28 Mayıs 2010 Cuma

Houston, bir sorunumuz var!


O sıralar, yarı zamanlı olarak astronotluk yapıyordum. Kolay iş değil. Her gün binlerce fit yol git gel, ssk yok bir şey yok. Kıyafet desen kıyafet değil. Çişin gelse hayatın bitik. Hele bir de regl olduğunda... Yaşattığı Sabiha Gökçen gönenci de olmasa çekilecek kahır değildi. Ama iyi kötü idare ediyordum işte. Mekiğim kız gibiydi. Bazen teybe bir Cengiz Kurdoğlu kaseti koyup galaksiler arasında slalom yapıyor, bazen de Ankaralı Namık'la neşemi buluyordum. Uzayda trafik olmaması büyük avantaj ama karanlık insanı çok efkarlandırıyor. Başını camdan uzatsan zaten anında sarhoşsun. Uzay kafası çok acayip. "Adaletin bu mu ulan dünya!" sözünü dünyaya karşı söylemişliğim var mesela. Bir gün kafam yine güzel, dedim "durdurun dünyayı binecek var" Kimse gülmedi. Kimse yok ki amına koyim kim gülecek! Zaten komik değil. Ama işte kuyruklu yıldızlardı asteroitlerdi yok efendim süpernovalardı filan derken yanıyor devreler tabi. Bana diyorlar ki işte git orda Drake denklemini çöz. Kolaysa gel sen çöz it!! Zaten uzaylıyla karşılaşıcam diye aklımın yarısı çıkmış! Neyse işte çözmedim ben tabi. Yevmiyeli iş zaten, mesaimi doldurur ekmeğime bakarım ben hacı. Gel zaman git zaman girmediğim karadelik kalmadı. Uzayın kompedanı oldum adeta.

Ya ben bunu daha şekilli ve uzun yazardım ama çok işim var ulanlar. Beni bir süre mazur görün. Ya da görmezseniz görmeyin lan! Tohumunuza para mı saydım sanki!!!

3. gezegendeyim.

Öbdüm.

Entel.
.

16 Mayıs 2010 Pazar

İçim ürperiyor, ya evde yoksam?

.
Alarm çalıyordu. Alarm sesi, şu hayatta duymaktan nefret ettiğim seslerin en başında gelir. Kafamı yastığın altına gömüp ses giriş ünitelerimi kapatmaya çalıştım. Devekuşlarını düşünün. Çok düşünülecek tarafları yok kabul, şimdi tekrar konuya dönün. Alarm diyorduk. Nasılsa birazdan kapatır ve osura osura uyumaya devam ederdi, hep yaptığı şey. Ama alarm ısrarla çalıyor ve beklediğim hamle bir türlü gelmiyordu. Sinirle dönüp yatağın diğer tarafına baktım. Zaten bütün dönüşlerim sinirledir ancak konumuz bu değil. Sabahın köründe yerimden fişek gibi kalkmama neden olan şey başkaydı. Kendimi bildim bileli aynı yastığa baş koyduğum, her gece koynuna girip her sabah kollarında uyandığım kendim, bu sabah yanımda değildim!

Önce derin derin nefes alıp sakin olmaya çalıştım. Kim bilir, belki de henüz uyanmamıştım. Bütün gün saçma sapan ve karmakarışık şeyler düşünmekten bitap düşen zihnim, böylesi korkunç bir rüyayla benden intikam alıyordu belki de. Korkunç rüyalara kâbus denir diyecek olanlar, rica ederim çenenizi kapatın. Kâbuslar gerçektir. Yazı yazıyorum şurada, sizinle tartışamam. Neyse işte uyanmamış olma ihtimalim üzerinde biraz daha düşündüm ve bunu test etmeye karar verdim. Saçmalamayın lan sayın okurlar, elbette filmlerdeki gibi kendimi tokatlayacak değildim. Hemen işimi düşündüm ve akabinde koca bir hassiktir çektim. İşim aklıma geldiğinde sövüyorsam her şey normal ve aklım açık demekti. Ama hayır, her şey normal değildi. Ben yoktum lan! Kaşla göz arasında dana kadar kadını kaybetmiştim!

Acaba tuvalete filan mı gitmiştim? Tabi ya, kim çişine karşı koyabilir ki? Hemen yerimden fırladım ancak tuvaletin kapısı ardına kadar açık ve içi sonuna kadar boştu. Salona baktım ama nafile. Zaten evde mutfak dışında bakılabilecek bir yer de kalmamıştı ama orada olmam söz konusu bile değildi. Ev ararken 'Nasıl bir şey bakmıştınız' diye soran emlakçıya, 'Mutfak olmasa da olur' demiş bir insandım nihayetinde. Kendimi koltuğa bırakıp bir sigara yaktım ve kafamı toparlamaya çalıştım. Acaba polisi mi arasaydım? Zaten nicedir eşkâlimi veresim vardı. Gerçi geçenlerde bunu anneme söylediğimde terliğini çıkarıp 'Orospu mu olacaksın başıma' diye başlayıp devamında bir kamyon sövmüştü. Allah var, iyi söver. Kadıncağız ne anladıysa artık… Ana yüreği tabi bi yerde. Her neyse işte, sonuç olarak anam aklıma gelince polisi bu meseleye bulaştırmamaya karar verdim.

Ben, bütün akşamdan kalmalığımla kendimi nerde kaybetmiş olabileceğimi düşünürken telefon çaldı. İş yerinden bir arkadaş. Normalde kimse beni hafta sonu erken bir saatte aramaya cesaret edemez. Yani belli ki bir şey olmuş. Panikle ‘Nerdesin?’ diye sordu. Kara haber nasıl da tez yayılıyordu. Ağzım çemçük bir vaziyette ‘Bilmiyorum’ dedim. ‘Uyanamadın yine di mi?’ dedi. O ‘yine’ kelimesindeki kinayeyi normalde uç uca ekleyip kendisinin götüne sokardım ama neyse ki acım vardı. ‘Çabuk gel, çalışıyoruz bugün unuttun mu?’ dedi. Ya ben kendimi unutmuşum adamın bana dediği lafa bak! Tam söylenmeye hazırlanırken benden önce işe gitmiş olabilme ihtimalim beni tarifsiz sevinçlere sürükledi. ‘Tamam be tamam öf!’ diyerek telefonu kapatıp hemen giyindim. Ha yeri gelmişken, sapık olanlarınızı şenlendirecekse söyleyeyim, bütün bunlar olurken son derece soyunuk vaziyetteydim.

İş yerinde beni tam bir hezimet bekliyordu. Hezimet kelimesini burada sırf artistlik olsun diye kullanıyorum. Yoktum yani, işe de gelmemiştim. Zaten mesai saatlerinde bile işe gitmeyen biri için bu şaşılacak şey değildi ama bir umuttu yaşatan insanı işte, n’apıcaksın. Hazır ordayken hayvan gibi çalıştırdılar beni. ‘Kendimi kaybettim, bırakın gideyim’ dedim ama dinletemedim. Anıra anıra güldüler bana. Aman da çok komik!!

Çıktığımda gün akşama dönmüş, ağaçlar yapraklarını dökmüş, kuşlar gökyüzüne küsmüştü. Havada bulut vardı ve bu da dumanın sebebini açıklıyordu. Sonra birden vakitsiz bir yağmur başladı. Arkamdan tüm şehir ağlıyordu adeta. Meteorolojik durumu yeteri kadar dramatize edebildiysem geçiyorum. Sokaklarda başıboş dolaştım öyle. Her köşe başından karşıma çıkacakmışım gibi umutla baktım dünyaya. Sonra canım dondurma çekti, hep hüzünden oluyor bunlar. Aldım yedim tabi, hayat devam ediyor sonuçta. Dondurmamı yerken bile gözüm hep kendimi arıyordu. Ama sokaklar zalım, sokaklar hayındı. Hiçbir yerde yoktum. Zaten yorulmuştum. Bunlar da insan bacağı sonuçta, o kadar yürünür mü! Sikerim böyle işi deyip bir taksiye atladığım gibi eve geldim. Arama kurtarma çalışmalarıma sonra devam edecektim...
.

5 Mayıs 2010 Çarşamba

Tımarhane Notları #9

.
Doktor Umuz Bey, önündeki sürahiden bardağa bir miktar su doldurduktan sonra masaya koydu ve "Dikkatlice bakın, bardağın neresini görüyorsunuz?" dedi.

Dikkatlice baktım. İtiraf etmeliyim, suyun renginin olmaması ilk bakışta biraz kafa karışıklığına neden oluyor. Kokla deseydi de aynı gerilimi yaşardım çünkü su kokmaz. Bir de mesela Hidrojen çok delikanlı bir elementtir. Sırf su olsun diye her zaman kendinden 2 verir de 1 veren Oksijene gıkını çıkarmaz. O değil de 2'nin 1 olduğu her yerde kutsal bir şey vardır. Bu mühim. Ama mevzu bu değil.

Babaannem çok sert mizaçlı bir kadındı ve meşhur klişenin aksine içinde pamuk gibi bir kalp filan da yoktu. Yüzündeki çizgiler sanki doğduğundan beri oradaymış gibi görünürdü. Ona bakan bir bilim adamı, Kızılderililerin aslen Karadenizli olduğunun ateşli savunucularından biri olabilirdi, hem de içinden. Bel kemiğinde, dedemin onu bırakıp eşkıyalığa heves ettiği 10 sene boyunca taşıdığı 14’lünün izi vardı. Belki de o silah onu böyle kötüleştirdi, bilemiyorum. Her neyse işte. Bir gün bahçede maaile oturuyoruz. Babaannemin yetiştirdiği süt mısırlar kocaman bir tencerede kaynıyor, büyükler muhabbet ediyor, biz kardeşler kuzenler sağa sola koşup duruyoruz filan. Çocukların vazifesi budur, büyükler muhabbet ederken salak salak koşarlar. Vazifemizi en iyi biçimde ifa ediyoruz yani. Sonra mısırlar pişti, hepimiz aldık birer tane yiyoruz. Sonra babaannem yüzünü ekşitip elini ağzına götürdü ve az ısırılmış bir arı çıkardı. Sonra öldü. İnsanın bir şeye karşı alerjisi olup olmadığını öğrenmesinin bedelinin canı olması enteresan. Kaldı ki bunu öğrendiğinde yaşının 80 olması da ayrıca enteresan. Ölüm, kendini gerçekleştirmek için bazen ciddi bahane sıkıntısı çekiyor. İşte biz o zaman, ölü babaannemin arı sokmasına karşı alerjisi olduğu bilgisini nereye koyacağımızı bilemedik. Dikkatlice baktım, babam daha çok bilemedi.

1 naaşla 2 naaş arasında matematiksel olarak ifade edilemeyecek farklar vardır. Toplu ölümler şehadet hissi verir. Kapınızın önündeki bir tabut, çoğu zaman sadece bir ölüye yardım ve yataklık ederken, 2 tabut adeta bir kahramanlık hikâyesinin beşiği gibi görünür. Ağbimin eşiyle oğlu şehit düşmüş gibi hissetmiştim bu yüzden. Oysa sadece pazardan dönüyorlardı. Domateslere karşı verdikleri onurlu mücadeleyi kaybettiler demeyi tercih ederim. Kaza yerinde, ezilmiş sebzeleri gördüğümde biraz rahatlamıştım. Biz yenilmiştik ama karşı tarafın da kaybı büyüktü. Genç ölümleri insanda ilk olarak, acıdan ziyade şaşkınlığa ve dolayısıyla saçmalamaya sebep olur. 24 yaşıma geldiğimde yengem gibi ölebilirim sandım. 3 buçuk yaşında ölmeyi öğrenen yeğenimi ise hiç anlayamadım. Dikkatlice baktım, ağbim daha çok anlayamadı.

Halam öldüğünde kızına dikkatlice baktım. Amcam öldüğünde oğluna dikkatlice baktım. Depremin ertesi günü dünyaya dikkatlice baktım. Sevgilimi terk ederken yüzüne dikkatlice baktım. Ağbim komaya girdiğinde herkese dikkatlice baktım. Babam ölürken bana dikkatlice baktılar… Her zaman dikkatlice bakacak bir şeyler oldu. Peki ne gördün, derseniz, bunu anlatabilmem zor. Ama dikkatlice bakmanın ne demek olduğunu biliyorum. Bu yüzden insanlar gözlerini üstüme sapladıklarında ters giden bir şeyler olduğunu düşünüyorum.

Doktor sorusunu yineledi. Bardağın neresini görüyormuşum. Eğer hâlâ bir bardak varsa, dolu ya da boş olması kimin umurunda.

"Kendisini" dedim.

Suyu içtim.
.

27 Nisan 2010 Salı

Tımarhane Notları / Atlarla Dans!


Koşuyorum. 4 ayağım var ve ikisi nalsız. Nalsız ayaklarım koşarken çok acıyor çünkü çünkü taşlar battıkça ah.. Bilemezsin. Ayak seslerimin, koşarkenki ayak seslerimin bir ritmi var ve bazen bir ritmi yok. Eğer seslerin bir ritmi yoksa yani her şey birbirine karışıyorsa yani mesela koşuyorsan ama sanki kayık gıcırdıyor gibi oluyorsa ve bazen de motor sesi ama boğulan motor sesi yani birazdan duracak ama bir türlü durmuyor ve keşke dursa Allah kahretsin dursa! Ve eğer durmuyorsa!

Hala koşuyorsan, nallarının ikisi yoksa ama beri yandan da iki nalın varsa ve etrafın hiç nalı olan insanlarla doluysa… Koşuyorsan… Nalları olmayan insanlara nalların yokmuş gibi davranıyorsan ama bazen umumi bir tuvalete girip nallarından özür diliyorsan ve böyle olsun istemezdim diyorsan çünkü sahiden böyle olsun istemiyorsan... Koşuyorsan… Gövdenin içinde hangi organlarının kaldığını bilmiyorsan ve aslında bunu bilmediğini bile bilmiyorsan ama sonra biri gelip sana bir kalbin olduğunu hatırlatıyorsa ve hatırladığın anda kalbin çarpıyorsa ve o öyle çarpıyor diye sen korkuyorsan… Korkmuyorsan! Başka şeylerden çok fazla korkmuşsan ve artık sadece bundan korkmak istiyorsan yani korkmamak gibi bir lüksünün olmadığının farkındaysan ama artık korkularının ismi değişsin diye yalvarıyorsan ve kime yalvardığını bile bilmiyorsan ve bunu umursamıyorsan çünkü hiçbir yalvarışın işe yaramadığını görmüşsen ve görmez olsaydım demişsen ve artık gözlerinden vazgeçmişsen…

İnatla koşuyorsan… Hiçbir sesin sana yetişemeyeceği hızda koşmaya çalışıyorsan ama sesler de koşuyorsa ve sesler çok hızlıysa ve sen ışığın sesten daha hızlı olduğu bilgisine sahipsen ama ışık değilsen! Işık değilsen çünkü kulakların varsa ve kulakların koşarken de duyuyorsa ve kulakların keşke ayaklarının altında olsa ve böylece aklından en uzakta tutulsa! Ama tutulmuyorsa!

Yani sesler bu kadar yakınsa ve sen duymamak için daha da hızlı koşuyorsan ve koştukça ağırlaşıp kendini taşıyamıyorsan ama durmuyorsan çünkü durursan ne olacağını bilmiyorsan ve bilmemek karanlıksa… Ve bilmemek karanlıksa ve etrafın karanlıksa ve sen körsen ve kör gözlerinle ve karanlıkta ve aslında orda olmayan kapkara bir atı arıyorsan… Elbette bulamıyorsan ama ya bulursan!

Yani ya bulursan diye ısrarla koşuyorsan… Koşmaya devam edebilmek için kendi kendini kamçılıyorsan ve kamçıların yalandansa ve artık daha fazla yalana ihtiyacın varsa ve aslında hiçbir yalan seni ikna etmiyorsa! Hiçbir yalan seni ikna etmiyorsa ve seni ikna edecek bir yalan bulmak için canını vermeye hazırsan ve yani sen de bir can taşıyorsan ama bunu bir türlü ispatlayamıyorsan ve zaten artık ispatlamaya da çalışmıyorsan çünkü yorulmuşsan ve faydası olmadığını anlamışsan…

Ama yine de bile bile koşuyorsan… İçinde atlar varsa... Yeleleri boynuna dolanıyorsa ve o yeleler dolandığı yeri alabildiğine sıkıyorsa ve ayaklarının altından tozlar yükseliyorsa ve göz gözü görmüyorsa ve ağzın köpürüyor ve nefesin kesilecek gibi oluyorsa… Ve nefesin kesilecek gibi oluyorsa ve bacakların titriyorsa ve karnın çatlıyorsa ve kanın damarlarına sığmıyorsa ve ellerin yoksa çünkü 4 ayağın varsa ve patlayacak kadar şişen damarların o yelelerin dolandığı boynundaysa ve dişlerin boynunun yakınlarındaysa ve koşman lazımsa ve sen artık koşamayacaksan o kan o damardan akmadıkça!!



Boynumdaki diş izleri bu yüzden Doktor.

------------------------------------------------------
Not: Bu yazı, İran asıllı şair Haşim Hüsrevşahi tarafından Farsçaya çevrilip şurada yayınlanmıştır.
.

16 Nisan 2010 Cuma

Bazen böyle

.
Seni merak ettim, dedi. Şaşılacak şey değil. Sizi seven bir adam, sizi merak eder. Uzun zamandır görüşmüyorduk. İzimi kaybettirmeyi becerebiliyorum hâlâ. Bu adil değil, haklısınız. İnsanları tedirgin etmek doğru değil. Ama ben yalnız ölmeyi seviyorum. Yapacak bir şey yok.

Yemek yiyor musun, dedi. Sizi seven bir adamla sevmeyen bir adamın soruları arasında fark vardır. Bu soruyu en son ne zaman duydum? Hatırlayamamak ne fena. İçimden ağlamak geldi ama paketimi bitirdiğim günden sonra ağlamayı bıraktığım için vazgeçtim. Yiyorum, dedim, köpek gibiyim endişelenme. Köpek gibi olduğum doğru.

Bahçesindeki çiçekleri anlattı bana. Benim için diktiği armut ağacının nasıl serpildiğini filan. “Armut biraz ironik değil mi?” dedim. Öyle düşünmediğini söyledi. Öyle düşünmez zaten. Ben olsam düşünürüm belki ama o düşünmez. Onunla aramızda şöyle bir fark var:

O, iyi biri.

Ben, kötü biri değilim.

Sormasa anlatmam. Sordu, yine de anlatmadım. Kaybettiklerimi duyunca kendini kötü hisseder çünkü. Sizi seven bir adamın başka bir farkı da budur. Siz kaybettikçe o eksilir. Eksilmesini istemedim, gerek yok. Yakın bir zaman önce babasını kaybetmiş meğer. Duyunca eksilmedim. Baş etmenin bir yolunu bulacak nasılsa, herkes bulur.

Beni özlediğini söyledi. Biri bana bunu söylediğinde taş kesiliyorum, kim olursa… Çünkü ben kimseyi özlemiyorum. Hayatta veya kendinde olmayanlar hariç. Böyle olduğu için üzülmeli miyim? Böyle olduğu için üzülmedim. Ama “Üzgünüm” dedim. Bu beni kötü bir yalancı yapmaz. Üzgündüm çünkü beni özlüyordu. Aslında üzgün de değildim. Belki de bu beni kötü bir yalancı yapar.

“Saçların uzadı mı?” dedi. Sizi seven bir adam saçlarınızı…

Saçlarım uzadı. O elbiseyi yine giyiyorum bazen. Hâlâ bağıra çağıra şarkı söylüyorum, sabah kalkmamak için yüzlerce bahane buluyorum, yeri gelince ağız dolusu küfrediyorum filan. Artık kimsede eskisi kadar iz bırakmıyorum ama. Bırakırsam kaybettiriyorum. Kaybettiremediysem cinayet mahalline dönüp yaptığım şeye bakıyorum. Eserimle gurur duymuyorum ama başka bir şey de hissetmiyorum. Bir sigara yakıp yürümeye devam ediyorum. Çünkü umurumda değil. Çünkü üzgünüm, ama umurumda değil.
.

12 Nisan 2010 Pazartesi

Yedik bir bok!

.
Şimdi şöyle oldu. Biri benim na şu yan tarafta gördüğünüz mail adresime "2010 Blog Ödülleri" zımbırtısına katılmam falan filanla ilgili bir davet gönderdi. Gördüğünüz gibi aranızda insan olanlar da var. O mail adresini haybeden vermedik size di mi!! Bir günden bir güne de gelip Entel'im moralmanların nasıl, bir şeye ihtiyacın var mı, istersen gelip ütü yapalım, evi temizleyelim ya da ne bileyim, yemek filan yapalım, hadi bunları da geçtim, tanıdığım çok yakışıklı arkadaşlar var filan diyeniniz yok! "ahuahauhauha" diye mail atmış geçen biri. "ahuahauhauha" diye mail mi olur lan! Siz hayvan gibi gülesiniz diye mi yazıyorum ben bunları!

Her neyse işte. Biri mail atmış ve o kişinin ismi D.T. değil. Çünkü neden? Çünkü D.T. azılı bir hırsız ve bilomun, benim bir de T&T Durden biraderlerin bloglardan araklayıp Facebook'ta şurda burda dana kadar reklamlarını yapıp kendi yazmış gibi artizlik yapıyor. D.T.'ye karşı çok kinliyim. D.T.'nin ağzını burnunu gömçürtesim geliyor. Kendisini 6 ay içinde aleme rezil rüsva etmeyi düşünüyorum. Bilom 1 yıl içinde hallederim ben o işi dedi. Çünkü o tembel. "Sen çok tez canlısın bilom" dedi bana. Bence haklı. Hülasası maili D.T. göndermedi. Siz şimdi bu maili R.Ç. gönderdi filan da sanırsınız hee, çok safsınız olum. R.Ç. gönderir mi hiç? R.Ç. gönderse kendisini ifşa etmiş olur. Nasıl desin insancık? "Entel hanım blog ödüllerine aday olun, hayır siz olmazsanız ben olucam çünkü sizin blogun aynısından bi tane de ben yaptım" mı desin? Diyemez. O yüzden başka biri dedi ve onun kim olduğundan size ne kahrolasıcalar!!!

Kıvama geldiyseniz sonuca bağlıyorum. Nihayetinde ben bu blog ödülleri işine aday oldum, yedim bi bok yani. Oysa şimdi çok pişmanım. Zaten bence hakem taraf tutuyordur kesin. O değilse politik molitik bi durumlar vardır. O da değilse hamili kart yakinidir birilerinin. O da değilse siz ibnesinizdir ve bana oy vermemişsinizdir!! Niye oy vermiyorsunuz olum bana! Okurken iyi ama di mi!! İnsan değil misiniz!! Böyle mi olduk şimdi! :/

Bakın buraya yazıyorum, eğer o dangadungadan ödül alamazsam blogu yakarım! Komple yok ederim buraları. Bir daha da ok, pls, tsk, kib dışında bir şey yazmam!! Şaka la yazarım. Ama olsun, siz yine de oy verin. Beynime kan sıçratmayın benim!

Aha da adres şu: İnsan okusun diye yazıyoruz bunları!

Öbüyorum parmak uçlarınızı. Ya saçmalamayın niye öbeyim sizin pis parmak uçlarınızı! Canlarım :)))))

İstanbul hanfendisiyim.

Sevgilerimle...

Entel...
.

9 Nisan 2010 Cuma

Nasılsın?

.
Nasıl mıyım? İyiyim galiba. Bu konu hakkında çok düşünmüyorum. Aslında hiçbir şey hakkında çok düşünmüyorum. Düşününce delirebilir insan. Akıl sağlığını korumak lazım, bunu biliyorum. Çalışıyorum işte. Çalışmaktan nefret ediyorum ama ne kadar çok çalışırsam o kadar uzaklaşıyorum. Uzak kalmak iyi. Yaklaşınca delirebilir insan. Ne diyorduk? Akıl sağlığını korumak lazım. Bazen paralel evrende yolculuğa çıkıyorum. Başka türlü olsaydı ne olurdu? Bir sürü alternatif var. Birkaç çocuk doğurmuş olabilirdim. Çoktan intihar etmiş olabilirdim. Alıp başımı gitmiş olabilirdim. Yapabilirdim. Yapmadım! Hiçbir kutsal amaç uğruna değil. Hani bazen bir film izlersiniz, çok saçmadır, çok abartılıdır, bu kadar da olmaz bariz taşak geçiyorlar dersiniz ama sonuna kadar beklemekten de geri duramazsınız ya, öyle işte. Bekliyorum. Yönetmenin bunu ilginç bir sona bağlamasını bekliyorum. Çok umudum yok. Yani muhtemelen bi sikime benzemeyecek. Ama umudumu tamamen kaybettiğimde de çıldıracak gibi oluyorum. Ne diyorduk? Akıl sağlığını korumak lazım. Genelde duruyorum. En çok duruyorum. Durabilmek önemli. Durabilmek mühim. Ve zor. Çünkü biliyorsunuz, içimde atlar var. Atlar durmayı bilmez. Duran atlara at denmez. Ama bunlar at ve kimse inkar edemez! Onu diyorum işte, akıl sağlığını korumak lazım. Ev güvenli. Ev, insan olmaya en çok yaklaştığım yer. Manzara güzel. Birkaç fotoğraf. Birkaç kitap. Ve saat hep 9.25! Çünkü zaman acayip. Nereye doğru gittiğini kimse izah edemez. Bir yere gittiğini kimse iddia edemez! Daha önce söylemiştim, kısa namlulu bir silah gibi. Ateş ediyor ama vurmuyor. Yalan! Bazen vuruyor ama hiç öldürmüyor! Yani akıl sağlığını korumak lazım. Dedi ki “Bir türlü alışamıyorum.” Dedim “Alışırsın.” Bunu dediğime hayret ettim. Demek ki ben alışmışım. Demek alışılacağına inanmışım. Yahut yalan söylüyorum. Bazı yalanlar hayatta tutuyor insanı. Hayatta kalmak şart! Çünkü akıl sağlığı… Malum, korumak lazım. Büyüdükçe ikna olmak güçleşiyor. Bir şeyler söylüyorlar. İçimden tekrar ediyorum. Çünkü artık iki kere söylenmeyen hiçbir şeye inanmıyorum. İkiden az söylediğim şeylere kimsenin inanmasını beklemiyorum.

Nasıl mıyım? İyiyim iyiyim.
.

Tek soru

-Yamak Ali kendini asmış.
-Baharda mı?
-Baharda.
-...

30 Mart 2010 Salı

Kişisel!!

.
Baktım bakındım benim blogu kategorize etmeye kalktığında "kişisel"den başka bir şeye uymuyor, ben de kişisel kişisel yazıcam şimdi ve siz kahrolası pislikler bütün bunları okuyacaksınız!!

Çalıştım işte bugün yine. Akşamın kör vakitlerine kadar çalıştım. Hayvanlar gibi çalıştım böyle. Mamutlar, bufalolar, dinozorlar gibi çalıştım. Sofranızdaki yerim öküzünüzden sonra gelecek şekilde çalıştım. O sebeple sinirlerim bozuk. Üstüme varmayın!

25 tane herif var, bayaa bildiğin herif bunlar. Kıl sahibi insanlar yani. Bu ara böyle bir kitleyle muhatabım ve bana tecavüz etmelerinden çok korkuyorum. Herhangi bir tahrik vaziyeti oluşmasın diye de bütün kışlıklarımı üst üste giyip gidiyorum işe :/ Zor durumdayım.

Sonra işte akşam dedim ki biber dolması yapayım dedim ben şimdi tamam mı. Ama evde münasip dencere yok. Neyse gittim bi dencereciye. Oha amına koyim niye o kadar pahalı lan! 90 liraya dencere mi olur!! Olmaz olsun öyle dencere! Nalet gelesi :/ Neyse işte almadım tabi. Sonra eve geldim bi baktım salçanın içinden mavi mi desem gri mi desem bi şeyler fışkırmış. Aman ya salçasız olsun n'olcak atla deve değil sonuçta dedim. Sonra işte pirinç yıkadım çünkü biber dolmasına pirinç konur. Bir süre pirinçlerle birbirimize baktık. Sonra bir de baktım meğer ben biber dolması yapmayı bilmiyormuşum ya la! İyi ki de almamışım o dencereyi hee, valla bazen kafam çok çalışıyor. Buradan, bana anamdan daha iyi bakan yemeksepeti üye iş yerlerine çok teşekkür ediyorum.

Neyse işte geçen kuzenim geldi. Kendisi genetik menetik işler peşinde bir insan. Başladık bunla kromozom muhabbetine. Kromozom deyince orada duracaksın aga! Kromozom mühim. X idi Y idi derken Demet Akalın'ın birazı erkek çıkmasın mı? Şimdi testiküler feminizasyon diyeceğim de hiçbir şey anlamayacaksınız siz cahil ipneler! Bilim bunlar hep. Açıp da bir şeyler okuyayım yok! Anca gidin Tuna Kiremitçi'yle İclal Aydın birbirlerine nasıl laf geydirmiş onları okuyun di mi!! ahuahau. O da çok bomba la. Hatun gitmiş Jaklin'den kıskanmış herifi. Jaklin dediğim de gayet rahmetli bir insan. Yazık. Ülkemiz işte hep bu yüzden şey oluyor :/Durun la konudan uzaklaştım. Demet Akalın!!! Neyse işte bu insancağızda testiküler feminizasyon sendromu varmış. Yani kromozom dizilimi XXY mi neymiş işte öyle bir şey. Ya işte içinde taşakları varmış kadının ulan! Seviyesiz pislikler :((( Beni nasıl konuşturduğunuza bir bakın, mutlu musunuz şimdi!!

Tamam sakin. Bugün iş yerinden bir arkadaşın metresini aldım. Ne deniliyor ona lan? Hani böyle ölçmeye yarayan şey işte. Yemin olsun az önce yazdığım şeyi metres olarak okuyanlarınız vardır hee, bak şimdi farkettim. Ne pislik okurlarsınız olum siz!! Sapık mısınız nesiniz anlamadım ki! Neyse işte aldım ben metreyi. Çünkü neden? Çünkü eve kitaplık yaptırıcam ve onun için mobilyacıya ölçü vermem gerek. Çünkü o kadar çok kitabım var ki sığmıyorlar hiçbir yere :( Bunun ne kadar acı bir şey olduğunu tahmin bile edemezsiniz :( Ya öf tamam saçmalamayın. Alamadım işte ölçü filan, onu diyecektim.

Sonra bir de taşındığımdan beri ütülenmeyi bekleyen bir takım tayyörler ve döpiyesler var. Şu çağda insan evlatlarının hala ütü yapmak zorunda kalması kabullenilecek gibi değil. :/ Ülkemizin kalkınabilmesi için kendi kendine ütü yapan bir makinenin geliştirilmesi şart. Benim kalkınabilmem için de çok şart. Ütü yapmamak için sürekli yeni bir şeyler almak zorunda kalıyorum :/ Sevgili arkadaşlarım, bu mesajım size. Hayır yani elinize mi yapışacak!

Offf. Canım çok sıkılıyor tam da şu vakit. Sigaradan da boğazım acıdı zaten. Erkek gibi hönkürdüyorum. O değil de dün akşam bir arkadaşımla oturup televizyon izlerken pornolar konusundaki eksiğimizi farkettik. Niye öyle birdenbire farkettik onu hatırlamıyorum ama epey açığımız var yani. Sonra birkaç siteye girdik işte, olum çok acayip şeyler var lan. Valla. İzleyemedik ama, üyelik müyelik istiyo ipneler. Korkarım ben üye filan olamam öyle yerlere de zaten cevher başka yerdeymiş; videolara buldukları isimler. Ben böyle yaratıcılık görmedim arkadaş! Birkaç örnek yazardım buraya ama osbircileri bu elit mekana doluşturmak istemiyorum.

Bir de diyorum ki saçlarımı mı boyatsam? Şöyle fışılı fışılı bi şeyler. Sağ tarafa saçlarımı ne renge boyatayım diye bir anket koyayım bari, hıhııımm.

Bitmedi!! Yok la bitti galiba. Kişiselmiş. Alın size kişisel!!

O değil de, ütü yapsam iyiydi.
.

28 Mart 2010 Pazar

İfade!

.
Onu diyorum işte hakim bey. Yaptığım bir şey yok halbuki, kimsenin öküzüne höst dememişim. Ama sürekli tehdit felaketleri alıyorum. Ulan bu ne! Deme öyle diyorlar. Sabır diyorlar… Sabırsa sabır, amenna. Meydana çıkmışız bir kere, dövüşe soyunmuşuz. Yalnız fena dövüyorlar hakim bey. Na şu gözümü açamadım senelerdir. Benim surat evvelden böyle değildi, öyle bir giriştiler ki ne olduğunu anlamadım. Çok afedersin götümden kan getirdiler. Yauv bir yere gittiğimiz yok, az vicdanlı vurun di mi? Ama yok, Allah ne verdiyse vermedi demiyorlar. Azrail’e bir osuruk borcumuz var altı üstü, onu da sike sike alacaklar bu gidişle. Merhamete ihtiyacımız var hakim bey.

Ha bir de tevekkül diyorlar, iyi eyvallah. Zaten başka hal çare de kalmamış. Kurbanlık sığır gibi bağlamışlar kolumuzu bacağımızı, yatırmışlar boylu boyunca. Ama bilemezsin hakim bey! O bıçağı sürekli boynunun dibinde hissetmenin ne demek olduğunu bilemezsin. Keseceksen kes ulan diye bağırasım geliyor anam avradım olsun. Sus diyorlar, Allah diyorlar, inan diyorlar. Yauv inanırız inanmak mevzu değil ki. Ne dedilerse inanmışım ben zaten şimdiye kadar. Hem onca insan, bir bildikleri vardır di mi? Ama nasıl güveneyim artık hakim bey? Vaziyet ortada. Kaç kere aynı yerde çelme yemişiz. Herkes gözümün içine bakıyor, ulan ben nereye bakayım? Bir çiçeğin rengine, bir kelebeğin kanadına mı bakıp ikna olayım? Geçsinler bu işleri hakim bey.

Hayatın gerçekleri diyorlar… Herkes hikmet sıçıyor anasını satiyim. Bilmiyor muyum! Düşünmekten aklım rutubetlendi. Ama sikiyim ben o gerçekleri çok afedersin. Hiçbir işe yaramıyor. Bizim inanabileceğimiz yalanlara ihtiyacımız var hakim bey.

Şeytan diyor al bıçağı çık sokağa önüne geleni doğra! Uymuyorum şeytana hakim bey, herif mantıklı konuşmuyor zaten. Niye doğrayayım milleti di mi? Ama içiyorum bazen. Çünkü içmeyince buzlarım çözülmüyor artık. Öyle kazık gibi duruyorum. Birileri gelip bir şeyler anlatıyor, he diyorum, hı diyorum. Ne diyeyim? Kafam sürekli su alan bin tonluk bir gemi gibi. Batsa kurtulucam. Ama batmıyor dinine yandığım. Ya onu diyorum işte, delirmeye ihtiyacımız var hakim bey.
.

27 Mart 2010 Cumartesi

Çiş

.
Çişim geldi. O haberi alır almaz.

Hızlı hareket etmeliydim. Öyle olur çünkü, hızlı hareket etmek gerekir. Oturduğum yerden kalkmalı ve sanıyorum önce hastaneye gitmeliydim. Ama bacaklarım odun gibi olmuştu ve çişim vardı. Durmadan telefon çalıyordu. Kara haber telekomünikasyonu. Bilenler bilmeyenlere anlatsın hali. Biliyordum. Olmadan önce de biliyordum aslında ama olana kadar olacağına ihtimal vermiyor insan yine de. Her neyse. Açmadım telefonları. Çişim vardı. İdrak ile idrar arasında bu kadar organik bir bağ olabileceğini o zamana kadar düşünmemişim. Belki de düşünmüşümdür, unutuyor insan tabi. İş yerindeydim. Biri gelip “İyi misin?” dedi. “İyiyim” dedim, “çok çişim var.” Garip garip baktı suratıma. Biri çay getirdi, başka biri sigara. Normalde sigara içilen bir alan değil. Ama çişi gelenlere karşı duyulan enteresan bir merhamet anlayışı var galiba. Bir de şey var tabi, bu tip durumlarda, sizin için bir şeyler yapmak isteyen insanların sizin için bir şeyler yapmasına izin vermelisinizdir. Aksi şımarıklık olur çünkü ve şımarıklığa sadece ilk tecrübenizde hakkınız vardır. İlk tecrübem değil nihayetinde. Kafamdaki vidalar daha önce aynı yerden defalarca söküldüğü için bir çeşit yalama durumu oluşmuş. Yaktım sigarayı, şımarıklık etmedim. Yarım ağız söylenen şeyler var ya, bir de yarım göz bakmak var mesela. Bakmıyorlar gibi ama bakıyorlar da bir yandan. Olası bir cinnete karşı tetikte bulunma bakışı bu. Ortada cinnet filan yok. Çiş var sadece, o da mesanemde. Ortalığı dağıtmıyorum yani. Bir yandan da telefon çalmaya devam ediyor. Denk gele açıyorum. Bir arkadaşım. “İyi misin, geleyim mi?” diyor. “Yok”, diyorum, “gelme iyiyim. Çişim var sadece.” Benim için endişelendiğini söylüyor. Endişelenecek bir şey yok hâlbuki. Çişimi yapsam geçecek. Fakat bacaklar odun olmuş. Kalkıp tuvalete gidemiyorum. O ara etrafım kalabalıklaşıyor. Suratlardaki ifade aynı. Soru aynı: “İyi misin?” Cevabım da belli: “İyiyim işte, çişim var.” Dünyadaki herkesin çişimden haberdar olmasını istiyorum. Kal-u beladan beri çişim varmış gibi hissediyorum. Böbreğimin, sair bütün organlarımı ele geçirdiğini düşünüyorum. Kuzenim arıyor sonra. Açmam gerek. Ona iyi bir şeyler söylemem gerek. Çünkü bu durum en çok onu ilgilendiriyor. Motorları maviliklere filan. Sikeyim. Bunu kimse yemiyor artık. Öyle bir şey yok çünkü. “Aylin” diyor, “n’apıcaz biz şimdi?” Bilmiyorum ki. Keşke bilsem. İşeyeceğiz desem olmaz. Ama çişim var. Ağlıyor tabi, ağlamaz mı insan… “Hastaneye mi geleyim?” diyorum. “Yok” diyor, “çıkarıyoruz şimdi, sen direkt eve gel.” Birinin bana ne yapacağımı söylemesi iyi. Yoksa hareket edemem o şartlarda. Bir panik çıkıp otobüse atlıyorum. Odunlarımın hareket edebilmesine şaşıyorum. Çişimi yapmayı unutuyorum. Neyse diyorum, varınca artık…

Yol zor. Kafamı pencereye yaslayıp dalıyorum öyle, ambiyans olması gerektiği gibi yani. İçimden hüzünlü bir şarkı da tutturursam tam olacak. Ama olmuyor, çişim var zira.

Geçen demişti ki… Ah bir işesem. Öyle bakmıştı yüzüme… Çişten zehirlenir mi insan acaba? Tıpkı onun gibi… Bacaklarımı şöyle yapınca daha mı az hissediyorum ne? Hele o balkonda oturduğumuz gün… Elimle bastırsam gören olur mu ki? Şimdi yani gittiğimde… O çayı içmeseydim keşke. Yani aynı bahçeden kaçıncıya?

Uyumuşum biraz. Aklım uykuya kaçmaya bayılıyor. Rüyamda hep tuvaletler filan. İnsanız sonuçta. Sonra eve yakın bir yerde indim. Bulduğum ilk tuvalete girdim tabi, dayanacak takatim kalmamış. İşedim işte, malum hal.

Sonra yürüdüm biraz. Sonra evin önüne geldim. Sonra bir sürü insan… Sonra… Ya neyse işte.
.

15 Mart 2010 Pazartesi

Sonra...

.
Sonra öyle durdum biraz. Bir süre Afrika kıtası yokmuş gibi davrandım. Tekerlek icat edilmemiş, ıspanak bir sebze değilmiş gibi… Yok sayınca yok oluyor çok şey, her şey değil. Gözümü kapatınca kör olabiliyorum aslında. Ama karanlığı gördüğümü varsayıyorum bu sefer de, görmemeyi gururuma yediremiyorum. Tuhaf yani.

Durdum sonra biraz öyle. Komik şeyler düşünmeye çalıştım. Düşününce buluyor insan. Güldüm biraz işte. Kendi kendine gülenlere deli diyenler insan değiller. Belki de insandırlar, emin değilim. Ama gülmeyen insanlardan çok korkuyorum. Bu gerçek. “Hayata katlanamadığımız için espri yapıyoruz” demiş… Kim demiş? Mühim değil, doğru demiş nihayetinde. Bu yüzden mi bu kadar gülüyorum yoksa güldüğüm için mi bu yüze varıyorum kuşkuluyum. Kaotik bir sebep-sonuç sarmalı bu. Yanisi gülünecek hiçbir durumu boş geçmiyorum. Böylece katlanıyorum. Görseniz, her tarafım kat izi…

Biraz durdum sonra öyle. İçimdeki bu anlatma isteğiyle kavga ettim. İsteğim beni dövdü. Bu aralar çok asabi. Asabiyetinden aldığı bir gücü var. Fazla ilişmemeye özen gösteriyorum. Ama birinin ona, anlatacaklarının hiçbir işe yaramayacağını söylemesi gerek.

Sonra durdum öyle biraz. Kırmızı koltuk eskiyene kadar oturdum. Ademoğlu ahir ömründe en çok oturuyor galiba. İnsanların hafızamdaki fotoğrafları genelde otururken çekilmiş. “Oturmaya da kalsaydı” dediklerim de var “keşke biraz daha öyle otursaydı” dediklerim de… En çok da bunlar oturmuş içime. Oturmak da ne acayip kelime…

Biraz öyle durdum sonra. Sekerat denilen bir şey var. İnsanın ağzı köpürüyor böyle, nefes alamıyor. Bir şeyler söylemek istiyor ama söyleyemiyor. Ona demek istiyorum ki “son nefesini benim için harcama, ben buna değmem.” Diyemiyorum. Kalas yutmuş gibi oluyorum çünkü. Tam yutamamışım da boğazımda kalmış gibi daha doğrusu… Hep aynı şey. Birine benziyor. Allahım nasıl da ona benziyor! Zaman, zeminden çekiliyor. En başa gidiyorum. Onu buluyorum. Dönerken kaç yere daha uğruyorum? Sayabilsem de bereketi kaçsa. Ama sayamıyorum. Hepsi ona benziyor. Hepsi öyle…

Öyle durdum sonra biraz. Orta Asya’da kutsal sayılan bitkiler ve hayvanlara dair bir şeyler okudum. Bir ağacı kesmeden evvel ondan özür dileyen adamlara dair konuşmak istemiyorum, çok duygusal olduğum düşünülüyor sonra. Sırf bu yüzden vücudumda kırılmadık kemik kalmadığını da anlatmıyorum kimseye. Bir film vardı. Kadının teki bir binanın en yüksek yerine… Her neyse.
.

4 Mart 2010 Perşembe

Tımarhane Notları #8

.
Yüzmeye havuzda başladım, sonra göl, sonra deniz... Su mu büyüdü ben mi küçüldüm emin değilim. Çünkü annem biraz ağladı. Annem genelde ağlamaz. Bir köpeğim uluya uluya öldü, biri hiç ses çıkarmadan. Arkadaki kulübenin dibine gömdük onları, farklı farklı zamanlarda tabi. Her şey bir anda olmadı. O zamanlar öyle olmazdı zaten. Birkaç kez fişimi çektiler. İçimde elektrikler kesildi yani, küt diye! O kısımlar karanlık. Sonra kalkıp sigara filan içtim galiba, tam hatırlamıyorum. Bir civcivim vardı. Koynuma sokup yattım bir gece. Sabah ölüsünü bulduk. Abim geldi. Katilsin artık sen dedi. Katil oldum. İnsan sadece ilk cinayetinde katil olur. Sonrakiler sıfatta bir değişikliğe neden olmaz. Bu yüzden kimi öldürsem civcivim gelir aklıma. Sonra geçer. Geçiyor çünkü. Yerine başka şeyler geliyor. Kafamın iki kenarında iki yarık var. Her şey onların arasından geçiyor. Ben duruyorum. Ben öyle duruyorum. Mesela bir kere salıncaktan düşmüştüm, sırtım çatlamıştı. Yelek gibi bir alçıyla sarmaladılar beni. Kıştı. Üşümemem lazımdı. Üşürsem yine boğmaca olurdum. Boğmaca olursam bazen mosmor olurdum. Belki biraz ölürdüm. Ölürsem babam ağlardı. Babalar ağlayınca zaten hep kış gelir. Ama çocuktum. Çocuklar alçılarının üstünü örtmek istemez. Çocuklar kürekle toprak atmayı da bilmez. Zamanı gelince öğrenirler sadece. İçlerinde elektrikler kesilir. Küt diye! Sonra belki çıkıp yürümeyi öğrenirler, o kısmı karanlık. Bizim bir Fatma teyze vardı, hafiften terelelli. Kulakları duymazdı. Ne zaman yola çıkacak olsam beni görürdü. İnsanlar genelde beni gideceğim zamanlarda görür. “Yine mi gidiyorsun kafir?” derdi. Yine gidiyorum Fatma teyze. Çünkü ben giderim. Yine olsa yine giderim. Başka türlüsünü bilmiyorum. Sonra kendi gitti gerçi. Artık durakta karşılaşmıyoruz. Her neyse işte. Bazen de telefon çalar. Çünkü dediğim gibi, ben hep uzaktayımdır. Birileri bir şeyler söyler. Sonra yine elektrikler…

Bu yazdıklarımı siktiret Doktor, üstünde kılıç çekmeye değmez. Bir insan akciğeri üzerinde çıplak ayakla yürüdüğünü düşün.
Bu kadar.
.

20 Şubat 2010 Cumartesi

Görükmez Canavarlar

.
Uzun zamandır ilk kez bir hafta sonunu kendi evimde geçirebilme şansı bulmuştum. Paşa gönlümün istediği saatte uyanıp ayaklarımı sürüye sürüye salona geçtim. Gece hayvanlar gibi içtiğim için leş gibiydim. Ağzım mahalle çöplüğü gibi kokuyor olmalıydı. (Ampirik bilgi) Galiba taşındığımdan beri evi ilk kez gün ışığında görüyordum. Atıyor olabilirim. Bu kısmı sizi ilgilendirmez! Ama bu kafayla ilk kez gördüğüm kesindi. Gördüğüm şeyi tam olarak ifade etmem gerekirse; katlanması, kabullenmesi biraz güç ama... Ev alenen pisti.

Koltuğa gömülüp eve şöyle bir baktım. Evet evet, hazır fırsat bulmuşken temizlik yapmalıydım. Acaba önce camları mı silseydim? Çünkü cama kuş sıçmıştı. Hayvanöküzü kuş! Niye sıçıyorsun lan camıma!! Neyse işte camları sileyim dedim ben. Bu gerçekten çok iyi fikirdi. Ama ondan önce halletmem gereken daha mühim bir sorunum vardı. Halı!! Birkaç kere üst üste halı deyince kafam tekrar güzel oldu. Halının tüyleri gözümün önünde hareket etmeye başladı. Çünkü neden? Çünkü o tüylerin arasında alçak mayklar yaşıyorlardı ve ben onları bin senedir ellemediğim için orada küçük çaplı bir kabile kurmuşlardı. Halının tüylerinin hareket etmesinin nedeni de sanırım törensel bir dansa başlamış olmalarıydı, emin değilim. Sikerim lan ben onların törenini, artizler! Mayklara çok sinirlendim. Kendilerini elektrik süpürgesinin hortumuyla dövüp nesillerini tüketmeye karar verdim. Ama önce kendimi bu savaşa hazır hissetmeliydim. Mutfağa gidip dolaptaki son birayı aldım. Fakat o da nesiydi? Mutfak cinayet mahali gibiydi. Tezgahın üstünde, geçen gün gözünün yaşına bakmadan doğradığım tavuğun kemikleri sızlıyordu. Bardakların içinde çiçekler büyümüştü. Ocağın üstündeki tencerenin kapağını açtım. İçindeki makarnalar bana doğru ellerini uzatmışlardı. Tanrıya şükür, makarnalarım yaşıyordu! Onları kurtarabilirdim! Ama ne kurtarıcam ipneleri dedim. Bilakis bugün hepsinden kurtulacak, kendime temiz bir ev açacaktım! Kraliçeler gibi yaşatacaktım artık kendimi. O bulaşıklar yıkanacaktı! O kadar!! Ama aceleyle fevri hareket etmek istemediğim için planımı tekrar gözden geçirmeye karar verdim.

Salona dönüp koltuğa yumuldum tekrar. Biramı yudumlarken her şeyin dört dörtlük olması için başka ne yapabilirim diye düşünmeye başladım. Tabi ya! Koltuklar! Koltukları silecektim. Lanet olsun dostum bu harika olacaktı. Koltuklarım tekrar eski şaşaalı günlerine dönecek, dalmaçya köpeği desenli olduklarını hatırlayacaklardı. Belki kimbilir, artık üstlerine oturduklarımda havlamaya başlarlar, ben de onların yastıklarını okşardım. Koltuklarıma karşı sevgi doldum birden, canım koltuklarım. Sonra da belki televizyonun tozunu alırdım. Hem böylece kesin daha net gösterirdi. Çünkü bir kere ablam gelip tozunu almıştı, ordan biliyorum. Bayaa şey oluyor. Neyse işte sonra çişim geldi tabi biradan mütevellit. Tuvalete gittim. Bir süre klozetle birbirimize baktık. Hayır kahrolasıcalar! Tuvalet boklu değildi. Sifon denilen bir şey var sonuçta! Ama kimbilir gözle görülmeyen ne çeşit hayvanlar vardı içinde. Reklamlarda görmüyor musunuz olum? Bir sürü çeşit tiksinç mikro organizma yaşıyormuş içinde. Vıcık vıcık. Bunu düşününce biraz gerildim. Hacetimi yaparken götüme bakan hayvanlar olduğunu düşünmek beni çok yıprattı. Bu ihaneti hazmedemezdim. Hepsini çamaşır suyuyla katletmeye karar verdim. Bu evin kralı bendim!

Elbette yine acele etmedim. Bir kral her zaman sükunetini korumayı bilmelidir dostlarım. İşeyip koltuğa çöktüm tekrar. Hiçbir detayı atlamak istemiyordum. Mesela çamaşır yıkayabilirdim. Makineyi çalıştırmayı geçen gün annem öğretmişti. Gerçi onun makinesiyle benimki aynı değildi ama benzerdi herhalde. Atla deve değil sonuçta. Üstelik mühendislik harikası bir kafam vardı benim hohooo. Her türlü çözerdim yani. Kendime verdiğim bu gaz sayesinde bunu da başarabileceğime ikna oldum. Önce siyahları, sonra beyazları yıkayacaktım. Yumuşatıcı filan katacaktım. Anam süper olacaktı lan! Çok sevinçlendim. Teoride evim tertemiz olmuştu işte. Keyfim yerine geldi.

Sonra kan şekerim düşer gibi oldu ajlıktan. Sehpanın üstündeki nutellayı alıp yerine bacaklarımı uzattım. Televizyonu açıp nutellayı kaşıklamaya başladım.

Bitti.

18 Şubat 2010 Perşembe

Adamı hasta etmeyiniz

.
Bağırmaya devam ediyordu ama siniri nispeten biraz yatışmış gibiydi. Bir süredir zaten söylediklerini dinlemiyordum. Az önce okkalı bir yumrukla beni düşürdüğü yerde, tükürdüğüm dişlerime bakıyor ve hangi dişçiye gitsem daha iyi olur diye düşünüyordum. Burnumda şiddetli bir ağrı vardı. Sanırım bu sefer kırılmıştı. Yerdeki kanda kendi yanısmamı aradım. Kötü görünüyor olmalıydım.

Devam edeceğimi sanıyorsunuz di mi? Nah devam ederim! İpneler! Niye çalıyorsunuz olum yazılarımı? Sevgili terbiyeli okurlarım, size söylemiyorum. Aslında bu hırhızlara da söylemezdim ama eşşeğin götüne su kaçıranlar olmuş. Sinirlendim. Sinirlenmemi istemezsiniz diy mi? Hıhımm. Ben de öyle düşünmüştüm.

Ananızgillere selam ederim. İstanbul hanfendisiyim. Öbdüm.
.

12 Şubat 2010 Cuma

!2 nayU

.
Yılan atmıştın bir kere üstüme hayvan. Gölde yüzerken yakaladığın yılanları ceplerine koyardın. Hani Salih abilerle basketbol oynuyordun. Ben sahaya gelmiştim bıcırık bıcırık. Seni ararken arkamdan seslenmiştin. Sesine döndüğüm anda da yılanı üstüme atmıştın. Çok korkmuştum. Bilincimin altına nasıl ettiysen artık, yılan gördüm mü aklım çıkıyor hala.

Şimdi de çok korkuyorum abi... Dönmemenden çok korkuyorum. 538 gündür sallandığın salıncaktan, bizim tarafımızda inmemenden çok korkuyorum. O kadar çok korkuyorum ki korkudan deliremiyorum.

Böyle günleri sayınca da sayılar bir acayip. "0"ı öğrettiğin günü hiç unutmuyorum mesela. Ne kadar heyecanlanmıştım oğlum lan. Muazzam bir şey. Sıfır! 5-6 yaşlarındaki zekamla kurduğum matematiğin çöküşü! Sonra eksi sayılar. Üff! Bunları öğrenince dünya bana göz kırpmaya başlamıştı. "Bende daha ne numaralar var" diyen profesyonel bir orospu gibi. Ha-ha. Bak yeraltı edebiyatı yaptım.

Yeri gelmişken, sen, neresi olduğunu bilmediğim bir yerdeyken ben bir şeyler yazdım abi. Senin için. Tek sen gör diye. Yani sen şimdi... Gözlerin diyorum... Hiç mi yani? Hiç mi görmüyorsun? Görmeyecek misin artık sahiden?

Fotoğraflarına baktım az önce. Hani Kadir abimle "Bizde de bişe yok b'olum" diye diye dravdan tevazu ayaklarıyla vücut gösterisi yaptığınız akşam çekmiştim bissürü. Çok gerizekalısınız lan. Kaslı çıksın diye o kadar sıkmışsınız ki kendinizi, sıçmadan önceki son görüntüler gibi. Epey güldüm yine.

Epey gülüyorum abi. Daha kaslı çıkayım diye sıkıyorum kendimi. İyi de kıvırıyorum galiba. Kaslı çıkıyorum ki çok güçlü kadınsın diyorlar bana. Öyle ya. Ama çekimler bittikten sonra çok çelimsiz bir şey oluyorum lan. Gülüyorum abi. N'apılır ki başka? Ben bilmiyorum. Soruyorum, kimse bilmiyor. Bu bilginin peşinde geçiyor günlerim işte. Ama sıkıntı yok sen rahat ol. Ben her türlü idare ediyorum. Bir an önce iyileşmeye bak sen. Utanma bir de.. Seve seve bakıyoruz biz sana. Sıç lan n'olcak saçmalama. Lazım gelirse bokunu bile yerim senin. Bak sayende mühim bir deyimi daha yaşayarak öğrendim. "Bokunu yiyim abi kalk" diye yalvarıcam da bokunu çıkarmaktan korkuyorum.

Verdiğin bu uzun vadeli pit stop'da çok da bir şey olmadı aslında. Obama başkan seçildi işte. Michael Jackson öldü filan. Birkaç doğa olayı, birkaç diplomatik hadise. Film izledim işte biraz, kitap filan okudum. Güzel şeylerdi. Edebiyatımız ve sinemamız adına iyi şeyler de yapılıyor yani. Dandik sunucular gibi oldum böyle de. Yok yok ben bu almanak işini beceremeyeceğim. Ablam anlatır sana artık sonra. Pek bir şey kaçırmadın zaten. Bir tek kızının en tatlı zamanlarını işte... Diyor ki; "Babam uyandığında 'aaa, benim kızım ne kadar da büyümüş" diyecek". Gel de bir bak abi ne kadar da büyüdü, nasıl da mıncırmalık bir şey oldu. Ben ki biliyorsun annelik kavramıyla ne kadar uzak seviyeli bir ilişkim var, onun gibi bir çocuğum olacağını bilsem şu saatte doğururum valla. Çok özledi olum seni. Herkes çok özledi. Bu özleme işini atlıyor millet. Hani yanımızdasın ya, hayattasın ya, sanki böyle özlenmezmiş gibi. Gerçekten bazı insanların boğazına sığır bacağı sokmak istiyorum. Üstelik artık bu fantazi için aradığım nitelikler arasında, sığırın canlı olması da var.

Ya şey diyeceğim ben aslında. Hani doğum günün ya bugün, yani annemin seni doğurduğu gün, siktiret sen bu günü. Yeni bir tane gün buluruz şöyle en yakın zamanlısından, sen o gün uyanırsın işte, o zaman gerekirse çıplak çengili bir kutlama yaparız. Hiçbir masraftan kaçınmam sen o kısmı düşünme. Zaten düşünmezsin de pislik. Geçen rüyamda gördüm yine seni, iyileşmiş benden borç istiyordun. Hiç mi değişmeyeceksin olum sen? Değişme. Sakın değişme. O gün nerde kaldıysan orda bulayım seni. Arada ziyan olan zamanını en kral şekilde fazlasıyla yaşayacağız söz. Bir de şey var tabi, sen uyanıp bana komanın nasıl bir şey olduğunu tüm detaylarıyla anlatacaksın, ben de yazıcam. Kitabım sansasyon filan yaratacak böyle. Edebiyat dünyasının amına koyucam. Sen sikimde değilsin yani, projelerim var... Ehi.

Önünde mutlu yıllar olsun... Benim canım kardeşim...
.

2 Şubat 2010 Salı

Anket!

.
-İyi günler. Bir anket yapıyoruz da, bize biraz zaman ayırabilir misiniz?
-Zamanın membası ben değilim. Üstelik o mesele çok karmaşık, ayaküstü anlatılacak gibi değil.
-Nasıl yani?
-Yani zamanın varlığı tartışılabilir bir şey. Hareket ekseni de. Senin için geçen günler benim için kazık gibi çakılmış, kımıldamıyor olabilir.
-Anlıyorum. Ben sorularıma geçsem?
-Anladığını sanmıyorum. Ama önemi yok, ben de anlamıyorum zaten. Başrolü oynayan ben değilim, içimdeki kadın. Ben sadece ona dublaj yapıyorum. Böyle içimdeki kadın deyince tırstın tabi sen, tırsma. Hatta korkma, ben varım. Bak o kitapta şey diyordu; “Herkesin içinde bir çocuk bir de hayvan vardır. Benim içimdeki hayvan, çocuğu yedi.” Bunun gibi bir şeydi işte, hafızam çok iyi değil. Ama içimdeki kadınınki fena değildir. Ha-ha. Kadını siktiret. İçimde bir hayvan olduğuna yemin edebilirim. Birden fazla hatta. Atlar var mesela. Ama onlar vahşi değil. Kimseyi yemiyorlar. Çocuğun akıbetini bilmiyorum yalnız. Evden kaçmış olabilir. Bir de ötekiler var.
-Çok hoş gerçekten.
-Saçmalama, bunun nesi hoş! İçime kamp kurmuşlar resmen, bedavadan yaşıyorlar. Onlara bakmak kolay mı sanıyorsun!!
-Değildir eminim. Ben birkaç soru...
-Bak, benim o olayla hiçbir ilgim yok tamam mı. Beni bulaştırmayın.
-Hangi olayla?
-Tanrı’nın ölümüyle. Olay mahallinde değildim. Olsam mutlaka kalp masajı yapar ya da 911’i arardım. Hem Nietzsche böyle bir basın açıklaması yaptı diye bunu olmuş sayamayız di mi? Neticede merhumu görmedik.
-Tövbe tövbe.
-Son pişmanlık fayda etmiyormuş. Firavun da ölmek üzereyken tövbe etmiş ama yırtamamış. Sayemde sen erkenden doğru yolu buldun.
-Hanfendi, ben sadece birkaç soru sormak istiyorum.
-Benim de birkaç cevabım var aslında ama hiç kimse doğru soruları sormuyor.
-Ama işimi zorlaştırıyorsunuz. Bana yardımcı olmayı deneseniz?
-Bak o yardım işi sakat. Kimse kimseye yardımcı olamaz. Düşeni kendisinden başka kimse kaldıramaz. Güneş balçıkla sıvanmaz ve inan bu son söylediğimin düşündüklerimle hiçbir ilgisi yok. Kötü bir çağrışım sadece.
-Peki anladım, ben bir yerden başlayayım. Kozmetik ürünlerle ilgili ne düşünüyorsunuz?
-Kozmetik ürünlerle ilgili herhangi bir şey düşünmedim. Bir türlü o konuya sıra gelmedi. Geçen tam fondötenle ilgili düşünecektim ki Kierkegaard araya girdi. “Günlerini öldürme, uyku içinde geçirme, uyan ve insan ol!” dedi. Kırıldım tabii biraz, çünkü uyku çok şahane bir şey. Elbette uyuyan ben olduğum sürece. O yüzden uyumayan düşünürleri daha çok seviyorum. Misal Cioran. Çok kıral insan gerçekten. Adamım Cioran.
-En son aldığınız kozmetik ürün neydi?
-Mum galiba.
-Mum mu?
-Evet. Loş ışıkta çok seksi oluyorum da ben hihooo.
-Dalga geçiyorsunuz.
-Şaka takılıyom yaa üzülme tamam. Şey aldım, ımmm, far. Gay bir güzellik uzmanı ilgilendi benimle. Herif, herif diyeyim şimdi, o kadar bakımlıydı ki kadınlığımdan utandım. Kısa sürdü gerçi bu utanma. Bu ara elimi kime atsam gay çıkıyor. Sen de öyle misin?
-Ne münasebet hanfendi. Ben KAPI GİBİ ERKEĞİM!!
-Kapı gibi olduğundan kuşkum yok. Bakayım, gürgen mi bu? Valla iyi malzeme. Akarı kokarı yok. Sesten de belli ayrıca, maşallah kırağı görmemiş. Konu erkekliğe gelince mutlaka desibeli artar bu sürümlerin.
-Konuyu nerden nereye getiriyorsunuz. Bu soğukta şeyim dondu burada!
-Vuuuuu, haşin erkek. Şey derken götünü kastettin muhtemelen. Söylemekten niye çekiniyorsun ki? Nihayetinde bir organ adı. Göte göt demeyen nesle aşina değiliz.
-Tamam hanfendi, ben artık bir an önce bu anketi bitirmek istiyorum. Bakım kremleri desem?
-Bakım kremleri işi enteresan. Lafı Norveçli metroseksüel balıkçılara getirirdim ama o esprinin de son kullanma tarihi geçti, geçiyorum. Benim favorim Deep Clean. Derinlemesine temizlik! Reklamı her gördüğümde, iç organlarıma ve hatta nöronlarıma kadar bir temizlik vaat ediyormuş gibi geliyor. Düşünsene, harika olmaz mı? Kremi sürüyorsun ve format yemiş harddisk kadar ferah ferah, efil efil, ışıl ışıl oluyorsun. Vay be! Adamlar neler yapıyor arkadaş.
-Öyle bir şey henüz yapılmadı.
-Yapılırsa haber vermeyeni?
-Öhömm. Bakın, bizim şöyle bir ürünümüz var. Rica etsem dener misiniz?
-Denerim tabii. Ben sana Hallac-ı Mansur’dan bahsettim mi?
-Hayır, onu da başka bir gün anlatırsınız artık. Sürün sürün.
-Sürüyorum. Fuzuli de çok büyük şair mesela.
-Eminim öyledir. Nasıl? Şimdiden bir sıkılaşma hissettiniz diy mi?
-Hissetmez olur muyum? İçimdekiler içime sığmaz oldu. Öyle sıkılaştım ki hayvanlarım çıkıp üstünüze üstünüze atlayacak gibi adeta.
-Pardon?
-Yok yok, sen sorunu sor.
-Peki. Kayıtlara geçmesi açısından soruyorum; tek cümleyle, ürünümüzü nasıl buldunuz?
-Ürününüzün amına koyayım.
-Teşekkürler.
-İyi günler.
.

18 Ocak 2010 Pazartesi

Godoş'u Beklerken


.
- Yazacak hiçbir şey yok.
- Geçen gün yaşadığın macera dolu otobüs yolculuğunu yaz.
- Otobüs yolculuğu yazmaktan sıkıldım.
- O zaman, hani dün akşam Beşiktaş İskelesi’nde bağıra çağıra şarkı söylemiştin ya kendi kendine, onu yaz. Hem millet iyice kayışı kopardığına da kani olur böylece.
- Ne ilgisi var! Oranın akustiği iyi diye söyledim ben! Hem onun yazılacak bir tarafı da yok.
- Doğru.

Bir süre susarlar.

- Duvara şu ağacı çizmese miydim? Her tarafı kapladı.
- Yok yok iyi oldu o. Altında tam Gogo ve Didi gibi olduk bu sayede.
- Ama bana sürekli “beklemek” fikrini hatırlatıyor.
- Çünkü sürekli bekliyorsun.
- 514 gün oldu bugün.
- Onu yaz mesela?
- Onu yazarsam düşünürüm. Düşünürsem ağlarım. Ağlamayayım şimdi.
- Tamam. Ama günleri de sayma artık istersen. Havuç yiyelim mi?
- Olur.

Duvardaki ağacın altında, uzunca bir süre, açmadıkları televizyonu izlerler.

- Aşk hakkında yazmadın hiç. Oysa en banko konudur aşk.
- Aşk hakkında yazabileceğim bir şey olduğunu sanmıyorum.
- Saçmalama! Herkes çatır çatır yazıyor. Hem zamanında hatırı sayılır bir aşk yaşamıştın sen de.
- Yaşamıştım sahi. Bazen onu da ben yazmışım gibi hissediyorum. Başroldeki kadına kendi adımı vermişim de o yüzden yaşadığımı sanmışım gibi..
- Kendine bu kadar dışarıdan bakmayı kes!
- Kendime böyle dışarıdan bakmazsam sen olmazsın. Yoksun çünkü sen, biliyorsun di mi?
- Ama bu seni şizofren yapmaz.
- Biliyorum. Çok uğraştım ama deliliğe istidadım yokmuş, onu anladım. Benim temelim zayıf.
- Nasıl?
- Ne nasıl?
- Havuç nasıl?
- Havuç işte!

Yazı yazmak için bir çağrışım yakalama umuduyla kitaplığı incelerler.

- Her şeyi yazmışlardır belki de. Bana yazacak bir şey kalmamıştır, olamaz mı?
- Olamaz. Kelimelerin matematiği başka. Yazının sonsuza giden bir döngüsü var.
- İyi de ben niye bu formüle dahil olmak zorundayım ki?
- Değilsin. Ama seviyorsun bunu, kabul et.
- Böyle yazamadığım zamanlarda sevmiyorum. İlham perisi godoşluk yapıyor!
- İlham perisine godoş denmez! Aslında ilham perisi de denmez. Çok gerizekalıca. Dünya periler ülkesi değil. Yazı da dünyanın dışında olmadığına göre?
- Salak salak konuşma geçirmiyim ağzının ortasına!!
- Oldu işte, sinirlendin. Sinirlenince damarlarına kan yürüyor senin. Hadi başlayalım.
- Neye başlayalım?
- Yazmaya.
- Sana n’oluyor be!
- Aklının içine geri dönüyorum işte. Bekle.

“Hayatım beklemek amına koyim” diye düşünür. O ara birleşim gerçekleşir. Ses artık içinden gelmektedir.

- Bir kere de küfür etmesen dişimi kırıcam yemin ederim.
- Gevezelik etmeye devam edersen ben kırıcam zaten dişini rahat ol.
- Tamam be tamam. Ee, yazalım mı?
- Yazalım.

Kımıldamazlar.
.



Not: Cerenimo, çok boktan oldu farkındayım ama geçenlerde "yazsan da okusam" dediğin için, ilhami imkansızlıklar içinde yazdım. Bu yazı senin olsun.

8 Ocak 2010 Cuma

Cangıl

.
Her zamanki gibi işe geç kalmıştım ancak bu sefer o kadar geç kalmıştım ki çok geç kalmıştım yani. Bilim aşkıyla yanıp tutuşan biri olduğum için üstümü değiştirmekle zaman harcamadım. Kamuflaj niteliğinde uzun bir mont giyip çıktım. Yürüyerek 15 dakikada gidilecek yol için taksiye binmemden mütevellit taksiciyle kısa süreli bir hır-gür yaşadım. Bu duruma artık alışmıştım, üstünde durmadım. Şansım yaver gider de çalıştığım kata kimseyle karşılaşmadan ulaşabilirsem sorun yaşamayacaktım. Ama tahmin ettiğiniz gibi sayın okurlar, sorun yaşamasam şaşardım.

Müdür kapıda Gandalf gibi dikiliyordu. Ben geç kalmıştım. Üstelik aşortmanlarımlaydım. Durumu kurtarmak için “ehemehe günaydın” gibi bir şeyler zırvaladım. “Ne günaydını Entel hanım! Öğlen oldu” diye gürledi bu önce. Anlaşılan bu sefer sevimlilik yaparak yırtamayacaktım. “Ya işte alarm çalmamış” filan dedim. Bir yere varamadım. “Hayır yani” dedi, “bu kadar geç kalıyorsunuz madem” dedi, “bari” dedi, “insan gibi giyinseydiniz” dedi. Kemleri ve kümleri toparlayıp da doğru düzgün bir savunma cümlesi kuramadım. Henüz ilk sigaramı içmediğim için dilim uyuşuk uyuşuktu böyle. Şey dedi bu sonra, “zaten” dedi, “sizin bu kılık kıyafetinize bir çeki düzen vermeniz gerekiyor” dedi, “ben söylemeyeyim kendisi anlasın diyorum ama” dedi, “sizin anlayacağınız yok” dedi. Bugün heyheyleri üstündeydi. Ben zaten heyheylerle doğmuş biriydim. Şimdi cevap versem, ikimizin heyheyleri bir olup ortalık yerde halay çekmeye başlayacak, ben de belki işimden olacaktım. “Haklısınız” dedi biri. Dönüp arkama baktım ama kimse yoktu. Bendim. Ben demiştim. Bunu dediğime hayret etmiştim. Müdür de hayret etmişti. Elinde tuttuğu zafer meşalesini kolay kolay bırakmaya niyeti yoktu. “Yarın” dedi, “kontrol edeceğim.” “Senin ağzını yüzünü sikerim yavşak! Sen kim oluyorsun da beni kontrol ediyorsun! Kılık kıyafetimle mi iş yapıyorum burada! Sen böyle bir kafayı nerde bulacaksın suhufsuz!!” demedim. “Peki” dedim.

Müdür haklıydı. Gardırobumu iş hayatına bir türlü entegre edememiştim. En düzgün giyindiğim günlerde bile mutlaka bir yerden falso veriyordum. Takım elbise giysem altına spor ayakkabı giyiyordum. Ciddi görünüşlü bir entari giysem üstüne bir deri ceket geçiriyordum. Kural delmek için elimden geleni yapıyordum. Göze batıyordum. Göze batınca böyle sıkıntılar yaşıyordum. Böyle sıkıntılar yaşamak istemiyordum. Kimseyle muhatab olmak istemiyordum. Artık işe giderken insan gibi giyinmeye karar verdim. Çünkü müdür haklıydı. Ama döpiyes filan da insan haklarına aykırıydı. Abartmasındı.

İş kadını imajı için alış-verişe gittim. Hayatımda temiz bir sayfa açmak istiyordum. Ama bu alış-veriş işlerinden yılın %90’ı gibi bir oranda sıkılıyordum. Söylene söylene mağazaları gezmeye başladım. Son derece kararsızdım. Biraz beğenir gibi olduğum bir eteğe “etiketini sikiyim” dedim. Daha az beğenir gibi olduğum bir elbiseye “kemerine sokayım” dedim. Yaldır yaldır parlayan bir pantolona, boncuk boncuk ağlayan bir gömleğe ve topuk topuk yükselen bir ayakkabıya da muhtelif küfürler etmeyi ihmal etmedim. Girdiğim mağazalarda gördüklerine vurulan, bayılan, biten ve hasta olan kadınlar vardı. Beğendikleri bir şey için gerekirse birbirleriyle kavga ediyorlardı. Giyinme kabini önlerinde “çok yakıştııığ, sanki senin için yapılmış buuğ, manken gibi olduğğn” jargonuyla konuşuyorlardı. Dilimizde bu kadar çok yumuşak g olduğunu bilmiyordum. Nasıl ayak uyduracağımı bilmiyordum. Almam gereken hiçbir şeyi almak istemiyordum. Yorulmuştum.

Hasbelkader bir çantacıya girdim. Çanta kullanmayı sevmiyordum. Çantaları sevmiyordum. Boş boş bakınırken bir çantayı elime alıp etiketine baktım. 559 TL yazıyordu. “Oha amına koyim” dedim. “Efendim?” dedi. Tezgahtar elemandı bu. “Çok güzelmiş de onu şeyaptım” dedim. “O” dedi, “çok harika bir modeldir, hakiki deri”. Bu son kısmı söylerken hayretler içerisinde kalmamı ve o anda “bayılmamı” bekler bir ifadeyle hutbesine kısa bir ara verdi. Sığırların, sığırken bu kadar itibar görmeyip de ölünce derilerinin bu denli saygıyla anılmasının haksızlık olduğunu düşünüyordum. Kolumda ölü bir hayvanla gezmenin çok cazip bir şeymiş gibi gösterilmesini anlayamıyordum. Devam etti. O modelin büyük bir özenle tasarlandığından, hem şık hem avangard olan çift yönlü havasından, ellerindeki son ürün olduğundan filan bahsetti. Söyledikleri zerrece ilgimi çekmiyordu. Çantaya ihtiyacım yoktu. Bir an önce bu lavuktan paçayı kurtarıp gidip kendime tayyör almalıydım, ya da her ne boksa işte. Eleman, benim alıcı olmadığımı yüz ifademden anlamıştı ancak her şeye rağmen son kozunu da oynadı. “Üstelik %50 indirimde!”. İşte bu noktada “vurulmam” gerekiyordu. Oysa hala sağ salimdim. “Eee?” dedim. Gerçekten çok uyuz bir müşteriydim. “Yani” dedi ağzını yüzünü yamuşturup, “ihtiyacınız varsa kaçırmayın”. Tam “Yok!” diyecektim ki bir kadın, “O çantayı almıyorsanız bakabilir miyim? “diye seslendi. İşte tam da o anda biri, sanki içimdeki kablo bağlantılarının yerini değiştirdi.

Ne münasebetti! Ben bakıyordum. Alıcı alıcı bakıyordum. Hayatımda gördüğüm en güzel çantaydı bu. Derisi hakiki sığır derisiydi. Sığırlara sonsuz saygı duyan biriydim. Böyle özel bir tasarımı kaçıracak kadar deli değildim. Üstelik bu çanta hem şık hem avangarddı. Çift yönlü bir havası vardı. Adeta benim için yapılmıştı. Hem Allah’ın ne sevgili kuluymuşum ki ellerindeki son ürüne yetişmiştim. Bu şaheser, benim gibi biri varken o yelloza mı kalacaktı! Bir de %50 indirimdeyken.. İşe geç kalmam, müdürden fırça yemem filan hep bu çantaya ulaşmam için vesileydi aslında. Şerdeki hayırdı bu. Hayatımda hiçbir çantaya bu kadar ihtiyacım olmamıştı. O çanta olmadan yaşayamazdım. Vurulmuştum, bayılmıştım, bitmiştim. Hastasıydım o çantanın. O çanta benim olmazsa çıldırırdım.

“Alıyorum” dedim. Kadın hayata küstü. Tezgahtar yaşama sevinciyle doldu. Ben zaten mala bağlamıştım. Parayı öderken şuurum yerinde değildi. Çantayı alıp omzuma astım. Kasiyer kız “çok yakıştıığğ” dedi. Yumuşak g’ler benim de hayatıma girmişti.

Çıkarken aynaya baktım. Sığır omzumda mö’lüyordu. “Kızım Entel, manken gibi olduuuğn” dedi. Gülümsedim.

Bitti.
.

3 Ocak 2010 Pazar

Beyaz atlı şimdi geçti buradan

.
Elimde olmayan sebeplerle ahbaplaşmak zorunda kaldığım kalabalık bir grupla beraber bir eğlence mekânındaydım. Upuzun bir masanın ortalarında bir yerde, tanımadığım iki herifin arasında sıkışıp kalmıştım. Ortamda evvelden tanıdığım birkaç kişi parti organizasyonunda herhangi bir aksaklık çıkmasın diye mütemadiyen sağa sola koşturuyordu. Herkes birbirine ne kadar sıcakkanlı olduklarını belli etmek adına sempatik gülücükler gönderirken ben “kalabalıklar içinde yalnızlık” klişesinin göbeğinden zeytin yiyordum. Yanımdakilerden biri, sessizliğimi utangaçlığıma yormuş olacak ki, bir muhabbet başlatmak adına ismimi sordu. “Esra” diyerek kafamı çevirdim. Kafamı çevirince diğeriyle göz göze geldim. O da aynı iyi niyetin mahsulü olduğunu belli eder bir biçimde ismimi sordu. “Ceren” dedim. O anda kafamı nereye çevireceğimi bilemedim. Esra ya da Ceren değildim. İki herife de ayrı ayrı dönüp selam verdikten sonra tuvaleti bahane ederek ayağa kalktım. Bu upuzun masa eğlencesine karşı ibadetimi tamamlamıştım.

Eve dönmek istemediğim için, upuzun masayı görüş açısı dışında tutacak bir kuytuya geçip kendi halimde içmeye başladım. Birazdan ya şair, ya filozof olacaktım. Yalnızlığıma kadeh kaldırıp, kendi geçimsizliğimi örtmek için insanları yapay davranmakla suçlayacaktım. Onlar sanrılar içinde yüzerken, ben idealar âleminden hepsine pandik atacaktım. Sigaramı herkesi aşağılar bir edayla içip, suratlarına “Ben sizin gibi değilim!” dumanları savuracaktım. Bunları düşünürken iyiden iyiye keyiflenmişken biri “Çakmağınızı alabilir miyim?” dedi. Tüm artizliğimle “Alamazsın” demek için kendisine döndüm ki oha.. O da nesiydi. Herif “yakışıklı” kelimesinin eksiksiz sözlük karşılığı gibiydi. Dilimin ucundaki tersliği muhteşem bir manevrayla “Elbette” olarak çevirip gülümsedim. Sigarasını yakarken içimden “ beni yak kendini yak her şeyi yak” şarkısı çalmaya başlamıştı. Kıvama gelmiştim. Çakmağı teslim ederken gülümseyip teşekkür etti. “Ne demek”ti, ondan kıymetli miydi sanki. İsterse kendisinde kalabilirdi. Hatta isterse çakmağı tutan elimi bile kesip verirdim. Çabuk çürürdü ama mühim değildi.
“Ben de sıkıldım, çok kalabalık” dedi. Muhabbet etmeye çalışıyordu işte, ah canım benimdi. Cümlesini havada yakalayıp hemen karşılık verdim. Öküz değildim. Upuzun masada yanımdaki heriflere kaba davranmış olabilirdim ama değişebilirdim.

Ah Canım Benim’le bir şeyler konuşuyorduk ama içeriğe takılmıyordum. Söylediği her şeye karşılık en güzel kelimelerden buketler yapıp kendisine sunuyordum. Gülümsüyordu. Allahım ne güzel gülümsüyordu. Daha çok gülümsesin de izleyeyim diye atmosferi iyice komikli bir hale getirdim. “Sen” dedi, “çok değişik bir kadınsın.” Bu sözü bir iltifat olarak aldım. Belli ki erkekim, kendisini güldüren kadınlardan hoşlanıyordu. İşler yolunda gidiyordu. Bu noktada bir es verebilirdim. Çişe gitmek için ayaklandım. Hem böylece bana aşık olduğunu anlaması için ona zaman bırakmış olacaktım.

İki insan cinsi tuvaletleri yan yanaydı ve ikisinin önünde de sıra vardı. Kuyrukta beklerken biri “Eğleniyor musun bari” dedi. Kim olduğuna bakmak için kafamı kaldırdım. Oha bu da hayvan gibi yakışıklıydı. Bir mekâna bu kadar yakışıklı iki adam fazlaydı. Ama artık benim başım bağlıydı. “Hıhım” diyerek gülümsedim. Bu ikinciyi, başka bir Beyoğlu mekânında eğlenen kız arkadaşlarımın yanına göndereyim de nasiplensinler diye düşündüm ama sonra vazgeçtim. İşimi görüp Ah Canım Benim’in yanına gittim.

Beni gülümseyerek karşıladı. Sanki birazdan duvağımı açacaktı. Danrım çok mutluydum. Mutluluğumu görmeleri için ortamda tanıdığım o birkaç arkadaşı aradı gözlerim. Ama onun yerine tuvalet kuyruğundaki Hayvan Gibi Yakışıklı’yla göz göze geldim. Uzaktan beni izliyordu. Emin olmak için Ah Canım Benim’le kurduğum iletişimin her boşluğunda onun olduğu tarafa baktım ve her seferinde gözleriyle karşılaştım. Sinirli sinirli bakıyordu. Diğeriyle cilveleşmemden rahatsız oluyor gibi bakıyordu. Olum n’oluyordu lan! Aynı gecede iki tane beyaz atlının arasında kalmak reva mıydı? Başka zaman armut toplatan makûs talihimin ecdadını sikmeyeydim de n’apaydım ben şimdi. Dikkatim dağıldı. Zaten Ah Canım Benim burç murç işlerine girmişti. Götümden bir burç salladım. O, uyduruk burcumun özelliklerini sayarken ben de hayatı sorgulamaya başladım. Acaba acele mi ediyordum? Bu konuşan eleman iyiydi hoştu da sohbeti çok bayıktı lan. Yok saçımın kimi yerlerine parlak kızıllar attırsaymışım, yok elbisemin üstüne janjanlı bir kemer taksaymışım filan.. Böyle ömür geçer miydi? Kendimi tanıyorsam, 2. gün siktiri çekerdim ben buna. Ama belki de diğeri okumuş etmiş yemiş yutmuş bir herifti? Kesin öyleydi. Artık aklım iyice diğerine kaymıştı. Zira mevzuda, bilinmeyenin gizemi vardı.

Bir yolunu bulup Ah Canım Benim’le sosyal ve siyasi ilişkilerimi kesip diğerine yeşil ışık yakmalıydım. Ama nasıl yapacaktım? Konuşup duruyordu. Arada gülüyordu. Gülünce iyiydi de konuşunca sıçıyordu. Hem bir gülüş karın doyurmuyordu. Ben bu çaresizlik içinde debelenirken Hayvan Gibi Yakışıklı, bize doğru yürümeye başladı. İşte oluyordu. Yeni aşkım, atının üstüne binip yavaş çekimle beni kurtarmaya geliyordu. Birazdan kılıcını çekip haşin haşin“Bırak ulan kızı!” diyecekti. Ben, elbette erimin sözü üstüne söz söylemeyip onunla gidecektim. Nefesimi tutup perdenin kapanış repliğini bekledim.

Burnundan soluyarak geldi. Gözlerimin içine içine bakıp “Sevgilim, hadi gidelim artık” dedi. Bu kadarını da beklemiyordum doğrusu ama iyi taktikti. Çantama uzanıp tam kalkmaya hazırlanıyordum ki..

Elini Ah Canım Benim’in omzuna atıp burnunun ucunu öptü. Ben elimde çantam ve kamyon garajı gibi açılmış ağzımla onları izlerken, kol kola mekândan çıktılar.

:/
.

27 Aralık 2009 Pazar

Bana bunu neden yaptın Savaş?

.
Evin sessizliğine sokağın ani gürültüsü doldu birden. Sesler birbirine karışıyordu. Pencereyi açtım. “Mahalle kavgası” adlı oyun sahnedeydi. Başrollerde iki kişi, birinin elinde levye, diğerininkinde kan. Onları ayırmaya çalışan birkaç figüran. Belli ki biri anne, hangisinin elinden aldığını kestiremediğim bir bıçağı neresinden tutacağını şaşırmış, ağlıyordu sadece. Başroldekilerden biri, “Bana bunu neden yaptın Savaş?” dedi. Savaş cevap verdi, duymadım ne dediğini. Muhatabı, yaşadığı hayal kırıklığını aynı sorunun her kelimesine ince ince işleyip tekrar sordu. Savaş tekrar cevap verdi. Defalarca tekrarlandı bu. Ama Savaş ne söylerse söylesin, diğeri o soruyu sormaktan vazgeçmedi. “Bana bunu neden yaptın Savaş?” Yaklaşık 1 saat süren bu kavgada, o adam, Savaş’ın yakasından ellerini kimsenin koparmasına izin vermeden, bundan başka tek bir söz söylemedi.

O adam için üzülebilirdim. Hiç beklemediği bir yerden, beklemediği bir darbe aldığı belliydi. Ve Savaş’ın mahcubiyetine bakılırsa, esasen bunu hak etmediği de. Ama üzülmedim. Çünkü öfkesinin bir muhatabı, kavgasının bir yüzü ve düşmanının bir ismi vardı. Aldığı hiçbir cevap onu ikna etmeyecek olsa da, başına gelen her ne boksa artık, hesabını soracağı biri vardı. Onu kıskandım. Onun yanında ben, dolunaya doğru havlayan bir köpekten farksızdım.

Dışarı çıktım. Düşünmekten aklımı aşındıran o soruyu sormak için, ben de kendime bir Savaş bulacaktım.

Bir büfeye uğradım önce. Bir paket kısa Savaş box. Savaş’lardan birini çıkarıp intikam ateşiyle yaktım. İçim Savaş doldu. İçim çoktur Savaş doluydu.

Taksi durdurdum sonra. “Savaş’a çek abi.” Hangi yoldan gidelim? Savaş’a giden her yol mubahtır. Gittik. Savaş meydanında indim. Cebimdeki 19 Savaş’tan birini daha yakıp içime çektim. Bu gece bu Savaş’ı bitirecektim.

Savaş caddesi ana baba günü gibiydi yine. Görebildiğim her yüze ayrı ayrı baktım. Vitrinler yeni yıl Savaş’ı için özel olarak hazırlanmıştı. Milli Savaş biletçileri, yeni Savaş’ın herkese şans getirmesini dileyerek biletlerini satmaya çalışıyorlardı. Önlerinde umutlu kuyruklar. Benim umudum yok. Bana bunu neden yaptın Savaş?

Savaş’an kalabalığın içinden herkese çarpa çarpa yürüdüm. Mutlu görünen insanlara sataştım. Orospu çocukları! Biri de çıkıp bana vursun istedim. Adı Savaş olsun istedim. Elimi kana bulamak istedim. Annem o bıçağı benden almasın istedim. Artık ağlamasın istedim…

Haybeye.

Bir Savaş’a girdim. En kuytu köşede, sırtımı olası bir sikiş uğruna rüsva olan topluluğa çevirip üst üste 5 şişe Savaş içtim. Savaş orada değildi. Yanıma biri yanaştı. “Kolundaki dövme ne anlama geliyor?” dedi. Yüzüne baktım. Savaş o değildi. “Siktir git anlamına geliyor” dedim. Siktirdi gitti. Savaş gelmedi. Bana bunu neden yaptın Savaş?

Çıktım. Kanıma karışan Savaş’ın etkisiyle sendeleyerek yürümeye başladım. Artık herkes Savaş’tı ve kimse Savaş değildi. Savaş orada bir yerdeydi ve hiçbir yerde değildi. İçim Savaş meydanı gibiydi ama Savaş meydanda değildi. Aklım, damperli bir kamyondan dökülür gibi olduğu yere yığıldı. Savaş'ı arayacak, savaşacak halim kalmamıştı. Cinnetime fon niteliğinde bir yağmur başladı. Yüzümü gökyüzüne kaldırıp son gücümle bağırdım;

Bunu bana neden yaptın Savaş?
.

23 Aralık 2009 Çarşamba

Anlatacaklarım var!

.
Da işte anlatasım yok pek. Bu ara ne yazmaya kalksam depresyon kokuyor. Güzel bir koku değil. Notaları bi acayip. Kokunun notasının olması da ayrıca acayip. Neyse işte, ortalığı pek kokutmamaya çalışıyorum.

Geçen şöylelemesine bir hastalanır gibi olunca doktora gittim. Tıbba inanmıyorum ama işten yırtmaya yarayan rapor diye bir gerçeklik var. Onu alayım dedim. Adam muayene edeyim dedi. Et dedim. Her zaman bu kadar itaatkar olmam. Ama itiraza halim kalmamış. Hep bu depresyon işte. Enivey. Doktor önce ağzımı açmamı istedi. Ağzımı açtığımda genelde konuşurum. Konuşmadan ağız açmak çok zor bir şeymiş. Çoğunuz sapıksınız. İpneler. Burada bir izah gereği duymadan geçiyorum, sapık olanlarınız anladı nasılsa.

Doktor ağzımdan sıkılınca boynuma geçti. Lenf bezi fetişisti miydi neydi bilmiyorum ama orada epey oyalandı. İşin uzaması beni biraz kıllandırdıysa da istikbalim söz konusu olduğu için hadise çıkarmadım. Akabinde, sırtımla baş başa geçirdiği dakikalarda da doktoru ve sırtımı rahatsız etmedim. Sonra iş ilerledi tabi. Göğsümü açmamı istedi bu. Hasta ve çaresizdim.. Off.. Çok utanıyorum peder.

Yanisi muayene adı altında gerçekleştirilen bu ön sevişmeden sonra emeklerimin karşılığı olan raporu alıp 3 gün evden çıkmadım. Ne diyorduk, depresyon.

Depresyon, gebertmek istediğim kelimeler listemde her zaman ilk 10 içindeki yerini korumuştur. Kullandığıma bakmayın, ironi yapıyorum orada, şuursuz musunuz lan! İroniyi anlamayan nesle aşina değiliz. Açıklanamayan fiziksel ve ruhsal tepkilere depresyon diyorlar. Sözlük anlamı bu değildir mutlaka da bu şekil bir şey işte karşılığı. Böylece açıklanmış oluyor. Her şey açıklanmalı çünkü. Ne sikime yarayacaksa.

3 gün evden çıkmadım. Sonra çıktım. İşe gittim. Çalıştım. Geldim. Uyudum. Uyandım. İşe gittim. Geldim... Arada bir şeyler yedim. Aile evine gittim. Bekledim. Beklememe kaldığım yerden devam ettim. Geldim. Uyudum. Uyand...

Böyle.
.

9 Aralık 2009 Çarşamba

Bekleme Salonu

Yayından kaldırıldı.

6 Aralık 2009 Pazar

Yazsam Çıldıracaktım!

.
Belki de Sait, Faik'i öldürmese çıldıracaktı. Belki öldürünce çıldırdı, çıldırınca yazdı. Bilemiyoruz. Esasen Habil'le Kabil arasında ne geçtiğini de bilemiyoruz. Yani belki de ilk taşı hiç günahı olmayan attı.. Bildiğimiz tek şey, hiçbir şey bilmediğimiz mi acaba? Bak bundan bile kuşkuluyuz. Yaşadıklarımızdan öğrendiğimiz bir bok olmadığı açık. Düşünüyoruz diye varolduğumuzu iddia etmek ise, şu çağda, en iyimser ifadeyle ahmaklık olur. Belki de o kapıdan, harbiden geometri bilmediğimiz için giremiyoruz. Belki o kapı artık orada değil. Belki o kapı yok. Kapıyla aramızda Platon'ik bir ilişki kurmanın lüzumu yok.

Not: Bu şekil konularda her türlü Aristo'cuyuz.

Ding dong. Elbette ki bakmıyoruz. Kapı meselesini birkaç cümle evvel halletmiştik.

Zırrr. Telefon sesi bu. Graham Bell'le bir husumetimiz yok. Bakalım.

-Alo götüm n'apıyosun?
-Hiiiiç.
-Bana nihilist nihilist konuşma lan gider borusu! Çaaat!!

Arzuhal: Hazır şiddetin yeri gelmişken, çok kişinin boğazına sığır bacağı sokmak yönündeki bastırılmaz isteğimi ilgilerinize arz ederim. Amin.

İçimdeki çaçaronla yağmur arasındaki paranormal ilişkiden daha önce bahsetmiştim. Yerinin gelmesine bir cümle kala "güherçile" demek istiyorum. Dedim. Arada bir cümleyi zayi ettim ama benim bol fosforlu okurlarım boşluğu tamamlamışlardır muhakkak. Bazen insanın bir cümleye dahi tahammülü olmuyor işte. "Güherçile" demesem çıldıracaktım. Bir an önce "güherçile"den bahsetmeliyim. Fonetik olarak bakarsak "güherçile" çok romantik bir kelimeymiş gibi tınlasa da bu bağını bostanını siktiğiminin rutubet mahsulü, aynı zamanda barut hammaddesi. Mağara ve kayaçlarda doğal olarak oluşabildiği gibi, laboratuar ortamında da geliştirelebilir. Mesela eroin de laboratuar ortamında 1874 yılında geliştirilmiştir ama ondan barut yapmıyoruz. Bi dakka!! Lan!! Yoksa? Tamam la heyecan yapmayın, burada sizi ilgilendiren bir aydınlanma yok. Geçelim. Ne demiştik, kayaç. Dünya'nın katı dış katmanı olan litosfer, kayaçlardan oluşmaktadır. Genel olarak kayaçlar üç tiptir. Bunlar püskürük, tortul ve başkalaşım ...
tr.wikipedia.org/wiki/Kayaç


Güherçileden sıkıldım. Tırnak içine almayacak kadar önemsiz bir kelime benim için artık. Geçici bir hevesmiş, kısmet.

Günün sözü: Cinayet, benim için bir ölüm-kalım meselesi.

Bu araya bir sürü şey yazasım var ama malum, çıldırmam mevzu bahis. Siktiredelim.

09.00 : İlaç saati. Verelim.
16.40 : Uçak saati. Bindirelim.

Ve işte esas mesele: Ben bütün bunların altından nasıl kalkıcam? Kabartma tozu pastayı nasıl böyle kabartır? Kullanılmayan organlar küçülüyorsa ağzım niye kocaman?

-Sizi daha iyi yiyebilmek için yavrum.

Sevgili amına koduğumunun okurlarına not: Depresyona kadar girdim, gelicem.
.

1 Aralık 2009 Salı

Sonradan Körlük

.
Gördüğün en son şeyin, gördüğün en son şey olması.
.