir yer edinmiş mühim bir hastalıktır. Bağlantıyı dikkatlice kuracak olursanız klozet kapağı sendromunu siz keşfedip psikiyatri dünyasının amına koyabilirsiniz. Uzatmayayım. Ben böyle henüz keşfedilmemiş sendromlarla boğuşmayayım diye, hacetimi giderdiğim yerlere hiç tiksinmeden eğilip klozet kapağını değiştiren bir arkadaşım var. Bilemiyorum, belki onu da ben yazıyorumdur. Belki oturmuş bütün bu beni o yazıyordur. Ancak her iki durum için de yakınlarımızda olması gerek Doktor Bey. Bence onu da buraya yatırmalıyız. Hem hazır gelmişken bu cümledeki teşekkürü de almış olur.
Anlatacaklarımın tamamı bu kadar değil Doktor Bey. Fakat dizimdeki ağrıyı ancak bir ceset izah edebilir şu anda. Uyusam iyi olacak.
.
Evet ne diyordum, aslında cama vuran yağmur damlalarıyla aram hiç iyi değildir. Ama çiçeklerim olunca sevdim şimdi. Bir tanesi çok güzel kokuyor. İnanın burnuma sokasım geliyor böyle. "İnsan kederlendikçe toprağa meyyali artarmış." Bunu bir yerden mi duydum ben mi uydurdum tam çıkaramıyorum şimdi. Ama öyle bir vaziyet hissediyorum kendimde. Kederlendikçe toprağa sarılasım geliyor böyle. Önümüzdeki bahar demo bir bahçe yapmaya karar verdim mesela. Şöyle her sebzeden iki kök. Doyumluk değil sevimlik. Başka bir yerinden okursanız bir nevi Nuh'un Gemisi. Hani belki de hiçbir şey olamamışların kralıyımdır diyorum ya kendime, aslında sebze peygamberiymişimdir belki de.
Yani diyorum ki kimse ölmemiş, kimse komalarda kalmamış olsa, ben böyle bir güzel motora binsem... Önce biraz böyle rüzgarı hissetsem... Sonra hızlansam... Hızlansam... Daha çok hızlansam... Nefes alamayacak kadar çok hızlansam... Sonra bir şey olsa... Ne olduğunu size anlatamayacak olsam...
Yok aslında bunu demiyorum.
Şöyle bizimkilerin bahçesinde, birkaç metrekarelik bir alana. Demo bahçeyi diyorum. Belki kiraz ağacının oraya. Hıhımm, bu güzel fikir. Niye gülümsüyorsunuz? Kirazlardan bahsedince aklıma babamın geldiğini anladınız di mi? Napolyon kirazlarıyla babamı o kadar özdeşleştirmişim ki artık Napolyon'u babam sanıyorumdur belki de. Yakında kirazın konumuzla bir ilgisi kalmayabilir yani. Napolyon'dan bahsetmeme şaşırdınız mı? Şaşırmanız şaşırtıcı. Akli melekelerimden endişelendiğiniz için burdayım bildiğim kadarıyla. Edebiyatta, akli melekelerinden endişe edilen insanlar genellikle Napolyon klişesi üzerinden tariflenir. Geçirdiğimiz onca zamandan sonra tarifinizi kolaylaştırmak boynuma borçtu, böyle düşünün.
Ancak aslını söylemem gerekirse iyiyim. Endişelendiğiniz hususta yani. Kabul, bir tımarhanedeyim ama siz tek tarafından bakıyor olabilirsiniz duruma. Yani şöyle tam karşınıza geçip baksanız, bu sefer Doktor Umuz ben oluyorum. Neyse, çiçekler diyordum.
Ya düşününce, çiçeklerden yeteri kadar bahsettim aslında. Şimdi dizime gelebiliriz. Bir şeyler olmuş işte dizime. Arka boynuz filan bir yerleri yırtılmış. Ama yani şimdi ben niye dizim böyle oldu diye bir sürü şey hatırlıyorum ki Doktor Bey? Yazık değil mi? Unutmak için canım çıkmıştı, biliyorsunuz. Yani kafasal durumum müsait olsa niye dayanmayayım ama yemin ederim benim de elimde avucumda bir şey kalmadı lan.
Lan derken sizi kastetmedim Doktor Bey. Lambayla ilgili kısma geçecektim kafam karıştı. Şimdi hemen konuya giriyorum, şu sağ tarafımda görmüş olduğunuz lambamın artık ışık ayarı var. İstediğim gibi açıp kısabiliyorum. Bu, an itibariyle benim için dünyadaki en güzel şey. Kısıp kısıp açıyorum. Böylece, kısmakla açmak arasında geçen zamanı düşünmüyorum. Bana verilebilecek en güzel hediye türü, düşünmemi engelleyecek şeylerdir. En azından kendi hayatımı düşünmemi. Bu sebeple bu cümlede bir teşekkür var. Sahibi gelsin alsın.
Bir de tıbbi adıyla ifade edecek olursam klozet kapağı sendromum vardı birkaç gündür. Klozet kapağı sendromu diye bir hastalık yok demeyin Doktor Bey, ilerleyen safhalarda sıçmamaya kadar varıyor durum çok afedersiniz. Takdir edersiniz ki sıçmamak, psikiyatri çevrelerinde kendine çok boktan bir yer edinmiş mühim bir hastalıktır. Bağlantıyı dikkatlice kuracak olursanız klozet kapağı sendromunu siz keşfedip psikiyatri dünyasının amına koyabilirsiniz. Uzatmayayım. Ben böyle henüz keşfedilmemiş sendromlarla boğuşmayayım diye, hacetimi giderdiğim yerlere hiç tiksinmeden eğilip klozet kapağını değiştiren bir arkadaşım var. Bilemiyorum, belki onu da ben yazıyorumdur. Belki oturmuş bütün bu beni o yazıyordur. Ancak her iki durum için de yakınlarımızda olması gerek Doktor Bey. Bence onu da buraya yatırmalıyız. Hem hazır gelmişken bu cümledeki teşekkürü de almış olur.
Anlatacaklarımın tamamı bu kadar değil Doktor Bey. Fakat dizimdeki ağrıyı ancak bir ceset izah edebilir şu anda. Uyusam iyi olacak.
.
21 Eylül 2010 Salı
Şu da var;
.
Kardeşim, kaza yerinde ambulansı arayıp telefonun karşısındaki görevliye kendi sağlığında bir sıkıntı olmadığını fakat benim bir ambulansa ihtiyacım olduğunu anlatabilmek için, şu anda dünyanın bütün dillerini biliyor olsam bile kelimelerle anlatamayacağım bir yüz ifadesiyle, "Yaa ben iyiyim de çevrem kötü." dedi sdsgdfgsfdgjds. Gerizekalı.
.
Kardeşim, kaza yerinde ambulansı arayıp telefonun karşısındaki görevliye kendi sağlığında bir sıkıntı olmadığını fakat benim bir ambulansa ihtiyacım olduğunu anlatabilmek için, şu anda dünyanın bütün dillerini biliyor olsam bile kelimelerle anlatamayacağım bir yüz ifadesiyle, "Yaa ben iyiyim de çevrem kötü." dedi sdsgdfgsfdgjds. Gerizekalı.
.
19 Eylül 2010 Pazar
Hastanın Seyir Defteri

Eski hali - Temsili resim--------------------- Yeni hali - mnskim :/
Takdir edersiniz ki bu bacakla salsa yapamıyorum. Eski haliyle de yapamıyordum aslında ama olsun, bence bu kısmına takılmamalıyız. Mesela şu an bacağım sağlam olsa kesin salsa yapabilirdim gibisime geliyor. Çok canım sıkılıyor lan, öyle böyle değil. Az önce sehpayı dişledim mesela. Farklı tatlar arıyor insan tabi :/ Gelen gidenler oldu elbette ama şu anda yapyalnızım mesela. Mutfaktan kokular yükselmeye başladı. Sabah ilaç içmek için su almaya gittiğimde -ki adeta Yeni Zelanda'ya yürüyerek gidip gelmişimcesine zorlu bir eylemdi benim için- ocağın üstünde, içinde çeşitli mikroorganizmaların koloni kurduğu bir çorba tenceresiyle karşılaştım. Kim yaptıysa artık... Geçenlerde "evimin anahtarı bir bende yok anasını satiyim" klişesini bire bir yaşadım mesela. Kapıda kaldım la :/ Son anahtarı da kaptırmışım. Yakında evimi ele geçiren insanlar tarafından buradan kovulabilirim. Can güvenliğim yok. Devlet buna bir şey yapsın :/
Arada bir böyle içime bi ürperti geliyor. Ayaklarım üşüyor filan. Kanım çekiliyor sanki tövbe yarebbim :/ Ölmem di mi lan :/ Ölürsem ağzınıza sıçarım bak. Daha göreceğim şeyler var benim. Allah öyle dedi bana. Kulağımı çekti bi ufak, ondan sonra da "hadi git kerata, daha güldüğünü görücem ben senin" dedi. Mesela işte benim Allah'ım böyle sevimli biri. Bir de biz onunla öyle resmiyetli sizli bizli dönemlerimizi çoktan atlattık. Araya bir sürü felaket girdi çünkü. Felaketlerde adab-ı muaşeret denilen bir şey yoktur. Yanisi bana öyle gelip dandik dundik inanç dünyamla ilgili nasihatlerde bulunmayın. Biz Allah'la bir biçimde anlaşıyoruz. Allahım n'aber? ::
Ha bir de rica ederim artık beni motor kullanıyor olmamla ilgili eleştirmeyin. Söyleyeceğiniz her şeyi en az üç bin kere düşündüm ben zaten. Sike sike tabi, yoksa düşünmeye çok meraklı biri olduğumdan değil.
Satırlarıma burada son verirken hepinize çok teşekkür ederim. Ama hiçbiriniz de gelip bulaşıkları yıkamadınız ya, piçsiniz olum lan :/
.
.
17 Eylül 2010 Cuma
Bana su verdi :/
.
Kardeşimle aile evinden İstanbul'a dönüyorduk. 10 dakika evvel bir yerde durup ufak bir kahvaltı ve beraberinde bir sürü geyik yapmıştık. Konuştuklarımızı düşünüyordum. Bir de atla motor arasındaki organik bağı. Birkaç yüzyıl önce doğsam kesin at binen bir kadın olurdum. Her neyse. Otoban çıkışında, sol şeritte fakat trafikten mütevellit maksimum 50 km hızdayken herifin biri küt diye arabasının burnunu önümüze çıkardı. Denge bozulunca bariyerlere doğru kaydık ve yoldan çıkarak devrildik. Düşmeden hemen önce hassiktir dediğimi hatırlıyorum. Böyle olacağından eminim, yani ölmeden evvel hassiktir diyeceğimden. Neyse, ölmedim. Dizimin üstüne devrildim ve bir miktar sürüklendim. Durabildiğimde ilk düşündüğüm şey arabaların altında kalmamak için yolun kenarına çekilmem gerektiğiydi ama dizim o kadar acıyordu ki kımıldayabilmem söz konusu değildi. Kardeşim ön tarafımda yatıyordu. Buraya kadarmış dedim. Birazdan arabalar üstümüzden geçecek...
Buraya kadar değilmiş. Ben o kısımlarını hatırlamıyorum pek ama kardeş arabaların durması için hemen motoru benim arkama çekip çantaları ortaya yığmış. Sonra yanıma geldi. Yüzü allak bullak. Ama iyi, herhangi bir yerinde problem yok yani. Benim derdime düşmüş. Ablacım iyi misin diyor ağlamaklı. İyiyim diyeceğim de ağzımı açtığım anda attan düşmüş gibi bağırabiliyorum sadece. Amına koyim çok acıdı lan. Pantolon yırtılmış tabi ama cesaret edip dizime bakamıyorum ki. Kesecekler bacağı sıçtık diyorum sadece. Arkamdan kollarımın altına girip beni yolun kenarına çekiyor. İşte asıl macera bundan sonra başlıyor.
Bir kadın arabasını durdurup yanımıza geliyor. Panik halinde. Sanki o kaza yapmış gibi şaşkın. Bana su veriyor. Ambulansı arıyor, ben götüreyim hastaneye diyor. Diyor da benim bacağı oynatabilecek bir pozisyonum yok. Ambulansı bekleyelim diyorum. Tabi böyle cümle kurarak diyemiyorum bunu o esnada. Çeşitli anırma tonlamalarıyla ifade ediyorum. Bekliyoruz. Bu arada bizi yoldan çıkaran orospu çocuğu dönüp arkasına bakmıyor bile. Başka bir kadın arabasının camından peçete uzatıyor elimdeki kanı görüp. Bir diğeri bir şişe su daha uzatıyor. Dilenci gibiyiz. Gelen geçen bir şey veriyor. Bu arada ambulans gelmiyor. Kardeşimin yüzünün halini görünce bağırmayı kesiyorum. Sonra şu dizime bir bakayım diyorum. Görünce bir çığlık daha. Kemik görünüyor la, beyaz beyaz böyle. Tam beyaz da değil de kemik rengi işte :/ Etrafında kot ve asfalt parçaları yapışık. Olum annem ağzımıza sıçacak diyorum kardeşe. Sıçılmayacak gibi değil, akılsızlığımıza doymayalım. Ama yemin billah ederim bizim bir kabahatimiz yok. Adama zorla kaza yaptırıyorlar bu mına goduğumunun memleketinde. Kaskı bir kenara fırlattım. Üstümdeki montu böyle cımıra cımıra yerden yere vurdum. Kalkabilsem motoru da dövücem ama kalkamıyorum tabi. Sinirden gebericem. Herifin biri yerdeki debelenmemi görüp arabasının camından dalga geçer gibi "nööldü" diye bağırıyor. Ebenin amı oldu diyorum. İnse sikicem o haldeyim. Sonra bir adam geliyor. Dizime bakıyor, ayağıma bakıyor, elime bakıyor. Duruyorum çünkü belli ki o doktor. O da ambulansı arıyor. Böyle bin tane daha muhabbet yaşıyoruz. Ama ecdadını siktiğiminin ambulansı gelmiyor bir türlü. 1 saatten biraz daha fazla bir zaman yolun ortasında çeşitli komiklikler eşliğinde belkiyoruz. En son kardeşe diyorum ki yardım etmek isteyen arabalardan birine binip gidelim, asfaltta oturmaktan sıçalak olucam bu gidişle.
Biniyoruz birine. Bizi Göztepe Eğitim Araştırma'ya götürüyor. Beni daha doğrusu, kardeş arkada motorla geliyor yine mecbur. Orada yaşadıklarımın tamamını size anlatamam. Böyle hastane olmaz olsun. Şöyle diyeyim, bir buçuk saat kadar bana hiçbir müdahelede bulunmadılar. Murat K. diye bir doktor vardı, yemin ederim şimdi elime verseler oturduğum yerden etlerini didiveririm herifin. Hipokratlar siksin onu inşallah. Neyse sonra film sonuçları geldi, kırık çıkık yokmuş. Biz kardeşle sevinçten zıplamak istedik de benim diz haşat olduğu için mümkün olmadı. Sonra lutfedip pansuman yapmaya karar verdiler. Böyle bir pansuman olamaz. Haluk abi diye bir hasta bakıcı var, asfaltın alabildiğine zımparaladığı dizimi baticon döktüğü gazlı bezle bir temiz keseliyor. Acıdan kalp krizi geçiricem nerdeyse. Adamın koluna yapışıp kurban oliyim bırak diyorum. Bırakmıyor. Öyle gözüm dönüyor ki kanayan elimi komple sırtına sürüyorum bunun. Önlüğünün ebesini siktim. Hak etti ama. Adama dedim ki, herkesi unutucam da Haluk abi dedim, seni katiyen unutmicam.
Neyse işte böyle. Evde yatıyorum şimdi. Korkudan aneye söyleyemediğimiz için anne bakımı lüksünü yaşayamıyorum. Annemin bir motor kazasını daha kaldırabilecek durumu yok, bir de çok kötü sövüyor la :/Az önce belki işe yarar diye dizimi yalamaya kalktım. Yalaya yalaya iyileştiririm belki. Bugün ağrılarım daha fazla. Öyle ki çişim gelince göz yaşlarıma hakim olamıyorum :/ Ziyaretime gelizleyin. Yemek yapın su getirin beni oyalayın ay bir şeyler yapın :/
Not: Bana su veren o kadına, beni hastaneye götüren Zeki Bey'e, bana pirensesler gibi bakan Adile Naşit anaçlığındaki biloma, kendinden önce beni düşünen canım kardeşime, çikolatalı frambuazlı pastamı eksik etmeyen güzel arkadaşım Nurdan'a ve geçmiş olsun diyen ve diyecek olan herkese pek çok teşekkür ederim.
Notto: Bana emeği geçen, ambulansından doktoruna, hasta bakıcısından eczacısına tüm sağlık personelinin amına koyim.
.
Kardeşimle aile evinden İstanbul'a dönüyorduk. 10 dakika evvel bir yerde durup ufak bir kahvaltı ve beraberinde bir sürü geyik yapmıştık. Konuştuklarımızı düşünüyordum. Bir de atla motor arasındaki organik bağı. Birkaç yüzyıl önce doğsam kesin at binen bir kadın olurdum. Her neyse. Otoban çıkışında, sol şeritte fakat trafikten mütevellit maksimum 50 km hızdayken herifin biri küt diye arabasının burnunu önümüze çıkardı. Denge bozulunca bariyerlere doğru kaydık ve yoldan çıkarak devrildik. Düşmeden hemen önce hassiktir dediğimi hatırlıyorum. Böyle olacağından eminim, yani ölmeden evvel hassiktir diyeceğimden. Neyse, ölmedim. Dizimin üstüne devrildim ve bir miktar sürüklendim. Durabildiğimde ilk düşündüğüm şey arabaların altında kalmamak için yolun kenarına çekilmem gerektiğiydi ama dizim o kadar acıyordu ki kımıldayabilmem söz konusu değildi. Kardeşim ön tarafımda yatıyordu. Buraya kadarmış dedim. Birazdan arabalar üstümüzden geçecek...
Buraya kadar değilmiş. Ben o kısımlarını hatırlamıyorum pek ama kardeş arabaların durması için hemen motoru benim arkama çekip çantaları ortaya yığmış. Sonra yanıma geldi. Yüzü allak bullak. Ama iyi, herhangi bir yerinde problem yok yani. Benim derdime düşmüş. Ablacım iyi misin diyor ağlamaklı. İyiyim diyeceğim de ağzımı açtığım anda attan düşmüş gibi bağırabiliyorum sadece. Amına koyim çok acıdı lan. Pantolon yırtılmış tabi ama cesaret edip dizime bakamıyorum ki. Kesecekler bacağı sıçtık diyorum sadece. Arkamdan kollarımın altına girip beni yolun kenarına çekiyor. İşte asıl macera bundan sonra başlıyor.
Bir kadın arabasını durdurup yanımıza geliyor. Panik halinde. Sanki o kaza yapmış gibi şaşkın. Bana su veriyor. Ambulansı arıyor, ben götüreyim hastaneye diyor. Diyor da benim bacağı oynatabilecek bir pozisyonum yok. Ambulansı bekleyelim diyorum. Tabi böyle cümle kurarak diyemiyorum bunu o esnada. Çeşitli anırma tonlamalarıyla ifade ediyorum. Bekliyoruz. Bu arada bizi yoldan çıkaran orospu çocuğu dönüp arkasına bakmıyor bile. Başka bir kadın arabasının camından peçete uzatıyor elimdeki kanı görüp. Bir diğeri bir şişe su daha uzatıyor. Dilenci gibiyiz. Gelen geçen bir şey veriyor. Bu arada ambulans gelmiyor. Kardeşimin yüzünün halini görünce bağırmayı kesiyorum. Sonra şu dizime bir bakayım diyorum. Görünce bir çığlık daha. Kemik görünüyor la, beyaz beyaz böyle. Tam beyaz da değil de kemik rengi işte :/ Etrafında kot ve asfalt parçaları yapışık. Olum annem ağzımıza sıçacak diyorum kardeşe. Sıçılmayacak gibi değil, akılsızlığımıza doymayalım. Ama yemin billah ederim bizim bir kabahatimiz yok. Adama zorla kaza yaptırıyorlar bu mına goduğumunun memleketinde. Kaskı bir kenara fırlattım. Üstümdeki montu böyle cımıra cımıra yerden yere vurdum. Kalkabilsem motoru da dövücem ama kalkamıyorum tabi. Sinirden gebericem. Herifin biri yerdeki debelenmemi görüp arabasının camından dalga geçer gibi "nööldü" diye bağırıyor. Ebenin amı oldu diyorum. İnse sikicem o haldeyim. Sonra bir adam geliyor. Dizime bakıyor, ayağıma bakıyor, elime bakıyor. Duruyorum çünkü belli ki o doktor. O da ambulansı arıyor. Böyle bin tane daha muhabbet yaşıyoruz. Ama ecdadını siktiğiminin ambulansı gelmiyor bir türlü. 1 saatten biraz daha fazla bir zaman yolun ortasında çeşitli komiklikler eşliğinde belkiyoruz. En son kardeşe diyorum ki yardım etmek isteyen arabalardan birine binip gidelim, asfaltta oturmaktan sıçalak olucam bu gidişle.
Biniyoruz birine. Bizi Göztepe Eğitim Araştırma'ya götürüyor. Beni daha doğrusu, kardeş arkada motorla geliyor yine mecbur. Orada yaşadıklarımın tamamını size anlatamam. Böyle hastane olmaz olsun. Şöyle diyeyim, bir buçuk saat kadar bana hiçbir müdahelede bulunmadılar. Murat K. diye bir doktor vardı, yemin ederim şimdi elime verseler oturduğum yerden etlerini didiveririm herifin. Hipokratlar siksin onu inşallah. Neyse sonra film sonuçları geldi, kırık çıkık yokmuş. Biz kardeşle sevinçten zıplamak istedik de benim diz haşat olduğu için mümkün olmadı. Sonra lutfedip pansuman yapmaya karar verdiler. Böyle bir pansuman olamaz. Haluk abi diye bir hasta bakıcı var, asfaltın alabildiğine zımparaladığı dizimi baticon döktüğü gazlı bezle bir temiz keseliyor. Acıdan kalp krizi geçiricem nerdeyse. Adamın koluna yapışıp kurban oliyim bırak diyorum. Bırakmıyor. Öyle gözüm dönüyor ki kanayan elimi komple sırtına sürüyorum bunun. Önlüğünün ebesini siktim. Hak etti ama. Adama dedim ki, herkesi unutucam da Haluk abi dedim, seni katiyen unutmicam.
Neyse işte böyle. Evde yatıyorum şimdi. Korkudan aneye söyleyemediğimiz için anne bakımı lüksünü yaşayamıyorum. Annemin bir motor kazasını daha kaldırabilecek durumu yok, bir de çok kötü sövüyor la :/Az önce belki işe yarar diye dizimi yalamaya kalktım. Yalaya yalaya iyileştiririm belki. Bugün ağrılarım daha fazla. Öyle ki çişim gelince göz yaşlarıma hakim olamıyorum :/ Ziyaretime gelizleyin. Yemek yapın su getirin beni oyalayın ay bir şeyler yapın :/
Not: Bana su veren o kadına, beni hastaneye götüren Zeki Bey'e, bana pirensesler gibi bakan Adile Naşit anaçlığındaki biloma, kendinden önce beni düşünen canım kardeşime, çikolatalı frambuazlı pastamı eksik etmeyen güzel arkadaşım Nurdan'a ve geçmiş olsun diyen ve diyecek olan herkese pek çok teşekkür ederim.
Notto: Bana emeği geçen, ambulansından doktoruna, hasta bakıcısından eczacısına tüm sağlık personelinin amına koyim.
.
12 Eylül 2010 Pazar
11 Eylül 2010 Cumartesi
Tımarhane Notları #13
.
Dr. Umuz Bey, köşkün asma balkonundan yaptığı rutin konuşmasına, her şeyin ölçülü olması gerektiğini söyleyerek başladı. Gerisini dinlemedim. Kimseye belli etmeden, ardında deniz olduğundan kuşku duymadığım duvarın önüne geçtim ve ölçüp biçtim.
O adamı tam tamına 3 kilo sevmiştim. Benim için iyi bir rakam sayılır bu. Sonra işler sarpa sardı. Bu deyimi ilk olarak hangi durum için söylediler bilemiyorum ama gönül işleri için ziyadesiyle kullanışlı. Çünkü işin içine gönül girince işler hep sarpa sarar. Bundan sonra birini sevmek için böbreğimi kullanacağım.
Sevmek derken ölüp bitmekten söz etmiyorum. 3 kilonun içine pek fazla şey sığmıyor. Ama yine de mesela komaya filan girse ben ona bakardım. Komaya giren birine bakmak gerekir çünkü. Umarım hiçbir zaman komaya girmez zira etrafımız komaya giren adamlara bakmak istemeyen kadınlarla dolu.
Camilla’yı anlatmıştı bana. Camilla’yı biliyor musunuz? Keşke bilseniz. Keşke Fante’nin değil onun anlattığı gibi bilseniz. Acaba Camilla’yı anlatırken mi sevdim onu yoksa Muhteşem Kraliçe’yi izlerken mi? Kronolojik bir tespit yapabileceğimi sanmıyorum. Zaten hafızam pek iyi değildir. Ancak bir şey, başka bir şeyle mutlaka bağlantılı. Hepimiz zincirleme hayatlar yaşıyoruz. “Kederli günlerde bağlanmaya daha açık oluyor insan” diyor ya bir yazar, belki de sırf bundan.
O beni sevmedi, biliyorum. Belki başka birini sevdiği için belki bende sevecek bir şey bulamadığı için belki de her neyse işte. Olan bitenlere sebep aramayı çoktan bıraktım. Ama bu benim ilk sevilmeme tecrübem. Dolayısıyla ne yapacağımı bilemedim. Daha evvel geçmediğiniz bir yoldan geçiyorsanız hata yapma ihtimaliniz yüksektir. Trafik böyle diyor. Mutlaka hata yapmışımdır.
Gitmeye karar verdiğini telefonda söyledi, bu kısmının şık olmadığını kendisi de kabul ediyor. Dünya başıma yıkılmadı. Benim için kayda değer bir felaket haberi sayılmaz. Ama sinirlendim, o haldeyken ölçemedim tabi ama sanıyorum 5 okka kadar. Sinirlenecek bir durum olduğundan değil, yapabildiğim en iyi şey bu olduğundan. Her neyse, gecenin bir vaktiydi ve sokaktaydım. Gecenin bir vakti sokakta gördükleri kadınları bir takım evlere ya da otellere sokmak isteyen herifler var. Ancak üstümde bir ev olmaması, içimde 3 kiloluk bir boşluk ve 5 okkalık bir sinir olmadığı anlamına gelmez. Beni bir eve ya da otele davet eden o herif, sanıyorum artık hiçbir kadını bir eve ya da otele davet etmeyecektir.
Yol boyu şarkı söyledim. Şarkı söyleyerek yürümek yolun kısalmasına neden olur. Aslında yolun kısalmasını istediğim filan yoktu. Sadece aklıma daha iyi bir fikir gelmediği için. Sonra eve geldim. İlk işim banyoya gidip benimkinin yanında duran diş fırçasını çöpe atmak oldu. Benimkilerin yanında durmayan dişler için bir fırça bulundurmam gerekmez. Bunu size diş fırçasına bir anlam yüklediğim için değil dönmeyeceğinden ne kadar emin olduğumu belirtmek için anlatıyorum, yaklaşık 7 litreye denk düşüyor bu. Sonra salona geçip 9 metre düşündüm. Aklıma babaannemin ineklerinden başka bir şey gelmedi.
Sonra günler geçti. Günler siz geçmesini isteseniz de istemeseniz de geçer. Akan zaman boşluklara doğru dolar bir biçimde. Doktor Umuz hesapladı, bu sabah itibariyle ondan geriye 750 gram’lık bir boşluk kalmış. Bazen üzülüyorum elbette. Ama harici hayatımda yaşadıklarımdan dolayı tam olarak neye üzüldüğümü hiçbir zaman bilemediğim için pek üstünde durmuyorum. Yine işe gidiyorum. Yine eve dönüyorum. Yine arkadaşlarımla buluşup saçma sapan şeylere gülüyorum. Hala çok kötü fotoğraflar çekiyor, hala çok kötü yazılar yazıyorum.
Dediğim gibi, günler geçiyor işte.
.
Dr. Umuz Bey, köşkün asma balkonundan yaptığı rutin konuşmasına, her şeyin ölçülü olması gerektiğini söyleyerek başladı. Gerisini dinlemedim. Kimseye belli etmeden, ardında deniz olduğundan kuşku duymadığım duvarın önüne geçtim ve ölçüp biçtim.
O adamı tam tamına 3 kilo sevmiştim. Benim için iyi bir rakam sayılır bu. Sonra işler sarpa sardı. Bu deyimi ilk olarak hangi durum için söylediler bilemiyorum ama gönül işleri için ziyadesiyle kullanışlı. Çünkü işin içine gönül girince işler hep sarpa sarar. Bundan sonra birini sevmek için böbreğimi kullanacağım.
Sevmek derken ölüp bitmekten söz etmiyorum. 3 kilonun içine pek fazla şey sığmıyor. Ama yine de mesela komaya filan girse ben ona bakardım. Komaya giren birine bakmak gerekir çünkü. Umarım hiçbir zaman komaya girmez zira etrafımız komaya giren adamlara bakmak istemeyen kadınlarla dolu.
Camilla’yı anlatmıştı bana. Camilla’yı biliyor musunuz? Keşke bilseniz. Keşke Fante’nin değil onun anlattığı gibi bilseniz. Acaba Camilla’yı anlatırken mi sevdim onu yoksa Muhteşem Kraliçe’yi izlerken mi? Kronolojik bir tespit yapabileceğimi sanmıyorum. Zaten hafızam pek iyi değildir. Ancak bir şey, başka bir şeyle mutlaka bağlantılı. Hepimiz zincirleme hayatlar yaşıyoruz. “Kederli günlerde bağlanmaya daha açık oluyor insan” diyor ya bir yazar, belki de sırf bundan.
O beni sevmedi, biliyorum. Belki başka birini sevdiği için belki bende sevecek bir şey bulamadığı için belki de her neyse işte. Olan bitenlere sebep aramayı çoktan bıraktım. Ama bu benim ilk sevilmeme tecrübem. Dolayısıyla ne yapacağımı bilemedim. Daha evvel geçmediğiniz bir yoldan geçiyorsanız hata yapma ihtimaliniz yüksektir. Trafik böyle diyor. Mutlaka hata yapmışımdır.
Gitmeye karar verdiğini telefonda söyledi, bu kısmının şık olmadığını kendisi de kabul ediyor. Dünya başıma yıkılmadı. Benim için kayda değer bir felaket haberi sayılmaz. Ama sinirlendim, o haldeyken ölçemedim tabi ama sanıyorum 5 okka kadar. Sinirlenecek bir durum olduğundan değil, yapabildiğim en iyi şey bu olduğundan. Her neyse, gecenin bir vaktiydi ve sokaktaydım. Gecenin bir vakti sokakta gördükleri kadınları bir takım evlere ya da otellere sokmak isteyen herifler var. Ancak üstümde bir ev olmaması, içimde 3 kiloluk bir boşluk ve 5 okkalık bir sinir olmadığı anlamına gelmez. Beni bir eve ya da otele davet eden o herif, sanıyorum artık hiçbir kadını bir eve ya da otele davet etmeyecektir.
Yol boyu şarkı söyledim. Şarkı söyleyerek yürümek yolun kısalmasına neden olur. Aslında yolun kısalmasını istediğim filan yoktu. Sadece aklıma daha iyi bir fikir gelmediği için. Sonra eve geldim. İlk işim banyoya gidip benimkinin yanında duran diş fırçasını çöpe atmak oldu. Benimkilerin yanında durmayan dişler için bir fırça bulundurmam gerekmez. Bunu size diş fırçasına bir anlam yüklediğim için değil dönmeyeceğinden ne kadar emin olduğumu belirtmek için anlatıyorum, yaklaşık 7 litreye denk düşüyor bu. Sonra salona geçip 9 metre düşündüm. Aklıma babaannemin ineklerinden başka bir şey gelmedi.
Sonra günler geçti. Günler siz geçmesini isteseniz de istemeseniz de geçer. Akan zaman boşluklara doğru dolar bir biçimde. Doktor Umuz hesapladı, bu sabah itibariyle ondan geriye 750 gram’lık bir boşluk kalmış. Bazen üzülüyorum elbette. Ama harici hayatımda yaşadıklarımdan dolayı tam olarak neye üzüldüğümü hiçbir zaman bilemediğim için pek üstünde durmuyorum. Yine işe gidiyorum. Yine eve dönüyorum. Yine arkadaşlarımla buluşup saçma sapan şeylere gülüyorum. Hala çok kötü fotoğraflar çekiyor, hala çok kötü yazılar yazıyorum.
Dediğim gibi, günler geçiyor işte.
.
26 Ağustos 2010 Perşembe
Bitmeyen Koma
.
Çıktım öyle. İçinden çıkamadığım zamanlarda genellikle dışına çıkarım. Bulunduğum yerin dışına yani. Böyle ne yapacağımı bilmeden dışarı çıktığımda da, şayet yakınlarındaysam mutlaka mezarlıkta bulurum kendimi. Neyseki bulurum. Onu bulamayanlar da var. Yakınlarındaydım. Mezarlığın diyorum. Meşe palamutları süper şahane şeyler gibi göründü gözüme. Benim uzandığım yerden baksanız size de öyle görünürdü muhtemelen. Babama, küçükken meşe palamutlarına neşe palamutları diyor muydum diye sordum çünkü meşe palamutları neşelenmeme neden olmuştu. Neşelenmek de ne acayip kelimeymiş, sanırım hayatımda ilk kez kullandım. Her neyse. Babam yine cevap vermedi tabi. 60 yaşından sonra konuşmayı bıraktı. Ama galiba demiyordum. Neşe palamudu demiyordum yani. Keşke deseymişim. Bazen böyle şeyler çıkıyor. Aklıma gelse yapardım dediğim şeyler. Kaçırdığım hatıralar. Hatırası çok olanın bilmem nesi bilmem ne olur gibi bir söz yok mu? Kesin bir düşünür düşünmüştür aslında. Düşünmüştür de söyleyememiştir. Bazen bunu ben de yaparım.
Boş bulunup ‘İçer misin?’ diye sordum. İçmez hâlbuki. Kanserine iyi gelmiyor. Benim içmemi de istemez tabi, hangi baba ister? Ama yaktım yine de bir tane. Kızgın olduğumu anlasın istedim. Hatta neye bu kadar kızgın olduğumu anlayıp bana da söylesin istedim. Umduğum gibi olmadı. Olmayınca olmuyor işte. Hayat zaten işlerin hiç de umduğunuz gibi olmadığı yerdir.
Mesela ben babamın doğum gününü bilmiyordum. Doğduğu bir gün olduğunu hiç düşünmemişim. Onu mumları üflerken filan hayal edemiyorum mesela. Bu da kaçırdığım hatıralardan biri. Gözlerimi kapatıp mezar taşında yazan tarihte mevsim normallerinin nasıl olduğunu hesap ettim. Güneşli çıktı. Kutlamasa da şanslı biriymiş çünkü benim doğum günümde hava hep kapalıdır.
Yıl dönümleri var bir de. İyi ve kötü şeylerin yıl dönümleri. Aslında bu yıl dönümü meselesini kafamda halletmiştim. Yani 2 sene önce ağbimin o gün kaza yapmış olması, aynı tarihte yine kötü bir şey olacağı anlamına gelmiyor. Bilime aykırı bir kere. Ama bilimsellikten uzak bir günümdeydim. Hissettiğim şey yine kötü bir şey olacak korkusu gibi de değildi esasen, 2 yıl önce o gün ne kadar kötü bir şey olduğunu fark etmek gibi daha ziyade.
‘İşimiz zaten mucizelere kaldı ama 2 seneden sonra bir mucize beklemeyi de bırakın.’ demişti doktor. Bir doktor öldürmediğime hala hayret ederim mesela. Elinizde kalan son şeye bile göz koyan insanların iyi kimseler olduğunu iddia edemezsiniz sanırım. En azından benim için durum böyle.
Babama, ‘Onu özlemeyi kes artık,’ dedim, ‘ağbim bizimle kalacak.’ Babama daha önce hiç böyle sert çıkışmamıştım. Onca senedir ilk defa, konuşmayı bıraktığı için değil verecek bir cevabı olmadığı için sustu.
Yanisi bu uyumak meselesi çok alengirli efendiler. Sonsuz olanı var, derin olanı var… Türlü türlü huyları var. Bir insanın hiç uyanmayacağına emin olduktan sonra kızılcık şerbeti görünümlü kanlar kusulabiliyor ama az denilemeyecek kadar yok bir ihtimal bile varsa ve o ihtimal bir türlü gerçekleşmiyorsa hiçbir şerbet vaziyeti kurtarmıyor.
Çok sinirleniyordum. Sinirlenmek için çok sebebim var. Ağbime yani. Bütün işleri başıma bıraktı bir kere. Hem zaman geçtikçe ona anlatmam gereken daha çok şey birikiyor ama ben hepsini hafızamda taşıyamıyorum. Gerçekten kafamın içinde yer kalmadı gibi geliyor. İyice saftirik bir şey oldum. Her neyse. Diyorum ki belki de yaşamak istediği her şeyi yaşamıştır ağbim… Belki de mutludur böyle. Bilemeyiz ki.
Artık uyanmıyor diye kızmıyorum ona.
Artık hiç
kızmıyorum
ona.
.
Çıktım öyle. İçinden çıkamadığım zamanlarda genellikle dışına çıkarım. Bulunduğum yerin dışına yani. Böyle ne yapacağımı bilmeden dışarı çıktığımda da, şayet yakınlarındaysam mutlaka mezarlıkta bulurum kendimi. Neyseki bulurum. Onu bulamayanlar da var. Yakınlarındaydım. Mezarlığın diyorum. Meşe palamutları süper şahane şeyler gibi göründü gözüme. Benim uzandığım yerden baksanız size de öyle görünürdü muhtemelen. Babama, küçükken meşe palamutlarına neşe palamutları diyor muydum diye sordum çünkü meşe palamutları neşelenmeme neden olmuştu. Neşelenmek de ne acayip kelimeymiş, sanırım hayatımda ilk kez kullandım. Her neyse. Babam yine cevap vermedi tabi. 60 yaşından sonra konuşmayı bıraktı. Ama galiba demiyordum. Neşe palamudu demiyordum yani. Keşke deseymişim. Bazen böyle şeyler çıkıyor. Aklıma gelse yapardım dediğim şeyler. Kaçırdığım hatıralar. Hatırası çok olanın bilmem nesi bilmem ne olur gibi bir söz yok mu? Kesin bir düşünür düşünmüştür aslında. Düşünmüştür de söyleyememiştir. Bazen bunu ben de yaparım.
Boş bulunup ‘İçer misin?’ diye sordum. İçmez hâlbuki. Kanserine iyi gelmiyor. Benim içmemi de istemez tabi, hangi baba ister? Ama yaktım yine de bir tane. Kızgın olduğumu anlasın istedim. Hatta neye bu kadar kızgın olduğumu anlayıp bana da söylesin istedim. Umduğum gibi olmadı. Olmayınca olmuyor işte. Hayat zaten işlerin hiç de umduğunuz gibi olmadığı yerdir.
Mesela ben babamın doğum gününü bilmiyordum. Doğduğu bir gün olduğunu hiç düşünmemişim. Onu mumları üflerken filan hayal edemiyorum mesela. Bu da kaçırdığım hatıralardan biri. Gözlerimi kapatıp mezar taşında yazan tarihte mevsim normallerinin nasıl olduğunu hesap ettim. Güneşli çıktı. Kutlamasa da şanslı biriymiş çünkü benim doğum günümde hava hep kapalıdır.
Yıl dönümleri var bir de. İyi ve kötü şeylerin yıl dönümleri. Aslında bu yıl dönümü meselesini kafamda halletmiştim. Yani 2 sene önce ağbimin o gün kaza yapmış olması, aynı tarihte yine kötü bir şey olacağı anlamına gelmiyor. Bilime aykırı bir kere. Ama bilimsellikten uzak bir günümdeydim. Hissettiğim şey yine kötü bir şey olacak korkusu gibi de değildi esasen, 2 yıl önce o gün ne kadar kötü bir şey olduğunu fark etmek gibi daha ziyade.
‘İşimiz zaten mucizelere kaldı ama 2 seneden sonra bir mucize beklemeyi de bırakın.’ demişti doktor. Bir doktor öldürmediğime hala hayret ederim mesela. Elinizde kalan son şeye bile göz koyan insanların iyi kimseler olduğunu iddia edemezsiniz sanırım. En azından benim için durum böyle.
Babama, ‘Onu özlemeyi kes artık,’ dedim, ‘ağbim bizimle kalacak.’ Babama daha önce hiç böyle sert çıkışmamıştım. Onca senedir ilk defa, konuşmayı bıraktığı için değil verecek bir cevabı olmadığı için sustu.
Yanisi bu uyumak meselesi çok alengirli efendiler. Sonsuz olanı var, derin olanı var… Türlü türlü huyları var. Bir insanın hiç uyanmayacağına emin olduktan sonra kızılcık şerbeti görünümlü kanlar kusulabiliyor ama az denilemeyecek kadar yok bir ihtimal bile varsa ve o ihtimal bir türlü gerçekleşmiyorsa hiçbir şerbet vaziyeti kurtarmıyor.
Çok sinirleniyordum. Sinirlenmek için çok sebebim var. Ağbime yani. Bütün işleri başıma bıraktı bir kere. Hem zaman geçtikçe ona anlatmam gereken daha çok şey birikiyor ama ben hepsini hafızamda taşıyamıyorum. Gerçekten kafamın içinde yer kalmadı gibi geliyor. İyice saftirik bir şey oldum. Her neyse. Diyorum ki belki de yaşamak istediği her şeyi yaşamıştır ağbim… Belki de mutludur böyle. Bilemeyiz ki.
Artık uyanmıyor diye kızmıyorum ona.
Artık hiç
kızmıyorum
ona.
.
7 Ağustos 2010 Cumartesi
Tımarhane Notları #14
.
Doktor Umuz Bey, florasan lambanın ışığında büyük bir ciddiyetle beyin tomografime baktıktan sonra yakın gözlüklerini burnunun ucuna kadar itip bana döndü ve “Size 3 vakte kadar bir yol görünüyor” dedi.
‘Son Nefes Turizm, sizleri sürprizlerle dolu bir yolcuğa davet ediyor. İmamın kayığıyla öldüğünüz yerden alınıyor ve yol boyu elinizi kefeninizin cebine sokmuyorsunuz.’ türünden cümleler kafamın içinde dolaşmaya başladı. Takdir edersiniz ki, bir doktor bir yoldan bahsediyorsa kesinlikle iyi bir şey söylemiyordur.
Esasen Doktor Umuz da birçoğumuz gibi kritik durumlarda esprili görünmek adına saçmalayanlardan biri. Bunun bir de kontrolsüzce yapılanı var. Mesela bir arkadaşım, aşık olduğu adamdan hiç beklemediği bir anda evlilik teklifi alınca oldukça belirgin bir biçimde osurmuş. Bana kalırsa götüyle cevap vermiş. Tabi evet mi hayır mı dediğini bilemiyoruz. O dili henüz çözemedik. Neyse, şimdi mutlular ve bu utanç gecesini hiçbir ortamda anmayarak unutmaya çalışıyorlar. Oysa bir şeyi anmamak, onu unutmak anlamına gelmiyor.
Umuz Bey, çok yaratıcı bulduğu bu esprisine gülmediğimi fark edince koridordaki görevliye 47 numarada yatan nörolog Muharrem Hanım’ı çağırmasını söyledi. Bir kadın için talihsiz bir isim. Ama Muharrem Hanım’ın talihsizlikleri bununla bitmiyor. Tıp fakültesindeyken tanışıp sevişerek evlendiği kocasını, erken biten bir iş gününün ardından döndüğü evinde yatakta biriyle yakalamış. Bir adamla. Üniversiteden hocaları olan, ismi Muharrem olan bir adamla. İnsan, isminin kaderini yaşar derken kastettikleri şey bu olmasa gerek. Muharrem Hanım’ın o gün itibariyle başlayan kahkahalarını hiçbir doktor durduramayınca ailesi çareyi buraya yatırmakta bulmuş. Benim için bir sakıncası yok, gülen insanları her zaman sevmişimdir.
Muharrem Hanım şen kahkahalarıyla odaya girdiğinde Umuz Bey ona halen florasan lambanın önünde duran beyin tomografimi işaret ederek ne düşündüğünü sordu. Umuz Bey, bu güleç hanımefendinin tıp bilgisine sık sık başvurur. Muharrem Hanım ise filmi biraz inceledikten sonra koşarak yanıma geldi ve ellerimi sımsıkı tutarak büyük bir mutlulukla “Tebrik ederim, anne oluyorsunuz!” diye çığlık attı. Doktor Umuz masasının altındaki zile basarak içeriye çağırdığı hasta bakıcıları Muharrem Hanım’ın ilaçlarını aksatmış olmalarıyla ilgili azarlarken ben kadından ellerimi zor kurtarıp kendimi bahçeye attım.
Aslında tomografide ne olduğunu görmek için tıp eğitimi almış olmak gerekmiyordu. Sol frontal lobumda büyük bir boşluk vardı ve yaşadıklarım beni yanıltmıyorsa, kolay kolay dolacağa da benzemiyordu.
.
.
Doktor Umuz Bey, florasan lambanın ışığında büyük bir ciddiyetle beyin tomografime baktıktan sonra yakın gözlüklerini burnunun ucuna kadar itip bana döndü ve “Size 3 vakte kadar bir yol görünüyor” dedi.
‘Son Nefes Turizm, sizleri sürprizlerle dolu bir yolcuğa davet ediyor. İmamın kayığıyla öldüğünüz yerden alınıyor ve yol boyu elinizi kefeninizin cebine sokmuyorsunuz.’ türünden cümleler kafamın içinde dolaşmaya başladı. Takdir edersiniz ki, bir doktor bir yoldan bahsediyorsa kesinlikle iyi bir şey söylemiyordur.
Esasen Doktor Umuz da birçoğumuz gibi kritik durumlarda esprili görünmek adına saçmalayanlardan biri. Bunun bir de kontrolsüzce yapılanı var. Mesela bir arkadaşım, aşık olduğu adamdan hiç beklemediği bir anda evlilik teklifi alınca oldukça belirgin bir biçimde osurmuş. Bana kalırsa götüyle cevap vermiş. Tabi evet mi hayır mı dediğini bilemiyoruz. O dili henüz çözemedik. Neyse, şimdi mutlular ve bu utanç gecesini hiçbir ortamda anmayarak unutmaya çalışıyorlar. Oysa bir şeyi anmamak, onu unutmak anlamına gelmiyor.
Umuz Bey, çok yaratıcı bulduğu bu esprisine gülmediğimi fark edince koridordaki görevliye 47 numarada yatan nörolog Muharrem Hanım’ı çağırmasını söyledi. Bir kadın için talihsiz bir isim. Ama Muharrem Hanım’ın talihsizlikleri bununla bitmiyor. Tıp fakültesindeyken tanışıp sevişerek evlendiği kocasını, erken biten bir iş gününün ardından döndüğü evinde yatakta biriyle yakalamış. Bir adamla. Üniversiteden hocaları olan, ismi Muharrem olan bir adamla. İnsan, isminin kaderini yaşar derken kastettikleri şey bu olmasa gerek. Muharrem Hanım’ın o gün itibariyle başlayan kahkahalarını hiçbir doktor durduramayınca ailesi çareyi buraya yatırmakta bulmuş. Benim için bir sakıncası yok, gülen insanları her zaman sevmişimdir.
Muharrem Hanım şen kahkahalarıyla odaya girdiğinde Umuz Bey ona halen florasan lambanın önünde duran beyin tomografimi işaret ederek ne düşündüğünü sordu. Umuz Bey, bu güleç hanımefendinin tıp bilgisine sık sık başvurur. Muharrem Hanım ise filmi biraz inceledikten sonra koşarak yanıma geldi ve ellerimi sımsıkı tutarak büyük bir mutlulukla “Tebrik ederim, anne oluyorsunuz!” diye çığlık attı. Doktor Umuz masasının altındaki zile basarak içeriye çağırdığı hasta bakıcıları Muharrem Hanım’ın ilaçlarını aksatmış olmalarıyla ilgili azarlarken ben kadından ellerimi zor kurtarıp kendimi bahçeye attım.
Aslında tomografide ne olduğunu görmek için tıp eğitimi almış olmak gerekmiyordu. Sol frontal lobumda büyük bir boşluk vardı ve yaşadıklarım beni yanıltmıyorsa, kolay kolay dolacağa da benzemiyordu.
.
.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)