.
Doktor beni kesti.
İçimden 7 trakeostomi kanülü, 1 solunum cihazı, 1 tekerlekli sandalye, işe yaramış kalp masajları, işe yaramamış ameliyatlar, bir parça beyin, 1 baba, 1 kardeş ve birkaç kullanılmamış intihar girişimi çıkardı. Kendimi hafiflemiş hissediyordum. Yer çekimi kanununa inanmamak için haklı gerekçelerim vardı zira yer beni o derece çekmiyordu artık. Doktor bu rahatlamanın geçici olduğunu, anestezinin etkisi geçince işlerin tekrar sarpa saracağını söyledi. Haklıydı. Çünkü tam 1 yıldır hergün aynı şey oluyordu. Yıl dönmüştü ancak onun dışındaki hiçbir şey dönmemişti. Zamanın yatay değil dikey bir eksende hareket ettiğini ispatlayabilir, teorinin amına koyabilirdim. Neyse ki halim yoktu.
Rahmetli Hipokrat, her derdin devasını bulup da söylememeye yemin eden orospu çocuğunun tekiydi nazarımda. Yüzlerce yıldır bütün doktorlara da aynı yemini ettiriyordu. Bunu keşfettiğim günden sonra tababet benim için bitmişti artık.
Doktor; maneviyatımda bir takım eksiklikler olduğu için taşların yerine oturmadığına, belki uzun bir seyahatin bana iyi geleceğine, hem o ara gerçeği de bulabileceğime dair bir şeyler söyledi.
"Ben gerçeği bulmaya değil unutmaya çalışıyorum" dedim.
Umutsuz yüz ifadesini çantasına itinayla yerleştirdikten sonra odadan çıktı. Neştersiz kestiği yerlerime kendi ellerimle overlok çekip radyoyu açtım. İçinde "uyan" kelimesi geçen bir ağıt bütün odayı kapladı.
"Mevsimlerden yazdı ve tercüme-i halime ne söylesem azdı."
.
24 Ağustos 2009 Pazartesi
15 Ağustos 2009 Cumartesi
Bana kaderimin bir oyunu mu bu?
.
Uzun zamandır uzun yol yapmamıştı. Kış boyu "nerde kaldı lan bu, başına bi şey gelmiş olmasın" diye endişeyle beklediği gül gibi yaz günlerini, aile evinde, balkondan kirpilerin çiftleşmesini izleyerek, her seferinde "bırakıcam bu namussuzu" diye diye sigara içerek ve götü başı göz alabildiğine yayarak geçiriyordu. Aslında bu ayar iyiydi. Ama bir arkadaşı kendisini arayıp da "yoldayım, geliyorum, gidiyoruz" dediğinde itiraz etmedi. Zira "veni-vidi-vici"nin yandan yemişi kıvamındaki telekomünikasyon harikası bu tek yönlü konuşma, artık hareket vaktinin geldiğinin habercisiydi.
Kahramanımız, sırt çantasına tatil için gerekli olabilecek eşyalardan eser miktarda tıkıştırıp beklemeye başladı. Bu arada yazar da hiç fena değildi yalnız. "Sırt çantası" diyerek kahramanımızı satır arasından bohemin önde gideni yapmıştı. Ama mevzunun bu kısmını uzatmasa iyi olurdu. Nihayetinde yola çıkma aşamasının bir atraksiyonu yoktu. Mühim olan yoldu.
Diye düşünmüş olsak da yolda da pek bir şey olmadı aslında. Arabayı Bolu'da bir kuaföre çekip arkadaşının ağda yaptırmasını beklemesi ve beklerken hasbelkader açtığı bagajda Şanzelize'ye hazırlıkmış gibicesine yerleştirilmiş koca valizi görmesi kahramanımız için bir travma niteliği taşıyordu zaten. Yazar bunlardan hiç bahsetmese daha iyi olurdu. Bunun dışında, atıştırmak için ıvır zıvır bir şeyler almak üzere girdikleri bir dükkanın ilk müşterileri olmaları hasebiyle 41 pare top atışıyla karşılanmaları ve yerel gazete için boy boy fotoğraf çektirmek zorunda kalmaları, ayrıca dükkanın bereket mevlidine katılmalarının icap etmesi ve ellerine tutuşturulan türlü çeşit açılış kurabiyesiyle beraber şenliklerle uğurlanmaları da atlatılabilecek gibi durmuyordu. Öyle ki, yol boyu olayın saçmalığı yüzünden konuşamadılar ve bütün bu olanları unutmaya çalıştılar.
Kahramanımız, kulağı buradan göstermek varken teee şuradan göstermenin manasızlığı üzerine düşünürken Ankara'ya varmışlardı bile. Rahmetli Pisagor, Hipotenüsü es geçerek İstanbul'dan kalkıp Antalya'ya gitmek için seçilen bu güzergahı görse göz yaşları içerisinde kalırdı. O değil de bu insanlar ne zaman Afyon'a varacaklardı? Vejetaryenler rahman ve rahim olan Afyon sucuğu gerçeğini nasıl inkar edebiliyorlardı? Bunların hepsi merak edilen konulardı ve muhtemelen bu yazı içerisinde cevap bulamayacaklardı.
Zorlu bir yolculuk sonunda Antalya'ya varıldı ve bahsi geçen tatil yapıldı. Yazarımız tembelin teki olmasa o kısımları da anlatırdı muhakkak. Ama bence onun aklında başka bir şey vardı ve esas meseleye bir an önce gelebilmek için yanıp tutuşmaktaydı. Heves ediyordu işte garibim, n'apsındı.
Kahramanımız ve hendese öğrenmemekte ısrar eden arkadaşı dönüşte tekrar Ankara'ya uğradı. Bu arada yazarın, geometriye hendese diyerek artistlik yaptığı da dikkatli okurun gözünden kaçmadı. Neyse işte bunlar Ankara'da birkaç saat vakit geçirmeye karar verdi. Ne de olsa ikisinin de öğrencilik yılları burada geçmişti. Kişisel hatıralarının peşlerinden gitmek üzere bir süreliğine ayrıldılar. Kahramanımız, bu kısıtlı zamandaki tek tercih hakkını, yıllarının geçtiği Olgunlar Sokak'tan yana kullandı. Niyeti oralarda bir miktar nostalji yapmaktı. Ama nerdee... Gül gibi sokağın amına komuşlardı. Bunu görünce çok üzüldü desek olmaz, hüzünlendi desek kimse inanmaz... Elbette ki sinirlendi kahramanımız. Çünkü kendisi gerçekten çok asabi bir insandı. Kitapçı tezgahlarının arasında söylene söylene dolaşırken tanıdık bir ses duydu. O da nesiydi? Yoksa bu, kadim dostu Ali miydi lan? Vay anasınıydı. Demek hala buralardaydı. Hemen tükkanın önüne birer tabure atıp muhabbete koyuldular. Kendisi de zamanında bu tezgahta az kitap satmamıştı. Bayaa bi konuştular işte. Eski günleri yad ettiler. Çeşitli ipnelikler yaptılar. Çaydı oraletti derken gitme vakti geldi. Giderken günün hatırası olsun diye çok kıral arkadaşı Ali ona bir kitap hediye etti. Ah canım benimdi.
Kahramanımız neşe içerisinde yol arkadaşıyla yeniden buluştu. Artık dönmek zamanıydı. Yaklaşık 400 km süren bu son ve zorlu etapta, arkadaşının bütün ısrarlarına rağmen arabayı kullanmayıp pencereden dışarı ayaklarını uzatarak hediye kitabını okudu. Çok hayvan bir insandı bu kahramanımız. Hanfendilikten zerre nasibini almamıştı.
Eve yaklaştıklarında artık kitabın sonuna gelmişti ama o da nesiydi? Kitabın en arka sayfasında oynanmış ama yatırılmamış bir Sayısal Loto kuponu vardı. Kitabın kahramanımızdan önceki sahibi kimbilir ne umutlarla doldurmuştu o kutucukları? Acaba hayaller el değiştirebilir miydi? Kader, trikotaj işinde kendini aşmak üzere miydi? Aşılan bunca yol ve çekilen onca eziyet sırf bu kupona ulaşabilmek için miydi? Yoksa olasılığın muhteşemliği yüzünden 5 dakkada mis gibi tatili harcayan yazar kolpacının teki miydi?
Aklında bir takım yırtma planlarıyla nihayet aile evine, kutsal topraklara varmış gibi büyük bir sevinçle varan kahramanımız, aynı hafta o sayısal kuponunu yatırmayı da kafasına koymuştu. Şeytanın bacağını, feleğin çarkını ve daha nice belirtili isim tamlamasını kırmak üzere olduğunu düşünüyordu. Fakat gel gör ki bu kahramanımızın bi sikime sürülecek aklı yoktu ve kuponu yatırmayı unuttu.
Bunu farkettiği saatlerde, sayısal topları, dolambaçlı yollardan geçip Ziraat Bankası memuresi kılıklı bir TRT sunucusunun avuçlarına düşüyor olmalıydı. Hay sıçayımdı. Fırsat kırk yılda bir ayağına kadar gelmişti ama o bunu da kullanmayı becerememişti işte. Oysa ilerde toruna torbaya anlatacak ne güzel bir hikayesi olacaktı. Kazanan numaralara bakmaya götü yemiyordu. Beti benzi attı. Ama kaçınılmaz son geldi ve satırı çaldı cellat...
Gözleri Milli Piyango'nun resmi web sitesine kilitlenmiş bir biçimde baktı bir süre boş boş. Bir süre de elindeki kupona baktı. Durumu idrak etmesi biraz zaman aldı.
Saçmalama lan sayın okur. Elbette ki büyük ikramiye kahramanımızın elindeki kupona çıkmadı.
Ama alternatif bir son istiyorsan şöyle diyebilirim; yazar ve kahramanımız aynı insandı.
Bitti
.
Uzun zamandır uzun yol yapmamıştı. Kış boyu "nerde kaldı lan bu, başına bi şey gelmiş olmasın" diye endişeyle beklediği gül gibi yaz günlerini, aile evinde, balkondan kirpilerin çiftleşmesini izleyerek, her seferinde "bırakıcam bu namussuzu" diye diye sigara içerek ve götü başı göz alabildiğine yayarak geçiriyordu. Aslında bu ayar iyiydi. Ama bir arkadaşı kendisini arayıp da "yoldayım, geliyorum, gidiyoruz" dediğinde itiraz etmedi. Zira "veni-vidi-vici"nin yandan yemişi kıvamındaki telekomünikasyon harikası bu tek yönlü konuşma, artık hareket vaktinin geldiğinin habercisiydi.
Kahramanımız, sırt çantasına tatil için gerekli olabilecek eşyalardan eser miktarda tıkıştırıp beklemeye başladı. Bu arada yazar da hiç fena değildi yalnız. "Sırt çantası" diyerek kahramanımızı satır arasından bohemin önde gideni yapmıştı. Ama mevzunun bu kısmını uzatmasa iyi olurdu. Nihayetinde yola çıkma aşamasının bir atraksiyonu yoktu. Mühim olan yoldu.
Diye düşünmüş olsak da yolda da pek bir şey olmadı aslında. Arabayı Bolu'da bir kuaföre çekip arkadaşının ağda yaptırmasını beklemesi ve beklerken hasbelkader açtığı bagajda Şanzelize'ye hazırlıkmış gibicesine yerleştirilmiş koca valizi görmesi kahramanımız için bir travma niteliği taşıyordu zaten. Yazar bunlardan hiç bahsetmese daha iyi olurdu. Bunun dışında, atıştırmak için ıvır zıvır bir şeyler almak üzere girdikleri bir dükkanın ilk müşterileri olmaları hasebiyle 41 pare top atışıyla karşılanmaları ve yerel gazete için boy boy fotoğraf çektirmek zorunda kalmaları, ayrıca dükkanın bereket mevlidine katılmalarının icap etmesi ve ellerine tutuşturulan türlü çeşit açılış kurabiyesiyle beraber şenliklerle uğurlanmaları da atlatılabilecek gibi durmuyordu. Öyle ki, yol boyu olayın saçmalığı yüzünden konuşamadılar ve bütün bu olanları unutmaya çalıştılar.
Kahramanımız, kulağı buradan göstermek varken teee şuradan göstermenin manasızlığı üzerine düşünürken Ankara'ya varmışlardı bile. Rahmetli Pisagor, Hipotenüsü es geçerek İstanbul'dan kalkıp Antalya'ya gitmek için seçilen bu güzergahı görse göz yaşları içerisinde kalırdı. O değil de bu insanlar ne zaman Afyon'a varacaklardı? Vejetaryenler rahman ve rahim olan Afyon sucuğu gerçeğini nasıl inkar edebiliyorlardı? Bunların hepsi merak edilen konulardı ve muhtemelen bu yazı içerisinde cevap bulamayacaklardı.
Zorlu bir yolculuk sonunda Antalya'ya varıldı ve bahsi geçen tatil yapıldı. Yazarımız tembelin teki olmasa o kısımları da anlatırdı muhakkak. Ama bence onun aklında başka bir şey vardı ve esas meseleye bir an önce gelebilmek için yanıp tutuşmaktaydı. Heves ediyordu işte garibim, n'apsındı.
Kahramanımız ve hendese öğrenmemekte ısrar eden arkadaşı dönüşte tekrar Ankara'ya uğradı. Bu arada yazarın, geometriye hendese diyerek artistlik yaptığı da dikkatli okurun gözünden kaçmadı. Neyse işte bunlar Ankara'da birkaç saat vakit geçirmeye karar verdi. Ne de olsa ikisinin de öğrencilik yılları burada geçmişti. Kişisel hatıralarının peşlerinden gitmek üzere bir süreliğine ayrıldılar. Kahramanımız, bu kısıtlı zamandaki tek tercih hakkını, yıllarının geçtiği Olgunlar Sokak'tan yana kullandı. Niyeti oralarda bir miktar nostalji yapmaktı. Ama nerdee... Gül gibi sokağın amına komuşlardı. Bunu görünce çok üzüldü desek olmaz, hüzünlendi desek kimse inanmaz... Elbette ki sinirlendi kahramanımız. Çünkü kendisi gerçekten çok asabi bir insandı. Kitapçı tezgahlarının arasında söylene söylene dolaşırken tanıdık bir ses duydu. O da nesiydi? Yoksa bu, kadim dostu Ali miydi lan? Vay anasınıydı. Demek hala buralardaydı. Hemen tükkanın önüne birer tabure atıp muhabbete koyuldular. Kendisi de zamanında bu tezgahta az kitap satmamıştı. Bayaa bi konuştular işte. Eski günleri yad ettiler. Çeşitli ipnelikler yaptılar. Çaydı oraletti derken gitme vakti geldi. Giderken günün hatırası olsun diye çok kıral arkadaşı Ali ona bir kitap hediye etti. Ah canım benimdi.
Kahramanımız neşe içerisinde yol arkadaşıyla yeniden buluştu. Artık dönmek zamanıydı. Yaklaşık 400 km süren bu son ve zorlu etapta, arkadaşının bütün ısrarlarına rağmen arabayı kullanmayıp pencereden dışarı ayaklarını uzatarak hediye kitabını okudu. Çok hayvan bir insandı bu kahramanımız. Hanfendilikten zerre nasibini almamıştı.
Eve yaklaştıklarında artık kitabın sonuna gelmişti ama o da nesiydi? Kitabın en arka sayfasında oynanmış ama yatırılmamış bir Sayısal Loto kuponu vardı. Kitabın kahramanımızdan önceki sahibi kimbilir ne umutlarla doldurmuştu o kutucukları? Acaba hayaller el değiştirebilir miydi? Kader, trikotaj işinde kendini aşmak üzere miydi? Aşılan bunca yol ve çekilen onca eziyet sırf bu kupona ulaşabilmek için miydi? Yoksa olasılığın muhteşemliği yüzünden 5 dakkada mis gibi tatili harcayan yazar kolpacının teki miydi?
Aklında bir takım yırtma planlarıyla nihayet aile evine, kutsal topraklara varmış gibi büyük bir sevinçle varan kahramanımız, aynı hafta o sayısal kuponunu yatırmayı da kafasına koymuştu. Şeytanın bacağını, feleğin çarkını ve daha nice belirtili isim tamlamasını kırmak üzere olduğunu düşünüyordu. Fakat gel gör ki bu kahramanımızın bi sikime sürülecek aklı yoktu ve kuponu yatırmayı unuttu.
Bunu farkettiği saatlerde, sayısal topları, dolambaçlı yollardan geçip Ziraat Bankası memuresi kılıklı bir TRT sunucusunun avuçlarına düşüyor olmalıydı. Hay sıçayımdı. Fırsat kırk yılda bir ayağına kadar gelmişti ama o bunu da kullanmayı becerememişti işte. Oysa ilerde toruna torbaya anlatacak ne güzel bir hikayesi olacaktı. Kazanan numaralara bakmaya götü yemiyordu. Beti benzi attı. Ama kaçınılmaz son geldi ve satırı çaldı cellat...
Gözleri Milli Piyango'nun resmi web sitesine kilitlenmiş bir biçimde baktı bir süre boş boş. Bir süre de elindeki kupona baktı. Durumu idrak etmesi biraz zaman aldı.
Saçmalama lan sayın okur. Elbette ki büyük ikramiye kahramanımızın elindeki kupona çıkmadı.
Ama alternatif bir son istiyorsan şöyle diyebilirim; yazar ve kahramanımız aynı insandı.
Bitti
.
11 Ağustos 2009 Salı
Böyleyken böyle
.
Komik şeyler yapasım var. İçim karikatürlerle dolu. Daha önce niye yazıyormuşum bilmiyorum. Bundan sonra yazacak mıyım bilmiyorum. Çünkü her şey resimmiş bende. Aslında bunu hatırlıyor olmalıydım. İlkokula başladığımda,babama söylenen gerekçeyle anlatacak olursam, okumayı ve yazmayı bildiğim ve sair şeylere de çok hızlı hakim olduğum için öğretmen en arka sıraya oturtup resim defterimi açıyor ve elime boyalar tutuşturuyordu. Sıkıldığımı anımsıyorum. Okul çok saçma ve gereksiz bir yerdi gözümde. Ki hala öyledir. Ama işte o gün bugündür de okullarla olan münasebetim bitmiyor ne yazık ki. İnsanoğlu olmak istemeyeceği yerde olmaya mahkum bir mahluk sanırım. Ya da normalde maraz arayacak kadar izansız. Oysa sana dayatılan normalin yerini değiştirdiğinde her şey bambaşka oluyor. Bu bilgiyi ömür boyu cebinde taşısan hiç sıkıntı kalmayacak aslında. Ama olmuyor işte. Geçmeyen bir memnuniyetsizliğe dönüyor her şey. Bunun ne kadar şımarıkça bir davranış olduğunuysa eşşeği kaybedince anlıyorsun. O zaman da tezeği avuçnan yemiş oluyorsun zaten. Misal şimdi geçen yıl tam da bugüne dönsem oohoooo, dünya on numara gezegen olur nazarımda. Ama geçen yıl tam da bugün bunu söylemek aklıma bile gelmezdi. Ya neyse yazı samanyolu tv'deki ibret hikayelerine dönmeden tornistan yapalım.
Ne diyordum işte resim. Resim yapmayı çok seviyordum. Evin en çıkma odasının duvarına sulu boyalarla nebçim güzel resimler yapmıştım. Annem kızacak diye korka korka böyle. Annem gördüğünün ertesi günü elinde küçük bir kağıtla geldi. Yeteneğimi ondan almadığımın isbatı niteliğindeki değişik bir eskiz tekniğiyle, masa üstünde bir vazo ve sözlü ifadesinden anladığım kadarıyla rengarenk çiçekler çizmiş. Meğer uslanmaz bir natürmort düşkünüymüş kadın. Odanın tüm duvarlarını nebatatla doldurmak zorunda kalmıştım.
Sonra işte lisede verdiler bana gazı. Dahisin sen. Sayısal zekan çok kuvvetli. Resim de güzel bi şey ama onu hobi olarak da yapabilirsin filan.. Para konusu da açıldı tabi. E asiyiz ya sözde, "reşit olunca evden ayrılıcam kendi evimi tutucam para lazım olucak olum" diye kendimi de telkin ederek kişisel tarihimin tozlu yaprakları arasına gömdüm mis gibi kabiliyeti. Kabiliyetliydim tabi lan ne sandınız! Ama işte okuldu deneylerdi devrelerdi levyelerdi filan derken... Levyeler derken şey işte solcuydum ben böyle illegal hikayeler yani. Dövüşlü mövüşlü. Yok lan abarttım. Kız bi insanım sonuçta, şiddete karşı X kromozomu şeklinde bir kalkanım var nerdeyse her hemcinsim gibi. Oradaki "nerdeyse" nitelemesindeki göndermeyi gördün di mi sevgili okur. Yazı arasında adam örgütleyecek kıvamdayım lan şu anda kafam çok acayip. Tamam bokunu çıkarmayayım dur. Ben tabi resim yapmayı bıraktım. Çok siyasiyim artizler bildiğiniz gibi değil. Akşamları da rock barlar tabi. O zamanlar özentiliğimi sikecek ölçüde gelişmemiş kafa, kendimi bi bok sanıyorum yani. Sonra heykeltraş bi sevgilim oldu uzun yıllar. Onunla birlikte resim yapıyorduk bazen salak salak. Aklına birbirimize bakıp nü resimler yaptığımız gelen okurlar var ya, hah işte onlar insan değil. Ben şimdi tek tek isim vererek kendilerini burada teşhir etmek istemiyorum. Ama hepinizin IP'si kayıtlı olum. Ona göre yani. Bu arada heykeltraş sevgilime de buradan selamlar gönderiyorum. Canım benim ahuahau. Sikeyim.

Girişi gelişmeyi kazasız belasız atlatabildiysek sadede geliyorum. Geçenlerde şeyi farkettim. Kafamın içinde bütün kavramların tarif edemeyeceğim resimleri var. Şemalamışım onları böyle. Şematik dönemi geçememişim yani. Bi de dahi diye dravdan gazlamışlar beni. Olmadığım gerçeğiyle yüzleşeli çok oldu tabi orda sıkıntı yok da bu resim işi enteresan iş. Kafamın içindekileri boyalara dökebilirsem...
Bazen öyle ben'im, öyle ben'im ki, bütün dünyayı avuçlarımda ufalayabilirim sanki.
Neyse birazdan geçer..
Öpüyorum nöronlarınızı. Canlarım.
Lağğn?
.
Komik şeyler yapasım var. İçim karikatürlerle dolu. Daha önce niye yazıyormuşum bilmiyorum. Bundan sonra yazacak mıyım bilmiyorum. Çünkü her şey resimmiş bende. Aslında bunu hatırlıyor olmalıydım. İlkokula başladığımda,babama söylenen gerekçeyle anlatacak olursam, okumayı ve yazmayı bildiğim ve sair şeylere de çok hızlı hakim olduğum için öğretmen en arka sıraya oturtup resim defterimi açıyor ve elime boyalar tutuşturuyordu. Sıkıldığımı anımsıyorum. Okul çok saçma ve gereksiz bir yerdi gözümde. Ki hala öyledir. Ama işte o gün bugündür de okullarla olan münasebetim bitmiyor ne yazık ki. İnsanoğlu olmak istemeyeceği yerde olmaya mahkum bir mahluk sanırım. Ya da normalde maraz arayacak kadar izansız. Oysa sana dayatılan normalin yerini değiştirdiğinde her şey bambaşka oluyor. Bu bilgiyi ömür boyu cebinde taşısan hiç sıkıntı kalmayacak aslında. Ama olmuyor işte. Geçmeyen bir memnuniyetsizliğe dönüyor her şey. Bunun ne kadar şımarıkça bir davranış olduğunuysa eşşeği kaybedince anlıyorsun. O zaman da tezeği avuçnan yemiş oluyorsun zaten. Misal şimdi geçen yıl tam da bugüne dönsem oohoooo, dünya on numara gezegen olur nazarımda. Ama geçen yıl tam da bugün bunu söylemek aklıma bile gelmezdi. Ya neyse yazı samanyolu tv'deki ibret hikayelerine dönmeden tornistan yapalım.
Ne diyordum işte resim. Resim yapmayı çok seviyordum. Evin en çıkma odasının duvarına sulu boyalarla nebçim güzel resimler yapmıştım. Annem kızacak diye korka korka böyle. Annem gördüğünün ertesi günü elinde küçük bir kağıtla geldi. Yeteneğimi ondan almadığımın isbatı niteliğindeki değişik bir eskiz tekniğiyle, masa üstünde bir vazo ve sözlü ifadesinden anladığım kadarıyla rengarenk çiçekler çizmiş. Meğer uslanmaz bir natürmort düşkünüymüş kadın. Odanın tüm duvarlarını nebatatla doldurmak zorunda kalmıştım.

Bu da İstanbul'daki ilk evimin duvarına çizdiğim organizma
Girişi gelişmeyi kazasız belasız atlatabildiysek sadede geliyorum. Geçenlerde şeyi farkettim. Kafamın içinde bütün kavramların tarif edemeyeceğim resimleri var. Şemalamışım onları böyle. Şematik dönemi geçememişim yani. Bi de dahi diye dravdan gazlamışlar beni. Olmadığım gerçeğiyle yüzleşeli çok oldu tabi orda sıkıntı yok da bu resim işi enteresan iş. Kafamın içindekileri boyalara dökebilirsem...
Bazen öyle ben'im, öyle ben'im ki, bütün dünyayı avuçlarımda ufalayabilirim sanki.
Neyse birazdan geçer..
Öpüyorum nöronlarınızı. Canlarım.
Lağğn?
.
6 Ağustos 2009 Perşembe
Koma'dan bildiriyorum!
.
Yani diyorum ki ne acayip dünya bu.. Bundan önce bir şey söyledim mi? Hatırlamıyorum. Başımı çok kötü çarptım, kask kırıldı. Kask benim başımda değildi. Kimin başındaydı? Tam çıkaramıyorum. Peki bu hikayenin en başı nasıldı?
Birkaç kaza ve ölüm vardı. Oğlu evet oğlu, 3 buçuk yaşındaydı. Eşi 24... Çok küçüktüler, çok hızlıydı o araba onlara çarparken evet. 10 yıl önceydi. İkisi birlikteydi. Günlerden Perşembeydi. Eylüldü..
Ne diyordum, çok kötü çarptım başımı. Motorun içine binlerce beygir girmişti ve sakinleşmiyorlardı bir türlü. At olsa böyle yapmaz, beygir işte, laftan anlamadı. Durmadı bir türlü ah durmadı! Motoru ben kullanmıyordum. Kim kullanıyordu? Çıkaramıyorum şimdi. Bi de işin içinden çıkamadığımız zamanlar vardı, nasıldı?
Birkaç kaza ve ölüm vardı. Babası evet, gözünün önünde, günden güne... Beynini yedi tümör, alıp götürene kadar da doymadı. Çok güzel gülerdi, çok güzel bakardı. Biraz daha öyle gülse, biraz daha öyle baksa iyiydi ya, olmadı tabii, olamadı. 6 yıl önceydi. Günlerden Pazartesiydi. 9'du Eylül, 10 olmadı.
Başımı diyorum, çok kötü çarptım. Nefes alamadım bi süre. Şimdi alabiliyor muyum? Emin değilim. Sanırım bir takım cihazlar bağladılar yaşayabilmem için. Cihazları bana bağlamadılar. Kime bağladılar? Tam kestiremiyorum şimdi. Kesmek istediğim zamanlar olmuştu. Bileklerimi ve dileklerimi... Nasıldı?
Çokça kaza ve ölüm vardı evet. Çok fazlaydı. Üşüşüyor hepsi kafama ama anlayamıyorum, ayıklayamıyorum şimdi bir türlü.
Dedim ya...
Başımı..
Çok kötü..
Abimin, aklımın almadığı o kazayı yapışından kısa bir süre sonra, yoğun bakım günlerinde yazmıştım bu yazıyı. Muazzam bir anlayamamak hali. Nasıl olur? Sinan abinin kazasını kaç kere konuşmuştuk. "Gözü kapalı dönerdi o pisti" diyerek şaşkınlığını atamıyordu abim. Sinan Sofuoğlu fren kaçırmak gibi hayati bir hata yapmıştı. Bu hatayı yapacak türden bir yarışçı değildi o. Abim de değildi. Şampiyondu. Hem de pistlerdeki en fazla beygirli kategorinin, 1000 cc A klasmanının şampiyonuydu. Aynı hata. Aynı şigan. İsminde bile meymenet olmayan kara şigan. Düştü abim.. O gün bugündür de kalkmadı... "Fren kaçırmak" üzerine düşünmek için çok zamanım oldu yani.
Koma'nın ne demek olduğunu anlamak için zihnime attırmadığım takla kalmadı. Hiçbir müsekkinin ulaştıramayacağı nokta. Sonu görmek. Gitmekle kalmak arasında bir tercih hakkı tanınmış, "bu sonsuzlukta istediğin kadar kalabilirsin, sıkıldığında da gitmek ya da kalmak senin bileceğin iş" denmiş gibi. Yani bir tarafıyla Allah'ın kıyağı. Başıma gelse hiç üzülmeyeceğim, ama abimin başına geldiği için son derece üzgün olduğum bir hadise.
347 gündür o gülüşü tekrar görebilmek için gelmiş geçmiş tüm ilahlara dua ettim ben. Bazen hazinemdeki son kelimeye kadar unutmuşum gibi hissettim. Konuşamadım. Anlatamadım. En çok anlayamadım. Anlayamadıkça isyan ettim. Hedef kestiremedim. Her şeye sitem ettim. Herkese küfrettim. Ağladım. Ağlayamadım. Ağlamamam gerekti. Ağlamak istemedim. Ağlamakla dindiremedim. Tövbe ettim. İnkar ettim. Kabul ettim. Israr ettim. Olmadı. Oldur dedim. Oldurmadı. Nefret ettim...
Bu gece ilk kez güldü abim.. Tam olması gereken zamanda, kısacık bir anda güldü.. Bildiğim her şey üzerine yemin ederim ki güldü.. O gülüşü gördüm ben. İnsan çok sevinince n'apıyormuş unutmuşum. Sokağa çıkıp şuursuzca koştum biraz. Kahkahalarla ağlamak şeklindeki klişe tamlamanın ne anlama geldiğini gördüm. Her geçen gün daha da uzaklaşan bir kıyıya yanaşmak gibi.. Artık yaklaşmak gibi.. Olmaz denilen şey olacakmış gibi.. Hiçbir dilde karşılığı olmayan, söylemesi çok güzel bir kelime gibi... Yani kralı gelse anlatamaz bir acaib-ül vakıa.

Şindi ne yalan söyleyeyim Allah var ben Allah'a pek inanmam.
Ama bu gece ilk defa defa sabah ezanı kulağıma hoş geldi...
İçimde en ufak bir istihza olmadığını bilen , diyorum ki;
-Ulan kerata, yine gönlümü aldın.
Teşekkür ederim.
Amin.
.
Yani diyorum ki ne acayip dünya bu.. Bundan önce bir şey söyledim mi? Hatırlamıyorum. Başımı çok kötü çarptım, kask kırıldı. Kask benim başımda değildi. Kimin başındaydı? Tam çıkaramıyorum. Peki bu hikayenin en başı nasıldı?
Birkaç kaza ve ölüm vardı. Oğlu evet oğlu, 3 buçuk yaşındaydı. Eşi 24... Çok küçüktüler, çok hızlıydı o araba onlara çarparken evet. 10 yıl önceydi. İkisi birlikteydi. Günlerden Perşembeydi. Eylüldü..
Ne diyordum, çok kötü çarptım başımı. Motorun içine binlerce beygir girmişti ve sakinleşmiyorlardı bir türlü. At olsa böyle yapmaz, beygir işte, laftan anlamadı. Durmadı bir türlü ah durmadı! Motoru ben kullanmıyordum. Kim kullanıyordu? Çıkaramıyorum şimdi. Bi de işin içinden çıkamadığımız zamanlar vardı, nasıldı?
Birkaç kaza ve ölüm vardı. Babası evet, gözünün önünde, günden güne... Beynini yedi tümör, alıp götürene kadar da doymadı. Çok güzel gülerdi, çok güzel bakardı. Biraz daha öyle gülse, biraz daha öyle baksa iyiydi ya, olmadı tabii, olamadı. 6 yıl önceydi. Günlerden Pazartesiydi. 9'du Eylül, 10 olmadı.
Başımı diyorum, çok kötü çarptım. Nefes alamadım bi süre. Şimdi alabiliyor muyum? Emin değilim. Sanırım bir takım cihazlar bağladılar yaşayabilmem için. Cihazları bana bağlamadılar. Kime bağladılar? Tam kestiremiyorum şimdi. Kesmek istediğim zamanlar olmuştu. Bileklerimi ve dileklerimi... Nasıldı?
Çokça kaza ve ölüm vardı evet. Çok fazlaydı. Üşüşüyor hepsi kafama ama anlayamıyorum, ayıklayamıyorum şimdi bir türlü.
Dedim ya...
Başımı..
Çok kötü..
Abimin, aklımın almadığı o kazayı yapışından kısa bir süre sonra, yoğun bakım günlerinde yazmıştım bu yazıyı. Muazzam bir anlayamamak hali. Nasıl olur? Sinan abinin kazasını kaç kere konuşmuştuk. "Gözü kapalı dönerdi o pisti" diyerek şaşkınlığını atamıyordu abim. Sinan Sofuoğlu fren kaçırmak gibi hayati bir hata yapmıştı. Bu hatayı yapacak türden bir yarışçı değildi o. Abim de değildi. Şampiyondu. Hem de pistlerdeki en fazla beygirli kategorinin, 1000 cc A klasmanının şampiyonuydu. Aynı hata. Aynı şigan. İsminde bile meymenet olmayan kara şigan. Düştü abim.. O gün bugündür de kalkmadı... "Fren kaçırmak" üzerine düşünmek için çok zamanım oldu yani.
Koma'nın ne demek olduğunu anlamak için zihnime attırmadığım takla kalmadı. Hiçbir müsekkinin ulaştıramayacağı nokta. Sonu görmek. Gitmekle kalmak arasında bir tercih hakkı tanınmış, "bu sonsuzlukta istediğin kadar kalabilirsin, sıkıldığında da gitmek ya da kalmak senin bileceğin iş" denmiş gibi. Yani bir tarafıyla Allah'ın kıyağı. Başıma gelse hiç üzülmeyeceğim, ama abimin başına geldiği için son derece üzgün olduğum bir hadise.
347 gündür o gülüşü tekrar görebilmek için gelmiş geçmiş tüm ilahlara dua ettim ben. Bazen hazinemdeki son kelimeye kadar unutmuşum gibi hissettim. Konuşamadım. Anlatamadım. En çok anlayamadım. Anlayamadıkça isyan ettim. Hedef kestiremedim. Her şeye sitem ettim. Herkese küfrettim. Ağladım. Ağlayamadım. Ağlamamam gerekti. Ağlamak istemedim. Ağlamakla dindiremedim. Tövbe ettim. İnkar ettim. Kabul ettim. Israr ettim. Olmadı. Oldur dedim. Oldurmadı. Nefret ettim...
Bu gece ilk kez güldü abim.. Tam olması gereken zamanda, kısacık bir anda güldü.. Bildiğim her şey üzerine yemin ederim ki güldü.. O gülüşü gördüm ben. İnsan çok sevinince n'apıyormuş unutmuşum. Sokağa çıkıp şuursuzca koştum biraz. Kahkahalarla ağlamak şeklindeki klişe tamlamanın ne anlama geldiğini gördüm. Her geçen gün daha da uzaklaşan bir kıyıya yanaşmak gibi.. Artık yaklaşmak gibi.. Olmaz denilen şey olacakmış gibi.. Hiçbir dilde karşılığı olmayan, söylemesi çok güzel bir kelime gibi... Yani kralı gelse anlatamaz bir acaib-ül vakıa.
Şindi ne yalan söyleyeyim Allah var ben Allah'a pek inanmam.
Ama bu gece ilk defa defa sabah ezanı kulağıma hoş geldi...
İçimde en ufak bir istihza olmadığını bilen , diyorum ki;
-Ulan kerata, yine gönlümü aldın.
Teşekkür ederim.
Amin.
.
5 Ağustos 2009 Çarşamba
Söylesem tesiri yok sussam gönül razı değil...
.
Tamam, bi daha yapmayacaktım. Kararlıydım. Tüm tedbirleri almıştım. Haplarımı hiç aksatmamıştım. Aklıma spiral bile taktırmıştım. Ben beceremiyorum deyip benim hayatımı yaşama işini ebeme bırakmıştım hatta. Ancak hâlihazırda kendisi sikilmiş bulunmaktadır ve bu satırlar onun anısına saygı mahiyetinde kaleme alınmıştır. Yaşlı kadının hâlini bi gör Allahım.
Biliyorum yapmamalıydım. Elime geçen tüm parayı son kuruşuna kadar keyfim için harcamalıydım. Hem zaten saçlarım da kırmızıydı. Onları almamalıydım. Taşınırken zorluk çıkaracaklarını düşünmeliydim. Kırmızı saçlarımın altında taşımaya çalışırken bile böylesine zorlanmamdan çıkarmalıydım bunu. Çıkaramadım. Ama yine de keşke hayat kitapta durduğu gibi dursaydı be Allahım?
Sobasız odalarda ders çalışırken ellerim üşüyordu lan benim! Bence siz atıyorsunuz. Böyle demiştim. Hocaya söylemiştim. Saçlarım kırmızıydı. Bir sürü osuruktan cümle kurduktan sonra anlattıkları hakkındaki fikrimi sormuştu. Yalan mı söyleseydim! Öyle dedim işte.“Bence siz atıyorsunuz.” Dersten attı beni. Atıyor yani. Haksız çıkmadım. Haklı ve kırmızı saçlıydım. Okulu uzattım. Oysa sobasız odalarda ders çalışırken ellerim üşüyordu lan benim! Neymiş? Bu da böyle bir dersmiş. Hoca kılığında gönderdiğin elçin çok güzel anlattı da benim temelim zayıf, anlayamadım. Ama bi güzellik yapıp şu ömrü dışardan bitirme gibi bir hak tanırsan, muvaffak olacağıma dair sonsuz inancım samimiyetle sürmektedir, lütfen bu da bir dilekçe olarak kayıtlara geçsin Allahım.
Ben aklımı, başarılı bir operasyonla tam 99 yerinden kestim inanmak için. Ama steril olamadığım için beklenmeyen bir etki görüldü Allahım. Görüldü yani. Herkes gördü. Gördü de görmezden geldi. Ulan oraya ne zaman gitmiştiniz? Görmez illerinde sazım çalınmadı Allahım. Geldikleri gibi gittiler. Başvuracak doktor bulamadım. Yapılan klinik testleri atlatamadım. Prospektüsten bi bok anlamadım. Her dikişten enfeksiyon kaptım. Zaten saçlarım da kırmızıydı. Ama yine de ellerimi açmadım mı? Kurbanlık bir öküz gibi devrilmedim mi? Tamı tamına 99 isimle. İğne ve çuvaldız diye bir şey yok mu? 99 kere diyorum. Kabalaşmak istemem ama herkese cemâlini gösterdin de, bize hep mi celâl Allahım.
Başım ağrıyor şimdi misal. Misal değil ağrıyor. Bunu söylemeye hakkım yok mu? Ha yok yani öyle mi? “Bu da bir şey mi” öyle mi? Değil tabi lan! Lan derken seni kastetmedim Allahım. Niye değil onu sormak istedim. Bu bir şey olsaydı. Başka bir şey olmasaydı örneğin. Olamaz mıydı? Ol deyince olmuyor muydu bu işler? Olma demek de bir ihtimal nihayetinde. Kapı gibi bilimsel kanıtlarımla geldim Allahım, boş değilim. Saçlarım kırmızı ve boş değilim. İçimde atlar var. “Başım ağrıyor ulan benim!” diyen atlar var. “Duydunuz mu orospu çocukları, size söylüyorum, başım ağrıyor lan benim!” diyecek kadar ileri giden atlar bile var. Var bunlar, boş değilim. Ama N.A.L.’lıyorum onları. Çünkü bi tatsızlık çıksın istemiyorum. Çünkü adını mıh gibi aklımda tutuyorum. Çünkü eşyanın kanunundan termodinamiğin 2. yasasına ve dahi tüm kutsal kitaplara ve mülkün temeli niteliğindeki yazılmış ve yazılacak olan tüm anayasalara kadar her türlü kuraldan haberim var. Var yani, boş değilim. Beni, o atları kullanmak zorunda bırakma Allahım.
Bi de bahsettiğin kader hususuna hâlâ iknâ olmuş olmasam da kazaya inanıyorum Allahım. Valla inanıyorum. Mecbur inanıyorum. Sike sike inandım diyeceğim ama olmayacak şimdi. Mizacım ters ya, hep ondan kaybediyorum Allahım. En azından kanaat notu kullanırken bunun göz önünde bulundurulmasını rica edeceğim.
Bi de.. Neyse.. Devam etmeyeceğim. Saçlarımın kırmızıları döküldü Allahım.
.
Tamam, bi daha yapmayacaktım. Kararlıydım. Tüm tedbirleri almıştım. Haplarımı hiç aksatmamıştım. Aklıma spiral bile taktırmıştım. Ben beceremiyorum deyip benim hayatımı yaşama işini ebeme bırakmıştım hatta. Ancak hâlihazırda kendisi sikilmiş bulunmaktadır ve bu satırlar onun anısına saygı mahiyetinde kaleme alınmıştır. Yaşlı kadının hâlini bi gör Allahım.
Biliyorum yapmamalıydım. Elime geçen tüm parayı son kuruşuna kadar keyfim için harcamalıydım. Hem zaten saçlarım da kırmızıydı. Onları almamalıydım. Taşınırken zorluk çıkaracaklarını düşünmeliydim. Kırmızı saçlarımın altında taşımaya çalışırken bile böylesine zorlanmamdan çıkarmalıydım bunu. Çıkaramadım. Ama yine de keşke hayat kitapta durduğu gibi dursaydı be Allahım?
Sobasız odalarda ders çalışırken ellerim üşüyordu lan benim! Bence siz atıyorsunuz. Böyle demiştim. Hocaya söylemiştim. Saçlarım kırmızıydı. Bir sürü osuruktan cümle kurduktan sonra anlattıkları hakkındaki fikrimi sormuştu. Yalan mı söyleseydim! Öyle dedim işte.“Bence siz atıyorsunuz.” Dersten attı beni. Atıyor yani. Haksız çıkmadım. Haklı ve kırmızı saçlıydım. Okulu uzattım. Oysa sobasız odalarda ders çalışırken ellerim üşüyordu lan benim! Neymiş? Bu da böyle bir dersmiş. Hoca kılığında gönderdiğin elçin çok güzel anlattı da benim temelim zayıf, anlayamadım. Ama bi güzellik yapıp şu ömrü dışardan bitirme gibi bir hak tanırsan, muvaffak olacağıma dair sonsuz inancım samimiyetle sürmektedir, lütfen bu da bir dilekçe olarak kayıtlara geçsin Allahım.
Ben aklımı, başarılı bir operasyonla tam 99 yerinden kestim inanmak için. Ama steril olamadığım için beklenmeyen bir etki görüldü Allahım. Görüldü yani. Herkes gördü. Gördü de görmezden geldi. Ulan oraya ne zaman gitmiştiniz? Görmez illerinde sazım çalınmadı Allahım. Geldikleri gibi gittiler. Başvuracak doktor bulamadım. Yapılan klinik testleri atlatamadım. Prospektüsten bi bok anlamadım. Her dikişten enfeksiyon kaptım. Zaten saçlarım da kırmızıydı. Ama yine de ellerimi açmadım mı? Kurbanlık bir öküz gibi devrilmedim mi? Tamı tamına 99 isimle. İğne ve çuvaldız diye bir şey yok mu? 99 kere diyorum. Kabalaşmak istemem ama herkese cemâlini gösterdin de, bize hep mi celâl Allahım.
Başım ağrıyor şimdi misal. Misal değil ağrıyor. Bunu söylemeye hakkım yok mu? Ha yok yani öyle mi? “Bu da bir şey mi” öyle mi? Değil tabi lan! Lan derken seni kastetmedim Allahım. Niye değil onu sormak istedim. Bu bir şey olsaydı. Başka bir şey olmasaydı örneğin. Olamaz mıydı? Ol deyince olmuyor muydu bu işler? Olma demek de bir ihtimal nihayetinde. Kapı gibi bilimsel kanıtlarımla geldim Allahım, boş değilim. Saçlarım kırmızı ve boş değilim. İçimde atlar var. “Başım ağrıyor ulan benim!” diyen atlar var. “Duydunuz mu orospu çocukları, size söylüyorum, başım ağrıyor lan benim!” diyecek kadar ileri giden atlar bile var. Var bunlar, boş değilim. Ama N.A.L.’lıyorum onları. Çünkü bi tatsızlık çıksın istemiyorum. Çünkü adını mıh gibi aklımda tutuyorum. Çünkü eşyanın kanunundan termodinamiğin 2. yasasına ve dahi tüm kutsal kitaplara ve mülkün temeli niteliğindeki yazılmış ve yazılacak olan tüm anayasalara kadar her türlü kuraldan haberim var. Var yani, boş değilim. Beni, o atları kullanmak zorunda bırakma Allahım.
Bi de bahsettiğin kader hususuna hâlâ iknâ olmuş olmasam da kazaya inanıyorum Allahım. Valla inanıyorum. Mecbur inanıyorum. Sike sike inandım diyeceğim ama olmayacak şimdi. Mizacım ters ya, hep ondan kaybediyorum Allahım. En azından kanaat notu kullanırken bunun göz önünde bulundurulmasını rica edeceğim.
Bi de.. Neyse.. Devam etmeyeceğim. Saçlarımın kırmızıları döküldü Allahım.
.
1 Ağustos 2009 Cumartesi
Oluyor İşte...
.
Bir insanı meczup gibi seviyorsun örneğin.. Uğruna, vaadedilen her türlü cennetten geçiyorsun... Hergün "artık ölebilirim" diyorsun.. Onun seni asla bırakmayacağını düşünüyorsun. Bırakıyor.. Katlanıyorsun... Küçücük bir kutusun zaten.. Kendini kendine kapatıyorsun.. Aslında dünyaya karşı durmakla meşhursun ama artık yorgunsun.. İçine larciverd lavlar akıtıyorsun.. Birilerini üzüyorsun. Birilerinin senin için üzülmesinden nefret ediyorsun. Uyuyamıyorsun.. Uyuyamadığın her gece, herkese ve her şeye lanet ediyorsun.. Piromanik hayaller kuruyorsun.. Gülümsüyorsun.. Ateşten korkmuyorsun.. Ama yine de yangında ilk abini kurtarıyorsun.. Dışarı henüz çıkmışken deprem oluyor. Kaçmazsan öleceksin.. Kaçarsan abin ölecek.. Bedenin kaçıyor ama aklın kalıyor.. Ölüyorsun.. Bunu zerrece umursamıyorsun.. Gördüğün hiçbir şeye şaşırmıyorsun.. Bütün olan biteni mütebessim karşılıyorsun.. Kameralara el sallıyorsun.. "Bu numarayı yemedim" diyorsun.. "Hadi gözlerimi kapadım bak, görmemiş olayım" diyorsun.. Ve ciddi ciddi görmemiş olacağın günün geleceğini sanıyorsun.. Fakirsin lan.. Ummaktan başka ne yapacaksın ki.. Kendine hak veriyorsun.. Herkese hak veriyorsun.. Allah'a o kadar kızmıyorsun artık.. O da bıktı diyorsun.. Bıkmayı biliyorsun.. İğreniyorsun.. Çok yavaş bir intiharı seçiyorsun.. Yani yaşıyorsun.. Her şey olmaya devam ediyor.. "Vurun ulan vurun, ben kolay ölmem" diyor ve şaha kaldırıyorsun atını.. Çünkü içinde atlar var.. Başından beri biliyorsun.. Bildikçe lanetleniyorsun.. Her söylenene gülüyorsun.. Yine gülüyorsun.. Çok gülüyorsun.. Gülmekten başka çare bulamıyorsun.. Üstelik deliremiyorsun.. Yazık ki deliremiyorsun... Delileri anlıyorsun.. Delilerden sen anlıyorsun ama mor çiçeklere inanmıyorsun.. Çok şeye inanmıyorsun.. İnanmak istiyorsun.. İşin içinden çıkamıyorsun. Acz içinde kalıyorsun.. Kandan geçiyor, revan oluyorsun.. Kusuyorsun.. En karmaşıklarını dahi dize getirebilecekken dünyanın en basit cümlelerini kuruyorsun.. Sonra susuyorsun.. Biraz susuyorsun.. Artık en çok susuyorsun...
.
Bir insanı meczup gibi seviyorsun örneğin.. Uğruna, vaadedilen her türlü cennetten geçiyorsun... Hergün "artık ölebilirim" diyorsun.. Onun seni asla bırakmayacağını düşünüyorsun. Bırakıyor.. Katlanıyorsun... Küçücük bir kutusun zaten.. Kendini kendine kapatıyorsun.. Aslında dünyaya karşı durmakla meşhursun ama artık yorgunsun.. İçine larciverd lavlar akıtıyorsun.. Birilerini üzüyorsun. Birilerinin senin için üzülmesinden nefret ediyorsun. Uyuyamıyorsun.. Uyuyamadığın her gece, herkese ve her şeye lanet ediyorsun.. Piromanik hayaller kuruyorsun.. Gülümsüyorsun.. Ateşten korkmuyorsun.. Ama yine de yangında ilk abini kurtarıyorsun.. Dışarı henüz çıkmışken deprem oluyor. Kaçmazsan öleceksin.. Kaçarsan abin ölecek.. Bedenin kaçıyor ama aklın kalıyor.. Ölüyorsun.. Bunu zerrece umursamıyorsun.. Gördüğün hiçbir şeye şaşırmıyorsun.. Bütün olan biteni mütebessim karşılıyorsun.. Kameralara el sallıyorsun.. "Bu numarayı yemedim" diyorsun.. "Hadi gözlerimi kapadım bak, görmemiş olayım" diyorsun.. Ve ciddi ciddi görmemiş olacağın günün geleceğini sanıyorsun.. Fakirsin lan.. Ummaktan başka ne yapacaksın ki.. Kendine hak veriyorsun.. Herkese hak veriyorsun.. Allah'a o kadar kızmıyorsun artık.. O da bıktı diyorsun.. Bıkmayı biliyorsun.. İğreniyorsun.. Çok yavaş bir intiharı seçiyorsun.. Yani yaşıyorsun.. Her şey olmaya devam ediyor.. "Vurun ulan vurun, ben kolay ölmem" diyor ve şaha kaldırıyorsun atını.. Çünkü içinde atlar var.. Başından beri biliyorsun.. Bildikçe lanetleniyorsun.. Her söylenene gülüyorsun.. Yine gülüyorsun.. Çok gülüyorsun.. Gülmekten başka çare bulamıyorsun.. Üstelik deliremiyorsun.. Yazık ki deliremiyorsun... Delileri anlıyorsun.. Delilerden sen anlıyorsun ama mor çiçeklere inanmıyorsun.. Çok şeye inanmıyorsun.. İnanmak istiyorsun.. İşin içinden çıkamıyorsun. Acz içinde kalıyorsun.. Kandan geçiyor, revan oluyorsun.. Kusuyorsun.. En karmaşıklarını dahi dize getirebilecekken dünyanın en basit cümlelerini kuruyorsun.. Sonra susuyorsun.. Biraz susuyorsun.. Artık en çok susuyorsun...
.
28 Temmuz 2009 Salı
Mezhebi Geniş Zamanlar yahut Medeniyetler Buluşması
.
Teknik olarak prehistorik çağlardan bugüne pek bir aşama kaydedememiştik. Süpermarketlerdeki raf düzenleri, tamamen insanoğlunun avcı-toplayıcı dönemine göndermelerle doluydu. Göz hizasından sepete.. Dalından koparıyormuş gibicesine.. Et reyonlarında her nevi küçük ve büyük baş hayvanların kanlı canlı cesetleri... Mümkünse en tazeleri.. Karıncalar gibi ne bulursak evlerimize taşıyorduk. Hem sonra yerleşik hayat... "Başımı sokacak bir evim olsun." Sosyo-kültürel seviyesi ne olursa olsun nerdeyse herkesin sloganı bu cümleydi. Ne başmış anasını satiyim, bi yere sokmadan rahat edemiyorduk. Platon'un mağarası, Diyojen'in fıçısı, halamgilin kutu gibi evi.. Aralarında yüzlerce yıl.. Niyet aynı niyet. Ya da geçen gün plajda olan şey mesela. Birer et parçasıydık. Oturduğumuz yerin etrafı sarıldı hemen. Farkettirmeden. Sonra gitgide daralan çember. Saldırmak için uygun zamanı kollamak.. Diğerlerinden daha hızlı davranmak.. Ürkütmeden sokulmak.. Bunların hepsi genlerimize kodlanmıştı. Hangi biçimde hangi davranışlarla süslenirse süslensin özündeki hikaye belliydi. Olmuyor olmuyordu. Ne yapsak evrilemiyorduk. Nerden geldiğimizi önemsemiyor, nereye gittiğimizi umursamıyorduk. Kafamın içindeki Darwin portresi ağlamaklıydı. Bir yerlerde bir şekilde bir takım büyük hatalar yapılmıştı. Ve aslında bunların hiçbiri sikimde bile değildi.
Önümde geçirmek zorunda olduğum kısa bir zaman vardı. N'olcaktı lan, bana koyar mıydı. Şöyle azcık daha dişimi sıksam tamam. Ben ki ne uzun beklemelere sabretmişim, bu mu geçmeyecekti. Gözlerimi kapasam.. I-ııh. Nefesimi tutsam... Yok yemedi. Kafayı dağıtmalı. Tamam işte. Büsbüyük bi ağaç. Kimbilir kökü nasıldır. Buzdağının görünmeyen yüzü hesabı. O da ne sonsuz bir geyik oldu yaa. Yemişim buz dağını. Ama şu dağ ne güzel. Tanrıların dağı. Az ilerde yanartaş. Haha. O ateşlerden birini şarap döküp söndürmüştüm zamanında. Kusura bakma Prometheus. İçimdeki haylaz afacan çocuk işte.. Al sana sonsuz bir geyik daha. Orda pedofilik göndermeler var bence. Herkes sapık lan. Sikeyim. Neyse dur. Masayı toplamaya başladılar. Birazdan bitecek bu işkence. Az daha...
Bir gergefe geçirilmiş adi bir kumaş gibi hissediyordum. Her yanımdan çekiştirilirken yırtılmamak için verdiğim mücadeleyi kimseye belli etmemek gibi de bir görevim vardı. Aklımdan geçenlerin hepsini yakalamam mümkün değildi. Beynim o hızla çalışmaktan tutuşacak gibi olmuştu. Ama duramazdım. Durursam fenaydı. Durursam bağırabilirdim. Durursam küfür edebilirdim. Durursam cinayet işleyebilir, annemi üzebilirdim. İçim ne kadar ilkel olsa da dışımda medeniyet gibi bir kabuk vardı. Modern zamanlar hepimize bunu dayatmıştı. Ne de olsa imajlar dünyasıydı.
Saçma sapan tesadüfler sonucunda olmadık bir yerde, olmadık bir şekilde, hiç olmak istemeyeceğim bir haldeydim. Karşımda bir eski, bir de epeski sevgilimle oturmuş yemek yemeye gayret ederken, Adem babamızdan bu yana erken boşalmamak için alakasız şeyler düşünmeye çalışan bütün erkekleri anlıyordum. Tek derdim, erken kusmamaktı.
.
Teknik olarak prehistorik çağlardan bugüne pek bir aşama kaydedememiştik. Süpermarketlerdeki raf düzenleri, tamamen insanoğlunun avcı-toplayıcı dönemine göndermelerle doluydu. Göz hizasından sepete.. Dalından koparıyormuş gibicesine.. Et reyonlarında her nevi küçük ve büyük baş hayvanların kanlı canlı cesetleri... Mümkünse en tazeleri.. Karıncalar gibi ne bulursak evlerimize taşıyorduk. Hem sonra yerleşik hayat... "Başımı sokacak bir evim olsun." Sosyo-kültürel seviyesi ne olursa olsun nerdeyse herkesin sloganı bu cümleydi. Ne başmış anasını satiyim, bi yere sokmadan rahat edemiyorduk. Platon'un mağarası, Diyojen'in fıçısı, halamgilin kutu gibi evi.. Aralarında yüzlerce yıl.. Niyet aynı niyet. Ya da geçen gün plajda olan şey mesela. Birer et parçasıydık. Oturduğumuz yerin etrafı sarıldı hemen. Farkettirmeden. Sonra gitgide daralan çember. Saldırmak için uygun zamanı kollamak.. Diğerlerinden daha hızlı davranmak.. Ürkütmeden sokulmak.. Bunların hepsi genlerimize kodlanmıştı. Hangi biçimde hangi davranışlarla süslenirse süslensin özündeki hikaye belliydi. Olmuyor olmuyordu. Ne yapsak evrilemiyorduk. Nerden geldiğimizi önemsemiyor, nereye gittiğimizi umursamıyorduk. Kafamın içindeki Darwin portresi ağlamaklıydı. Bir yerlerde bir şekilde bir takım büyük hatalar yapılmıştı. Ve aslında bunların hiçbiri sikimde bile değildi.
Önümde geçirmek zorunda olduğum kısa bir zaman vardı. N'olcaktı lan, bana koyar mıydı. Şöyle azcık daha dişimi sıksam tamam. Ben ki ne uzun beklemelere sabretmişim, bu mu geçmeyecekti. Gözlerimi kapasam.. I-ııh. Nefesimi tutsam... Yok yemedi. Kafayı dağıtmalı. Tamam işte. Büsbüyük bi ağaç. Kimbilir kökü nasıldır. Buzdağının görünmeyen yüzü hesabı. O da ne sonsuz bir geyik oldu yaa. Yemişim buz dağını. Ama şu dağ ne güzel. Tanrıların dağı. Az ilerde yanartaş. Haha. O ateşlerden birini şarap döküp söndürmüştüm zamanında. Kusura bakma Prometheus. İçimdeki haylaz afacan çocuk işte.. Al sana sonsuz bir geyik daha. Orda pedofilik göndermeler var bence. Herkes sapık lan. Sikeyim. Neyse dur. Masayı toplamaya başladılar. Birazdan bitecek bu işkence. Az daha...
Bir gergefe geçirilmiş adi bir kumaş gibi hissediyordum. Her yanımdan çekiştirilirken yırtılmamak için verdiğim mücadeleyi kimseye belli etmemek gibi de bir görevim vardı. Aklımdan geçenlerin hepsini yakalamam mümkün değildi. Beynim o hızla çalışmaktan tutuşacak gibi olmuştu. Ama duramazdım. Durursam fenaydı. Durursam bağırabilirdim. Durursam küfür edebilirdim. Durursam cinayet işleyebilir, annemi üzebilirdim. İçim ne kadar ilkel olsa da dışımda medeniyet gibi bir kabuk vardı. Modern zamanlar hepimize bunu dayatmıştı. Ne de olsa imajlar dünyasıydı.
Saçma sapan tesadüfler sonucunda olmadık bir yerde, olmadık bir şekilde, hiç olmak istemeyeceğim bir haldeydim. Karşımda bir eski, bir de epeski sevgilimle oturmuş yemek yemeye gayret ederken, Adem babamızdan bu yana erken boşalmamak için alakasız şeyler düşünmeye çalışan bütün erkekleri anlıyordum. Tek derdim, erken kusmamaktı.
.
23 Temmuz 2009 Perşembe
Bitse de gitsek!
.
Hayat için söylenecek başkaca bir sözüm kalmadı ulan günlük. Tatil için de söylenebilir aslında. Düşününce bayaa bi kullanışlı cümle olduğunu farkettim şimdi bak. Neyse işte mevzular son derece alengirli, göz alabildiğine çetrefilli durumda. Bi ara şeyapçam ben. Öbdüm..
17 Temmuz 2009 Cuma
Kakofoni!
.
Diyalektiğin dibine dibine vurasım, yabancı sözcüklerle ortamı şenlendirip anlaşılmaz olasım vardı. Kitaplığıma şöyle bir göz gezdirdim. Birinci sürrealist manifesto ne alengirli isimdi lan. Keşke ben de öyle manifesto kıvamı şeyler yazabilseydim. Ya da ne biliyim, minimalist kaygılar güdülerek döşenmiş evimin en feng shui köşesinde, bir yandan şarabımı yudumlarken bir yandan da Bob Ross vcd'leriyle geliştirdiğim yağlı boya resim yeteneğimi sürrealist sürrealist yansıtabilseydim. Kafamın içinde yazıdan resime bu hızla geçişim, hiçbir şey yazamayacağımla ilgili yeterli bir ipucuydu aslında ama o esnada buna ikna olacak durumda değildim. Tekrar konsantre olmaya çalıştım.
Adamlar tuğla gibi kitaplar yazmışlardı işte. Ordan bir konu araklamam yeterli olacaktı. 3 cümleyle anlatılacak mevzuyu 10 sayfaya yaydım mıydı ahan da sana akademik çalışma! Hayır ne yapacaksam. Olsundu. Eş dost muhabbetlerinde, benim de işte vırt zırt konusuyla ilgili küçük bir akademik çalışmam var demenin tadı paha biçilemezdi muhtemelen. Üstelik ordaki "küçük" kelimesine verilecek tonlamanın sağlayacağı mütevazı insan imajını da başka yerde bulmam zor görünüyordu. Bunları düşünürken usanmıştım. Düşünürken usanmasam çok pis akademik çalışmaya sahip biri olabilirdim şu anda. Valla.
Tarih, siyaset, felsefe, psikoloji ve sosyoloji kitapları resmiyet ve ciddiyetlerini bozmadan bana bakıp, kolaysa gel bizimle ilgili bir şeyler yaz diyormuş gibicesineydi. Yok eşşeğin sikiydi. Nasıl yazacaktım lan! Ben topraktan bir candım altı üstü. Ayrıca daha geniş bir kitleye ulaşmak istiyordum. Evet evet, öykü yazacaktım ben. Hatta şansım yaver giderse roman bile olurdu icabında. Öyle bir olay örgüsü kuracaktım ki kralı gelse sökemeyecekti. Satır aralarından herkese pandik atacak, karakter analizlerimle dudak uçuklatacaktım. Derhal konu bulmalıydım. Bir kahve hazırlayıp iyice tribe girdim. Kahırlı ve yalnızdım. Ambiyans on numaraydı. Ama bağını bostanını siktiğiminin ilhamı gelmiyordu bir türlü. Az biraz kopyanın kimseye zararı dokunmazdı. Gerekirse giriş kısmına kopya çektiğim yazardan bir epigraf yerleştirip kendisini onore ederdim. Nedir yani, elime mi yapışacaktı. Önce Oğuz Atay'a göz kırptım, pas vermedi. Tanpınar duymazdan geldi. Bilge Karasu, Vüsat O. Bener, Sait Faik, Yaşar Kemal, Adalet Ağaoğlu, Sabahattin Ali ve daha niceleri, ayağımızın altında dolaşma der gibiydi. Gençler belki beni biraz anlar diyerek İhsan Oktay, Murat Menteş, Alper Canıgüz, Murat Uyurkulak, Barış Bıçakçı, Hakan Günday gibi isimlerin bulunduğu rafı yokladım ama hiçbiri sikine takmadı beni. Türkler böyle yaparsa yabancılardan ne hayır gelirdi ki. Bir Dostoyevski, bir Tom Robbins, bir Palahniuk, ne biliyim işte bir Çehov nerden bilecekti benim çilelerimi. Gorki'nin Ana'sının oğlu muydum! Ve dahî tohumuma para mı saymışlardı!
Boynum bükük bilgisayarın başına döndüm. Yazsam tesiri yok, yazmasam gönül razı değildi. Dert çok hemdert yoktu. Çıldırmak üzereydim. Yok lan ne çıldırıcam, etkiyi artırmak için öyle dedim. Yol, yordam, usûl ve erkân bilen biriydim neticede.
Alelâde bir yaz gününün alelâde bir sabaha karşısında, kendi kendime yarattığım bu kaos ortamının içinde debelenip duruyor ve motivasyonumu bozan nalet gelesi bütün yazarlara "vurun ulan vurun, ben kolay ölmem" diye bağırıyordum. Kendi kendime bağırmam hoş bir şey değildi.
.
Diyalektiğin dibine dibine vurasım, yabancı sözcüklerle ortamı şenlendirip anlaşılmaz olasım vardı. Kitaplığıma şöyle bir göz gezdirdim. Birinci sürrealist manifesto ne alengirli isimdi lan. Keşke ben de öyle manifesto kıvamı şeyler yazabilseydim. Ya da ne biliyim, minimalist kaygılar güdülerek döşenmiş evimin en feng shui köşesinde, bir yandan şarabımı yudumlarken bir yandan da Bob Ross vcd'leriyle geliştirdiğim yağlı boya resim yeteneğimi sürrealist sürrealist yansıtabilseydim. Kafamın içinde yazıdan resime bu hızla geçişim, hiçbir şey yazamayacağımla ilgili yeterli bir ipucuydu aslında ama o esnada buna ikna olacak durumda değildim. Tekrar konsantre olmaya çalıştım.
Adamlar tuğla gibi kitaplar yazmışlardı işte. Ordan bir konu araklamam yeterli olacaktı. 3 cümleyle anlatılacak mevzuyu 10 sayfaya yaydım mıydı ahan da sana akademik çalışma! Hayır ne yapacaksam. Olsundu. Eş dost muhabbetlerinde, benim de işte vırt zırt konusuyla ilgili küçük bir akademik çalışmam var demenin tadı paha biçilemezdi muhtemelen. Üstelik ordaki "küçük" kelimesine verilecek tonlamanın sağlayacağı mütevazı insan imajını da başka yerde bulmam zor görünüyordu. Bunları düşünürken usanmıştım. Düşünürken usanmasam çok pis akademik çalışmaya sahip biri olabilirdim şu anda. Valla.
Tarih, siyaset, felsefe, psikoloji ve sosyoloji kitapları resmiyet ve ciddiyetlerini bozmadan bana bakıp, kolaysa gel bizimle ilgili bir şeyler yaz diyormuş gibicesineydi. Yok eşşeğin sikiydi. Nasıl yazacaktım lan! Ben topraktan bir candım altı üstü. Ayrıca daha geniş bir kitleye ulaşmak istiyordum. Evet evet, öykü yazacaktım ben. Hatta şansım yaver giderse roman bile olurdu icabında. Öyle bir olay örgüsü kuracaktım ki kralı gelse sökemeyecekti. Satır aralarından herkese pandik atacak, karakter analizlerimle dudak uçuklatacaktım. Derhal konu bulmalıydım. Bir kahve hazırlayıp iyice tribe girdim. Kahırlı ve yalnızdım. Ambiyans on numaraydı. Ama bağını bostanını siktiğiminin ilhamı gelmiyordu bir türlü. Az biraz kopyanın kimseye zararı dokunmazdı. Gerekirse giriş kısmına kopya çektiğim yazardan bir epigraf yerleştirip kendisini onore ederdim. Nedir yani, elime mi yapışacaktı. Önce Oğuz Atay'a göz kırptım, pas vermedi. Tanpınar duymazdan geldi. Bilge Karasu, Vüsat O. Bener, Sait Faik, Yaşar Kemal, Adalet Ağaoğlu, Sabahattin Ali ve daha niceleri, ayağımızın altında dolaşma der gibiydi. Gençler belki beni biraz anlar diyerek İhsan Oktay, Murat Menteş, Alper Canıgüz, Murat Uyurkulak, Barış Bıçakçı, Hakan Günday gibi isimlerin bulunduğu rafı yokladım ama hiçbiri sikine takmadı beni. Türkler böyle yaparsa yabancılardan ne hayır gelirdi ki. Bir Dostoyevski, bir Tom Robbins, bir Palahniuk, ne biliyim işte bir Çehov nerden bilecekti benim çilelerimi. Gorki'nin Ana'sının oğlu muydum! Ve dahî tohumuma para mı saymışlardı!
Boynum bükük bilgisayarın başına döndüm. Yazsam tesiri yok, yazmasam gönül razı değildi. Dert çok hemdert yoktu. Çıldırmak üzereydim. Yok lan ne çıldırıcam, etkiyi artırmak için öyle dedim. Yol, yordam, usûl ve erkân bilen biriydim neticede.
Alelâde bir yaz gününün alelâde bir sabaha karşısında, kendi kendime yarattığım bu kaos ortamının içinde debelenip duruyor ve motivasyonumu bozan nalet gelesi bütün yazarlara "vurun ulan vurun, ben kolay ölmem" diye bağırıyordum. Kendi kendime bağırmam hoş bir şey değildi.
.
15 Temmuz 2009 Çarşamba
! nayU
.
O konuyu mesele etme, biliyorsun, oldum olası geceleri uyumayı sevmedim ben. Hem ne güzel işte birlikte sabahlıyoruz. Gerçi muhabbetinin tadı yok artık ama.. Şaka lan şaka. Muhabbet etsen en tatlısı olur yine de işte…
Benim hayatım çorbaya döndü iyice. Orospu ev sahibim sevgilisiyle rahat rahat sevişebilmek için evden attı beni. Kocası medeni bi insan olsa buna gerek kalmazdı belki. Hangi ara “Alamanyadan oğlum gelecek” kısmından bu noktaya gelindiğini ben de anlamadım valla. Aman zaten bi şey anlayacak hâlim mi var, siktirettim. Sağa sola koşturmaktan para da kalmadı tabii, yenisini tutamadım. Orda burda kaldım epey bi süre. Sağ olsunlar iyi insanlar var hâlâ. Zaten her fırsatta kaçıp senin yanına geldim. Hatırlamıyor musun? Ayıp ulan! Biraz hatırlasan ya...
Hem sonra iş yerim de değişti. Önce hık mık ettim ama insan alışıyor her şeye. Sahi insan alışır mı her şeye abi? Onca kaza, onca ölüm gördün sen. Küçük oğlunu toprağa verdiğin gün çıktı mı aklından mesela? Abi aklında bir şey kaldı mı? Ne bileyim, babamı hatırlamazsan o hiç yaşamamış gibi olacak senin için… Bunları düşünmeyelim tamam. Densizliğimin kusuruna bakma.
Unutmak bi tarafıyla da güzel aslında. Ben o kazayı unutsam belki biraz uyurum, kardeşim unutsa belki biraz yemek yer, annem unutsa belki güler biraz… Yok abi yok.. Her şeye alışamıyor insan. Örneğin ben hala gözlerinin nasıl görmediğine inanamıyorum. Nasıl konuşamadığına, nasıl öyle yatıp durduğuna, nasıl kımıldamadığına… Oysa sen yerinde duramazdın. "Götünde kurt var" derdi annem sana. Annem başka şeyler de söylerdi. "Bırak artık" derdi mesela. Ben kıyamıyordum pek ama Sinan Abi’den sonra ben de bırakmanı istiyordum. Yarım ağız konuşmamdan anlıyordun sen de. "Bari sen yapma kardeşim" demiştin hani o gece. "Bir tek motorun üstünde unutuyorum ben" demiştin… "Unutmadan yaşamak kolay mı" demiştin… Kolay olmadığını o zaman da biliyordum. Bilirken gitme diyemedim. Gittin...
327 gün oldu be abi… Dile kolay 327 gün! Ele kolay abim. "Hiç olmazsa nefes alıyor" diyorlar. "Buna da şükretmek gerek" diyorlar. Ne çok konuşuyorlar abi! Nasıl da her şeyi biliyorlar öyle. Ben hiçbir şey diyemiyorum artık. Herkese hak veriyorum, vermemeye hâlim yok. Doktorlara ve hemşirelere ve her nevi hastane personeline küfretmekle bi yere varamadım. Allah’a sataştım biraz ama O da oralı olmadı. Dualarımı da sallamadı zaten. Geçen sene ramazan ayında n’aptım biliyor musun, tam iftar saatinde Kur’an okudum biraz. Herkes yemek yemekle meşgul olduğu için dua hatlarının boş olacağını düşündüm. Yani belki aşırı yüklenmeden sesim kaynıyordur arada diye. Böyle ellerimi aça aça… Böyle salya sümük yalvara yalvara… Ama O’nun repertuarında bizim istek parçalara yer yok galiba…
Tevekkülden başka seçeneğim kalmadı. Ama şu özlemek marazı var yaa.. Ahh..
“Yanımdayken bile hasretimdin” diyor hani şarkı. İşte o sözün mealindeyim şimdi.
Diyorum ki henüz kimse delirmemişken…
Diyorum ki hazır sabah olmuşken…
.
.
O konuyu mesele etme, biliyorsun, oldum olası geceleri uyumayı sevmedim ben. Hem ne güzel işte birlikte sabahlıyoruz. Gerçi muhabbetinin tadı yok artık ama.. Şaka lan şaka. Muhabbet etsen en tatlısı olur yine de işte…
Benim hayatım çorbaya döndü iyice. Orospu ev sahibim sevgilisiyle rahat rahat sevişebilmek için evden attı beni. Kocası medeni bi insan olsa buna gerek kalmazdı belki. Hangi ara “Alamanyadan oğlum gelecek” kısmından bu noktaya gelindiğini ben de anlamadım valla. Aman zaten bi şey anlayacak hâlim mi var, siktirettim. Sağa sola koşturmaktan para da kalmadı tabii, yenisini tutamadım. Orda burda kaldım epey bi süre. Sağ olsunlar iyi insanlar var hâlâ. Zaten her fırsatta kaçıp senin yanına geldim. Hatırlamıyor musun? Ayıp ulan! Biraz hatırlasan ya...
Hem sonra iş yerim de değişti. Önce hık mık ettim ama insan alışıyor her şeye. Sahi insan alışır mı her şeye abi? Onca kaza, onca ölüm gördün sen. Küçük oğlunu toprağa verdiğin gün çıktı mı aklından mesela? Abi aklında bir şey kaldı mı? Ne bileyim, babamı hatırlamazsan o hiç yaşamamış gibi olacak senin için… Bunları düşünmeyelim tamam. Densizliğimin kusuruna bakma.
Unutmak bi tarafıyla da güzel aslında. Ben o kazayı unutsam belki biraz uyurum, kardeşim unutsa belki biraz yemek yer, annem unutsa belki güler biraz… Yok abi yok.. Her şeye alışamıyor insan. Örneğin ben hala gözlerinin nasıl görmediğine inanamıyorum. Nasıl konuşamadığına, nasıl öyle yatıp durduğuna, nasıl kımıldamadığına… Oysa sen yerinde duramazdın. "Götünde kurt var" derdi annem sana. Annem başka şeyler de söylerdi. "Bırak artık" derdi mesela. Ben kıyamıyordum pek ama Sinan Abi’den sonra ben de bırakmanı istiyordum. Yarım ağız konuşmamdan anlıyordun sen de. "Bari sen yapma kardeşim" demiştin hani o gece. "Bir tek motorun üstünde unutuyorum ben" demiştin… "Unutmadan yaşamak kolay mı" demiştin… Kolay olmadığını o zaman da biliyordum. Bilirken gitme diyemedim. Gittin...
327 gün oldu be abi… Dile kolay 327 gün! Ele kolay abim. "Hiç olmazsa nefes alıyor" diyorlar. "Buna da şükretmek gerek" diyorlar. Ne çok konuşuyorlar abi! Nasıl da her şeyi biliyorlar öyle. Ben hiçbir şey diyemiyorum artık. Herkese hak veriyorum, vermemeye hâlim yok. Doktorlara ve hemşirelere ve her nevi hastane personeline küfretmekle bi yere varamadım. Allah’a sataştım biraz ama O da oralı olmadı. Dualarımı da sallamadı zaten. Geçen sene ramazan ayında n’aptım biliyor musun, tam iftar saatinde Kur’an okudum biraz. Herkes yemek yemekle meşgul olduğu için dua hatlarının boş olacağını düşündüm. Yani belki aşırı yüklenmeden sesim kaynıyordur arada diye. Böyle ellerimi aça aça… Böyle salya sümük yalvara yalvara… Ama O’nun repertuarında bizim istek parçalara yer yok galiba…
Tevekkülden başka seçeneğim kalmadı. Ama şu özlemek marazı var yaa.. Ahh..
“Yanımdayken bile hasretimdin” diyor hani şarkı. İşte o sözün mealindeyim şimdi.
Diyorum ki henüz kimse delirmemişken…
Diyorum ki hazır sabah olmuşken…
.
.
10 Temmuz 2009 Cuma
Bas gaza yavrum bas gaza!
.
Otobüs tıklım tıklım doluydu. İstanbul'da oturduğunu iddia ederken hiç yüzü kızarmayan bir arkadaşıma gitmeye kalkmak gibi bir gaflet içindeydim. İsmail YK eşliğinde sürdürdüğümüz nerdeyse şehirlerarası bu yolculukta, kucaktaki kellelerimizle sılaya kavuşabilmeyi beklerken, uzak bi yeri tarif ederken anlamı güçlendirmek için kullanılan "ebesinin amı" deyiminin ne kadar yerli yerinde bir ifade olduğunu düşünmeye başlamıştım. Çılgın şoförün ani fren darbeleri neticesinde karşımdaki yaşlı amcayla periyodik olmayan aralıklarla öpüşmek zorunda kalıyor ve yine yüzüme gülmeyen makus talihime küfürler savuruyordum. Az önce kendisine yer veren o yakışıklı, biraz orospu evladı olsa şu anda bambaşka bir hayatım olabilirdi. Ama bende şans ne gezerdi. Hay sikeyimdi.
Burdan bana ekmek çıkmaz diyerek empeüç playerımı kulağıma takıp tam hayatla bağlantılarımı kesmek üzereydim ki yolculardan biri şoföre oldukça kibar bir biçimde yavaş gitmesini, öyle ani frenler filan yapmamasını, nihayetinde can taşıdığını, hepimizin bi yerde insan sayıldığını filan söyledi. Bunu duyan şoför durur mu, hemen yapıştırdı cevabı. "Seni hamuğa godumun pezevengi" diye başlayan cümle olaylı bitti. Sinirle tıklım tıklım yolcu güruhunun içine dalan şoför, o sözlerin sahibi, mevzunun müsebbibi, birazdan başlayacak tuhaf olaylar silsilesinin mimarı kibar beyfendiyi bulana kadar arada birkaç yolcuyu zayi etti. Bulduğunda da adamı ensesinden yakaladığı gibi camdan aşağı sallandırıp bastı gaza yavrum bastı gaza. Bir süre bu şekilde ilerledik. Kimsenin gıkı çıkmıyordu. Sonra sıkılmış olacak ki otobüsü kenara çekip adamla beraber indi. Dövdü biraz işte. Ağzına ağzına tekme attı böyle. Bi ara kafasını otobüse doğru çevirdi ve şahin bakışlarıyla hepimizi süzdü. Belli ki tanrılar yeni kurbanlar istiyordu. Biz daha ne olduğunu anlamadan yaşlı amcaların olmuşlarından 4 tanesini seçip otobüsün lastiklerine bağladı. Yaşlılara gıcık olduğu belliydi. Çünkü onların ücretsiz geçiş kartları vardı ve şoför akbil fülülüsü duymadığında asapları bozuluyor, tepeleri atıyordu. Hiçbirimiz itiraz etmedik. Adam bu şekilde deşarj oluyordu demek. Anladığım kadarıyla amcalardan birinin karısı olan teyze ağlamaya başladığında kadının kafasını gösterge tablolarına gömdüğünde de sesimizi çıkarmadık.
Şoförümüz böylelikle bir miktar sakinleşip kendine geldikten sonra, az önce ağzını burnunu kırdığı kibar beyfendiyi vites koluna oturtup yola devam etmeye başladı. Yaşlı amcalar tekerlere bağlı olduğu için otobüs bir miktar sallanıyordu ama iyi kötü gidiyorduk işte. Ancak densiz yolculardan biri durağa yaklaştığımızda inecek var düğmesine basınca olanlar oldu. Yeniden gözü dönen şoför, hazır eli değmişken, vites kolunda iyice homojenleşmiş kibar beyfendiyi ön cama göçürttükten sonra şaha kalktı. Sıradaki talihliler ayaktaki yolculardı. Hepsini yukarda duran tutunmaçlara astı da biraz rahatladık. Şoför, belli ki trafik kurallarını son derece önemsiyor ve ayakta yolcu istemiyordu. Elbette bu duyarlılığa da söyleyecek sözümüz yoktu.
"Allah belanı versin" isimli güzide eser çalmaya başladığında köprüye gelmiştik artık. Şoförümüz, şarkıya bağıra bağıra eşlik ederken bir yandan da kalan yolcuları tek tek boğazın serin sularına doğru yollayarak serinlemelerini sağlıyordu. Gerçekten çok düşünceli bi insandı. Ağırlıkların çoğundan kurtulduğumuz için artık daha hızlı gidiyorduk. Şoför iyiden iyiye coşmuştu. Bütün numaralarını sergilemeye başladı. Ne oldum demeye kalmadan İstanbul Park'ta bulduk kendimizi. Akrobatik bir gösteri denedikten sonra otobüsle tek teker hareketinin mümkün olmadığını farketmesi hepten yatak sarmasına neden oldu. Kalan 3-5 yolcuyu start-finish çizgisine yatırıp kesin olmayan bir rakam kadar kere üsünden geçti. Arkamızda bir enkaz bıraktığımıza emin olduğunda da tekrar normal güzergahına döndü.
Yolculuğun sonunda artık tek sağlam yolcu ben kalmıştım. İneceğim durağa yaklaştığımda düğmeye bastım. Şoför estetik bir hareketle durup kapıyı açtı. Teşekkür ettim. Rica etti.
İndim.
.
Otobüs tıklım tıklım doluydu. İstanbul'da oturduğunu iddia ederken hiç yüzü kızarmayan bir arkadaşıma gitmeye kalkmak gibi bir gaflet içindeydim. İsmail YK eşliğinde sürdürdüğümüz nerdeyse şehirlerarası bu yolculukta, kucaktaki kellelerimizle sılaya kavuşabilmeyi beklerken, uzak bi yeri tarif ederken anlamı güçlendirmek için kullanılan "ebesinin amı" deyiminin ne kadar yerli yerinde bir ifade olduğunu düşünmeye başlamıştım. Çılgın şoförün ani fren darbeleri neticesinde karşımdaki yaşlı amcayla periyodik olmayan aralıklarla öpüşmek zorunda kalıyor ve yine yüzüme gülmeyen makus talihime küfürler savuruyordum. Az önce kendisine yer veren o yakışıklı, biraz orospu evladı olsa şu anda bambaşka bir hayatım olabilirdi. Ama bende şans ne gezerdi. Hay sikeyimdi.
Burdan bana ekmek çıkmaz diyerek empeüç playerımı kulağıma takıp tam hayatla bağlantılarımı kesmek üzereydim ki yolculardan biri şoföre oldukça kibar bir biçimde yavaş gitmesini, öyle ani frenler filan yapmamasını, nihayetinde can taşıdığını, hepimizin bi yerde insan sayıldığını filan söyledi. Bunu duyan şoför durur mu, hemen yapıştırdı cevabı. "Seni hamuğa godumun pezevengi" diye başlayan cümle olaylı bitti. Sinirle tıklım tıklım yolcu güruhunun içine dalan şoför, o sözlerin sahibi, mevzunun müsebbibi, birazdan başlayacak tuhaf olaylar silsilesinin mimarı kibar beyfendiyi bulana kadar arada birkaç yolcuyu zayi etti. Bulduğunda da adamı ensesinden yakaladığı gibi camdan aşağı sallandırıp bastı gaza yavrum bastı gaza. Bir süre bu şekilde ilerledik. Kimsenin gıkı çıkmıyordu. Sonra sıkılmış olacak ki otobüsü kenara çekip adamla beraber indi. Dövdü biraz işte. Ağzına ağzına tekme attı böyle. Bi ara kafasını otobüse doğru çevirdi ve şahin bakışlarıyla hepimizi süzdü. Belli ki tanrılar yeni kurbanlar istiyordu. Biz daha ne olduğunu anlamadan yaşlı amcaların olmuşlarından 4 tanesini seçip otobüsün lastiklerine bağladı. Yaşlılara gıcık olduğu belliydi. Çünkü onların ücretsiz geçiş kartları vardı ve şoför akbil fülülüsü duymadığında asapları bozuluyor, tepeleri atıyordu. Hiçbirimiz itiraz etmedik. Adam bu şekilde deşarj oluyordu demek. Anladığım kadarıyla amcalardan birinin karısı olan teyze ağlamaya başladığında kadının kafasını gösterge tablolarına gömdüğünde de sesimizi çıkarmadık.
Şoförümüz böylelikle bir miktar sakinleşip kendine geldikten sonra, az önce ağzını burnunu kırdığı kibar beyfendiyi vites koluna oturtup yola devam etmeye başladı. Yaşlı amcalar tekerlere bağlı olduğu için otobüs bir miktar sallanıyordu ama iyi kötü gidiyorduk işte. Ancak densiz yolculardan biri durağa yaklaştığımızda inecek var düğmesine basınca olanlar oldu. Yeniden gözü dönen şoför, hazır eli değmişken, vites kolunda iyice homojenleşmiş kibar beyfendiyi ön cama göçürttükten sonra şaha kalktı. Sıradaki talihliler ayaktaki yolculardı. Hepsini yukarda duran tutunmaçlara astı da biraz rahatladık. Şoför, belli ki trafik kurallarını son derece önemsiyor ve ayakta yolcu istemiyordu. Elbette bu duyarlılığa da söyleyecek sözümüz yoktu.
"Allah belanı versin" isimli güzide eser çalmaya başladığında köprüye gelmiştik artık. Şoförümüz, şarkıya bağıra bağıra eşlik ederken bir yandan da kalan yolcuları tek tek boğazın serin sularına doğru yollayarak serinlemelerini sağlıyordu. Gerçekten çok düşünceli bi insandı. Ağırlıkların çoğundan kurtulduğumuz için artık daha hızlı gidiyorduk. Şoför iyiden iyiye coşmuştu. Bütün numaralarını sergilemeye başladı. Ne oldum demeye kalmadan İstanbul Park'ta bulduk kendimizi. Akrobatik bir gösteri denedikten sonra otobüsle tek teker hareketinin mümkün olmadığını farketmesi hepten yatak sarmasına neden oldu. Kalan 3-5 yolcuyu start-finish çizgisine yatırıp kesin olmayan bir rakam kadar kere üsünden geçti. Arkamızda bir enkaz bıraktığımıza emin olduğunda da tekrar normal güzergahına döndü.
Yolculuğun sonunda artık tek sağlam yolcu ben kalmıştım. İneceğim durağa yaklaştığımda düğmeye bastım. Şoför estetik bir hareketle durup kapıyı açtı. Teşekkür ettim. Rica etti.
İndim.
.
8 Temmuz 2009 Çarşamba
Tebdil-i mahlasta ferahlık vardır!
.
Sıkıntıdan nereye dalacağını bilememek de olabilir. Tam bilemedim şimdi.
.
Sıkıntıdan nereye dalacağını bilememek de olabilir. Tam bilemedim şimdi.
.
5 Temmuz 2009 Pazar
Gölge!

Bir ömürden yarım saat çaldım.
Yaşananların suyundan çorba yaptım.
Kendime mükellef bir sofra hazırladım.
Mumları yaktım, karşıma geçtim.
Bir kaşık aldım iştahım kaçtı.
Açıkçası karşımdaki ayıkken hiç çekilmiyordu.
Tüm şarabı içtim, yine de ayık kaldım.
Bari kendim, kendime ayıp etmeyeyim dedim, masadan kalkamadım.
Konuştu. Dinledim.
Uzun uzun konuştu. Özetle dinledim.
Tam bir hanımefendi gibiydim, kendimi takdir ettim.
Baldıran zehirini ballı bir içecek sandım, içtim, ölmedim.
Kusmak istedim, karşımdakinden çekindim.
Sonra sıkıldım, aklımın içine kaçtım.
4 şehirden geçtim, 5 plaka ezberledim.
Hepsinin üstüne benzin döktüm, çakmağım tutukluk yaptı..
Ceza-i ehliyet için başvurumu yaptım, renk körü çıktım.
Bıçağı elime alıp karşımdakine fırlattım.
8 yerine saplandı, ağlamadı..
Masaya bir yumruk attım, oralı olmadı..
Pişkinliğine kızdım, dişlerimi sıktım.
Sigarama uzandım, nezaketen yaktı, biraz yumuşadım.
Duman dikkatimi dağıttı, başka çağlara uzandım..
Kendimi, Son Yemek'te İsa’ya arkadan tavşan işareti yaparken yakaladım,
eline bir tane patlattım.
Düşünüyordum, öyleyse var mıydım?
Öyleyse yok olanları düşüncesiz ilân ettim, biraz rahatladım..
Bu benim için büyük, insanlık için önemsiz bir adımdı,
üstünde durmadım.
Bana bir dayanma noktası verseler dünyayı yerinden oynatacaktım!
Canetti Körleşme’kten söz edince doktora uğradım.
Kalbim ileri derece miyop çıktı, alçıya aldırdım.
Suç’u Dostoyevski işledi, Ceza’sını ben yattım.
Ama çok ses çıkaramadım,
Zira Hayvan Çiftliği’nde Farelere İnsan muamelesi yapmıştım.
Bir gemiye bindim, karanlıktım..
Yönümü çizmek için Puslu Kıtalar Atlası’na baktım..
Çınarlı, kubbeli, mavi bir liman aradım,
Kendimi o limana çıkaramadım.
Okyanusun ortasında sihirli bir lâmba buldum, okşadım,
İçinden kendim çıktı, sordu sorusunu.
Dedim:
“Gölge etme, başka ihsan istemem…”
Masadan kalktım!
.
.
26 Haziran 2009 Cuma
Sıcak Başlığıma Geçti!
.
Leş gibi sıcakta, ne yapacağımı bilmez vaziyette işten çıkmıştım. Şuursuzca Beşiktaş'a doğru yürümeye başladım. Aklımda sadece soyunmak vardı. Soyunmaktan başka bir şeye konsantre olamıyordum. Teşvikiye Caddesinde, öyle birdenbire soyunsam neler olabilir diye düşünmeye başladım. Çok geçmeden hiçbir şey olmayacağını anladım zira etrafımdaki herkes nerdeyse tamamen soyunuk vaziyetteydi. Buradan hadise çıkmazdı. Hanfendiliğime bok sürmemeye karar verdim. Derken önüme o çıktı. O ki ne o. Of ki ne of. Oy ki ne oy. Boy desen boy, pos desen pos, göt desen göt! Adam kelimenin tam anlamıyla taş gibiydi. Acaba hepsi kendisinin miydi? Henüz sadece arkadan görmüş olsam da arka taraf önde neler olabileceğine dair gayet belirgin ve yeterli ipuçları veriyordu. Aklınıza hemen fesatlık gelmesin ipneler! Ben sadece ona sarılıp uyumak istiyordum :(
Üzerine geçirdiği ipince ve laplacivert tişörtünün altından sırtının kıvrımları belli olurken ben çoktan oralarda kaydırak yapmaya başlamıştım bile. Güneş beynimi yakmıştı, 3 kuruşluk aklımı da olay mahallinde bırakmak üzereydim. Niye böyle müstehcen düşüncelere gark olduğumu anlamaya çalışıyor ancak işin içinden çıkamıyordum. Galiba ben de insandım. Bunu farkedince sarsıldım tabi biraz ama çok sürmedi. Bari şu dünya gözlerimle iyice bi inceleyeyim mübareği derken elindeki kitabı gördüm. Eleman, Kafka'nın Dava'sını dolaştırmaya çıkarmıştı. O artık benim de davamdı. Bu dava uğruna her şeyi göze alır, gerekirse silahlı mücadeleye kadar vardırırdım işi. Dağlara çıkar, tehlikeli şiir okurdum icabında. Gözüm karaydı. Benim yerim sevdiceğimin yanıydı. Onunla evlenmeye karar verdim. Nasıl olsa çocuklarımız doğduğunda onun da bundan haberi olurdu. Evet. Ona milyonlarca çocuk doğuracaktım. Hiçbir spermini zayi etmeyecektim sevdiceğimin. Bir batında dünya nüfusunu hoplatacaktım adeta. Biz büyük ve mutlu bir aile olacaktık. O Yaşar Usta olacaktı. Ben zaten onca çocuğu doğurduktan sonra Adile Naşit olmakta pek güçlük çekmezdim. Kendimize bir de Şener Şen bulduk muydu gelsindi Neşeli Günler. Ama bunları düşünmek için henüz çok erkendi. Zira aklım çocuklarımızın üretim sürecinin ne kadar şahane olabileceğinde takılıp kalmıştı. Danrım bana neler oluyordu? Ne biçim anasını sattığımının kiraz mevsimiydi lan bu!
Evliliğimizin bu ilk dakikalarında ayaklarım yere basmıyormuş gibicesineydi. Herkesi kıskandıracak güzellikte bir çift olmuş, adeta birbirimiz için yaratılmıştık. Sevdiceğim bu hususta yorum yapmaktan kaçınsa da onun da benim gibi düşündüğünden son derece emindim. İbrahim Kutluay'ın ağzını açmasına fırsat vermeyen Demet Şener gibi olmuş, yolda yanımızdan geçen herkese bakışlarımla aşkımızın büyüklüğünü ve kutsallığını anlatmaya başlamıştım. Artık kaçarı yoktu, biz de Slav ırktan bir dadıya çocukları iteleyip birlikte pilates milates yapacaktık. Bütün hayatımızı organize etmiştim. Ne de olsa atalarımız, yuvayı yapma işini bizim cinse kastırmışlardı çoktan. Ama ziyanı yoktu, biz yeter ki mutlu olalımdı, ben hepsini hallederdim. Gerçi perde seçiminde biraz zorlandığımı itiraf etmeliyim.
Derken gitti. Bıraktı gitti! Beni milyonlarca çocuğum ve acaba öbürküsülerini mi alsaydım diye içime dert olmuş perdelerimle baş başa bırakıp gitti. Göz göre göre karşı kaldırıma geçti. Sevdiğim erkeği tanıyamıyordum artık. Durum gerçekten inanılır gibi değildi! Nasıl böyle birden bire değişebilmişti! Onun için yaptığım onca fedakarlıktan ve sarılarak uyuduğumuz o masum gecelerden sonra nasıl da böyle dımdızlak bırakabilmişti lan beni! Orospu çocuğu muydu neydi!
Yol boyu bu şoku atlatmaya çalıştım. Maçka Parkına gidip bir ağaca isimlerimizin baş harflerini kazıdım. Elemanın adı bence Osman'dı. Olsa olsa Osman olurdu o. Böyle düşünüyorum. Neyse işte. İçimdeki aşk acısı beni dişi Werther'e çevirmişti nerdeyse ve ben o yavşaktan gerçekten hiç hazetmezdim. Hemen bu işe bir çözüm bulmam gerekiyordu. Zaman her şeye ilaçtı belki ama geçmek bilmiyordu. Sanırım daha fazla direnemeyecektim. Deniz kenarına gidip kendi kendilerimi intihar etmeye karar verdim. Hem bu sıcakta da mis gibi serinlerdim hee. İyi düşündüm bunu. Yolda beni vazgeçirmeye çalışan kaslı maslı başka adamlar oldu, ama ben hala kimle sevişsem yine onu aldatıyordum :(
Yapacak bir şey yoktu. Hayatın sonundaki o ince kırmızı hatta gelmiştim artık. Ama filmin en heyecanlı yerinde canım dondurma çekti. Ölmeden kendime bi güzellik yapayım dedim. Ne de olsa onca yıllık kendimdim. Sevimli de bi şey, kıyamıyor tabi insan. "Al hadi al kerata" deyip dondurmayı elime verdim. Oha!! Bak bak şurdakinin aklına nasıl da pis pis şeyler geldi son cümleden sonra. Sigdirgit lan sen okuma bi daha beni ipne!
Sonra neyse işte bi serinlik geldi böyle bana. Aşk acım filan geçti. İntihar etmekten vazgeçtim.
Bitti.
.
24 Haziran 2009 Çarşamba
Boktan mevzular!
.
Benim bi yeğen var, adı Emre. Bundan sonra kendisinden Emre diye bahsettiğimde kimse şaşırmasın yani. Ayrıca ona hareket yapan hareketin Allahını görür! Tersim pistir. Yok yere sinirleniyorum işte böyle. Sonra da millet bi araba laf ediyor. Ya mevzu bu değil. Şu. Bizim bu Emre geçen sene motordan düşüp bacağını kırdı. Ama komple kırıldı bacak, kalçaya kadar alçıya aldılar. Yazın alnında hayvan gibi alçının içinde çürüdü tabi çocuğun bacağı. 2 ay filan geçti geçmedi aldı testereyi geldi salonun ortasına kesti alçıyı bu. Etrafa misk-i amber kokuları yayılacak değil ya, annem dedi ki, " öff Emre" dedi burnunu kapayarak, "bok böyle koksa kimse sıçmaz yemin ediyorum" dedi. Annemin o sözü efsane oldu sonra bizim arkadaşlar arasında. Böyle işte.
Bu lüzumsuz postu okuyup da ağzını yüzünü yamuşturan sevgili okurlarıma da bir çift sözüm olacak: Yapmayın evladım.
.
23 Haziran 2009 Salı
Ottan mevzular!
.
Bizim bi Hayati amca var, komşu bu. Kardeşimin en yakın arkadaşının babası. Neyse işte kardeşim diyor ki, Aylin diyor, Aylin der o bana çünkü adım bu! Neyse işte diyor Aylin diyor, bu Hayati amcanın diyor OT odası var diyor. Nasıl lan diyorum ben ona, böyle lanlı lunlu konuşuyoruz biz ailecek, işte diyor ki o da, lan diyor bildiğin OT odası. Adam diyor, adam derken Hayati amcayı kastediyor, diyor işte adam otları balya yaptırmış. Böyle balya balya dizmiş odaya diyor, 3 ineğe 5 ay yetecek kadar ot var onda diyor. Hani girip tırtıklamaya kalksan, tırtıklamak derken şey işte, şöyle sırt çantanı doldursan filan, ruhu duymaz diyor. Balya diyor!
Böyle işte. Bu lüzumsuz postu okurken ağızlarının suyu akan terbiyesiz okurlarıma da bir çift sözüm var: Yapmayın evladım.
.
20 Haziran 2009 Cumartesi
Böyledir. Şöyledir. Öyle değildir!

Bazı insanlar bir gün uyanırlar ve hayatları bombok olur.
Hastaneler ilaç ve kolonya ve beyaz önlük kokar.
Beyaz önlükler hep ölüm bakar.
Ambulansta çalınan şey şarkı değildir!
Ve sol şerit asla işgal edilmemelidir.
Bazı doğum günlerinde pasta kesilmez, biçilir!
Ve bazı insanlar ham iken yanar. Pişememek kronolojik bir eksikliktir.
Neyse ki Mevlana’nın gözü kusurda değildir.
Ama Darwin efendi bok yemiştir.
Çünkü bazı kuşlar uçmayı hiç öğrenemeyecektir.
Bazı fotoğraflar asla bakamayalım diye çekilmiştir.
Ben şimdi ağlamam çünkü saat 9.25 değildir.
Ve çünkü tüm 9.25’ler kısa namlulu bir silaha benzemektedir.
Akrep ve yelkovan organize çalışırlarsa ömre balistik bir hicran sirayet ettirebilir.
Yani bazı depremler 7.4’den daha şiddetlidir.
Anahtarlar hep kapılardan içeri girmek içindir.
Ve annem evimizi hep kırmızıya boyamak istemiştir.
Ama bazı ağaçlar selvidir. Selviler boyun'a doğru uzar.
Bazı ağaçlardan düşülür. Düşmek iyidir ama güzel değildir.
Ben babamı 5 yıl öncesinden ve sonrasından beri çok özlemekteyimdir.
Bazı yazılar alt alta yazılsa da aslında şiir değildir.
Bitmiştir!
Şimdi yine hiçbir şey olmamış gibi çay içilebilir.
.
19 Haziran 2009 Cuma
18 Haziran 2009 Perşembe
Bir tatlının gözyaşları...
İşbu yazı, çok sevgili ve bir o kadar da adi "fevkalade olağan" biladerimin yazısıdır. Niye ben yayınlıyorum? Bu kısmı açıklayamayacağım kadar karışık. Ama az önce kendisinden adi diye bahsetmiş olmam siz sevgili okurlarıma bir ipucu vermiştir olsa gerek diye düşünüyorum.
Şöyle buyrun:
bazı icatlar var ki.. insanı düşünmeye sevk ediyor.. bu da ne sikimtırak bi giriş oldu.. gün geçmiyor ki bir gün daha geçmesin gibi bişey.. baştan alalım.. öhhühöhöm.. (bu bir boğaz temizleme efektidir..) (yazarken boğaz temizlemeye ne gerek var demeyin.. pis mi kalsın..)
kimi tesadüflerin hatta kazaların sonucunda farkedilen bi takım gerçeklerin daha sonra hayatımızda yer etmesi ilginç.. misal.. viagra.. bildiğim kadarıyla bu minik kaldıraç kalp hastaları için yapılmış ama ortaya çıkan yan etkisi amaçlananın çok daha fevkinde bi başarı olarak adını insanlık tarihine yazdırmış.. yazdırma sırasında altın harf kullanılıp kullanılmadığı hususunda hiç bi bilgim yok.. burda götümden sallayıp sizi yanıltmak istemem.. sonra arkamdan konuşursunuz.. ne kolpacılığımız kalır ne palavracılığımız..
şimdi siz sandınız ki bu yazının konusu viagra.. ve tabi ki ters köşe oldunuz.. çünkü değil cınım.. şu dakka kendimi izleyicisini kasten yannış yönlendiren ve filmin sonunda şaşırtan cin fikirli bi yönetmen gibi hissediyorum.. o ipnelere de sinir oluyorum he.. misal bi ususal suspect filmini hatırlayın.. biz gariban izleyici olarak önümüze konan sınırlı bilgiyle olayı çözmeye çalışıyoruz.. ama o ipne senarist taa sona kadar bütün gerçekleri saklayarak.. hatta çeldirici bi takım sahte ipuçları vererek bizi yanıltıyo.. filmin finalinde de vay efendim olay aslında çok farklıymış da bilmen ne.. bu düpedüz izleyiciyle dalga geçmektir ulan.. şimdi siz sandınız ki yazının konusu sinema ama tabi o da değil.. her ne kadar ben o yönetmen biladerimize ipne dediysem de.. sakın ha siz bana sizi kandırdığım için öyle bişey demeyin.. bak bozuşuruz.. hatta döverim.. dövemezsem de tükürür kaçarım..
sanırım siz de benim gibi bu yazının nereye bağlanacağını merak ediyosunuz.. sizi daha fazla merakta bırakmıyorum ve bombayı patlatıyorum.. kazandibi.. evet bildiğimiz yediğimiz sindirdiğimiz o tatlı olan kazandibi.. ben o tatlının bi kaza sonucu keşfedildiğini düşünüyorum.. sanki biri tavuk göğsü yaparken telefon çalmış.. arayan manitasıymış.. bunlar boş beleş sevgili muhabbetine dalmışlar.. tabi bu arada tavuk göğsünün dibi tutmuş.. ocakta tatlının olduğunu hatırlayan şaşkın aşıkımız "anaaaooov.. yandı gülüm tavuk göğsü.." diyerekten ve bade süzerekten mutfağa koşmuş.. tatlının dibinin yandığını görmüş ve fakat ben diyim pintiliğinden.. siz deyin emeğine kıyamamasından.. adının açıklanmasını istemeyen bi diğer kişi desin oburluğundan.. atmaya kıyamamış.. oturmuş bi güzel yemiş.. çok hoşuna gitmiş.. sonra bunu teyzesinin kızının alt komuşusunun avro gününde diğer hatunlara anlatmış.. onlar da denemiş.. herkes çok beğenmiş.. ve olaylar bugüne değin baya bi gelişmiş.. sonuç olarak biz de bu şahane tatlıyı yer.. mevsimine göre üstüne dondurma bile kor olmuşuz.. sonra işte herkesler çok mutlu olmuş.. kırk gün kırk gece kazandibi yemişler..
evet konu buydu işte.. çok şaşırın tamam mı..
.
Şöyle buyrun:
bazı icatlar var ki.. insanı düşünmeye sevk ediyor.. bu da ne sikimtırak bi giriş oldu.. gün geçmiyor ki bir gün daha geçmesin gibi bişey.. baştan alalım.. öhhühöhöm.. (bu bir boğaz temizleme efektidir..) (yazarken boğaz temizlemeye ne gerek var demeyin.. pis mi kalsın..)
kimi tesadüflerin hatta kazaların sonucunda farkedilen bi takım gerçeklerin daha sonra hayatımızda yer etmesi ilginç.. misal.. viagra.. bildiğim kadarıyla bu minik kaldıraç kalp hastaları için yapılmış ama ortaya çıkan yan etkisi amaçlananın çok daha fevkinde bi başarı olarak adını insanlık tarihine yazdırmış.. yazdırma sırasında altın harf kullanılıp kullanılmadığı hususunda hiç bi bilgim yok.. burda götümden sallayıp sizi yanıltmak istemem.. sonra arkamdan konuşursunuz.. ne kolpacılığımız kalır ne palavracılığımız..
şimdi siz sandınız ki bu yazının konusu viagra.. ve tabi ki ters köşe oldunuz.. çünkü değil cınım.. şu dakka kendimi izleyicisini kasten yannış yönlendiren ve filmin sonunda şaşırtan cin fikirli bi yönetmen gibi hissediyorum.. o ipnelere de sinir oluyorum he.. misal bi ususal suspect filmini hatırlayın.. biz gariban izleyici olarak önümüze konan sınırlı bilgiyle olayı çözmeye çalışıyoruz.. ama o ipne senarist taa sona kadar bütün gerçekleri saklayarak.. hatta çeldirici bi takım sahte ipuçları vererek bizi yanıltıyo.. filmin finalinde de vay efendim olay aslında çok farklıymış da bilmen ne.. bu düpedüz izleyiciyle dalga geçmektir ulan.. şimdi siz sandınız ki yazının konusu sinema ama tabi o da değil.. her ne kadar ben o yönetmen biladerimize ipne dediysem de.. sakın ha siz bana sizi kandırdığım için öyle bişey demeyin.. bak bozuşuruz.. hatta döverim.. dövemezsem de tükürür kaçarım..
sanırım siz de benim gibi bu yazının nereye bağlanacağını merak ediyosunuz.. sizi daha fazla merakta bırakmıyorum ve bombayı patlatıyorum.. kazandibi.. evet bildiğimiz yediğimiz sindirdiğimiz o tatlı olan kazandibi.. ben o tatlının bi kaza sonucu keşfedildiğini düşünüyorum.. sanki biri tavuk göğsü yaparken telefon çalmış.. arayan manitasıymış.. bunlar boş beleş sevgili muhabbetine dalmışlar.. tabi bu arada tavuk göğsünün dibi tutmuş.. ocakta tatlının olduğunu hatırlayan şaşkın aşıkımız "anaaaooov.. yandı gülüm tavuk göğsü.." diyerekten ve bade süzerekten mutfağa koşmuş.. tatlının dibinin yandığını görmüş ve fakat ben diyim pintiliğinden.. siz deyin emeğine kıyamamasından.. adının açıklanmasını istemeyen bi diğer kişi desin oburluğundan.. atmaya kıyamamış.. oturmuş bi güzel yemiş.. çok hoşuna gitmiş.. sonra bunu teyzesinin kızının alt komuşusunun avro gününde diğer hatunlara anlatmış.. onlar da denemiş.. herkes çok beğenmiş.. ve olaylar bugüne değin baya bi gelişmiş.. sonuç olarak biz de bu şahane tatlıyı yer.. mevsimine göre üstüne dondurma bile kor olmuşuz.. sonra işte herkesler çok mutlu olmuş.. kırk gün kırk gece kazandibi yemişler..
evet konu buydu işte.. çok şaşırın tamam mı..
.
11 Haziran 2009 Perşembe
Ulan Günlük!
.
Sigarayı bırakmak hiç iyi bir fikir değilmiş! Bunu farkettim. Bunun ayırdına vardım. Bu gözüme çarptı. Bundan etkilendim. Bunu benimsedim. Bundan çocuğum olsun istiyorum.
Sigarayı bırakma günlüğü şeklindeki yazılardan da çok sıkılıyorum. Yalnız şunu da farkettim, insan o durumda ondan başka bi şey düşünemiyor. Başka bir şey düşünemediğin için başka bir şey konuşamıyor ve yazamıyorsun da tabi. Onu da farketmem iyi oldu. Onu da farkedince gözüm daha bi açıldı. Onu da farkettiğim için artık daha sağlıklı düşünüyorum. Ama ondan çocuğum olmasın. Tavşan gibi üremenin lüzumu yok!!
Bi de şey oldu tabii, az biraz sinir hasıl oldu bünyede. Ama çok az, yani farkedilmiyor hiç.
"Ayrılık kolay değil, bunu gel de bana sor" diye bi şarkı çalıyor şu an içimde. Hah işte o sana girsin ulan günlük!
.
Sigarayı bırakmak hiç iyi bir fikir değilmiş! Bunu farkettim. Bunun ayırdına vardım. Bu gözüme çarptı. Bundan etkilendim. Bunu benimsedim. Bundan çocuğum olsun istiyorum.
Sigarayı bırakma günlüğü şeklindeki yazılardan da çok sıkılıyorum. Yalnız şunu da farkettim, insan o durumda ondan başka bi şey düşünemiyor. Başka bir şey düşünemediğin için başka bir şey konuşamıyor ve yazamıyorsun da tabi. Onu da farketmem iyi oldu. Onu da farkedince gözüm daha bi açıldı. Onu da farkettiğim için artık daha sağlıklı düşünüyorum. Ama ondan çocuğum olmasın. Tavşan gibi üremenin lüzumu yok!!
Bi de şey oldu tabii, az biraz sinir hasıl oldu bünyede. Ama çok az, yani farkedilmiyor hiç.
"Ayrılık kolay değil, bunu gel de bana sor" diye bi şarkı çalıyor şu an içimde. Hah işte o sana girsin ulan günlük!
.
3 Haziran 2009 Çarşamba
Tımarhane Notları #6
.
Öğle yemeğinde "yaprak" sarma vardı. Ben yiyemedim.
Hemşire Nimet'in bir ziyaretçisi gelmişti. Adamın ağzı alnında olsa da yakışıklı sayılırdı. Nimet Hemşire, çayına süt, sesine işve katarak adama;
"Aaaa, bana Naymıt de amaaa" diyordu. O artık bir İngilizdi.
Anladım ki herkes kendini bir şey sanıyordu.
Ben herkesi bir şey sanıyordum.
Oysa kimse aslında o şey değildi.
Anladım ki ben hiçbir şey değildim.
Var değildim.
Yok değildim.
Hiç, hiç değildim.
Herkes beni ne sanıyorsa, işte ben o şey değildim.
Eğildim.
Ve sarma'dan arta kalan son yapraklarımı yerden topladım.
Artık ticaret yapmayacaktım.
.
Öğle yemeğinde "yaprak" sarma vardı. Ben yiyemedim.
Hemşire Nimet'in bir ziyaretçisi gelmişti. Adamın ağzı alnında olsa da yakışıklı sayılırdı. Nimet Hemşire, çayına süt, sesine işve katarak adama;
"Aaaa, bana Naymıt de amaaa" diyordu. O artık bir İngilizdi.
Anladım ki herkes kendini bir şey sanıyordu.
Ben herkesi bir şey sanıyordum.
Oysa kimse aslında o şey değildi.
Anladım ki ben hiçbir şey değildim.
Var değildim.
Yok değildim.
Hiç, hiç değildim.
Herkes beni ne sanıyorsa, işte ben o şey değildim.
Eğildim.
Ve sarma'dan arta kalan son yapraklarımı yerden topladım.
Artık ticaret yapmayacaktım.
.
Tımarhane Notları #5
.
Bu gece Doktor Fritöz nöbetçi. Cinai helezon lambasını açık unutmuş. Uyumadığımı görünce ciğerlerime liposakşın yaptı. Artık pastörizeyim.
Aklım lambada kaldı...
.
Bu gece Doktor Fritöz nöbetçi. Cinai helezon lambasını açık unutmuş. Uyumadığımı görünce ciğerlerime liposakşın yaptı. Artık pastörizeyim.
Aklım lambada kaldı...
.
2 Haziran 2009 Salı
Tımarhane Notları #4
Nicedir susuyor olmamı iyi bir şey sanan Doktor Umuz, bir ödül vermek adına beni buranın seyyar yatıcısı ilân etti.Arada bir yatıyorum. Sair zamanda çeneme kuvvet.
Ben de, gömleğimin cebine alelade tıkıştırdığım yaprakları satmaya karar verdim. Şimdi titizlikle müşteri arıyorum. Ancak bir yanları uysa diğer yanları uymuyor. Yaprakların üstünde damar olduğunu kimse görmüyor. Hâl böyleyken satmaya kıyamıyorum.
Her adımımda bir yaprak zayi oluyor.
Koridor uzun...
Ticaretten zerre anlamıyorum.
Birinin bunu Doktora söylemesi gerek.
.
Ben de, gömleğimin cebine alelade tıkıştırdığım yaprakları satmaya karar verdim. Şimdi titizlikle müşteri arıyorum. Ancak bir yanları uysa diğer yanları uymuyor. Yaprakların üstünde damar olduğunu kimse görmüyor. Hâl böyleyken satmaya kıyamıyorum.
Her adımımda bir yaprak zayi oluyor.
Koridor uzun...
Ticaretten zerre anlamıyorum.
Birinin bunu Doktora söylemesi gerek.
.
30 Mayıs 2009 Cumartesi
Tımarhane Notları #3
Ve yemek masasına çıkıp bağırmaya başladı yine Musa;
-Eyyy Atinalılar!! Sokrates’i ben öldürdüm!!
Paranoyak olması takip edilmediği anlamına gelmiyor tabii, bence haklı.
Öyle hevesliydi ki ölmeye kendimden sağdığım sütümü ona verdim. İçinde bal vardı. Musa onu baldıran zehiri sandı. Bu sefer de ölemedi, ne acı..
Onu diyordum işte, Musa..
Musa çok fena. Mutlaka görmüşsünüzdür. Bazen çok ağırlaşıyor hâli, bağlayıp götürüyorlar.
Geçen yine Umuz Bey'in önüne attı kendini odasından çıkarken;
"Cioran'ı ben öldürdüm Doktor", diye başladı bağırmaya. Ve ağlamaklı devam etti;
-Artık uyuması gerek diye düşündüm. Ben ona Romence ninniler söyledim, o beni Fransızca dinledi. Ana diliyle dilimledim onu Doktor! Nasıl kıydım?
Yarının zalimleri bugünün kafası kesilmemiş mazlumlarından çıkar sandım, öyle demişti. Mazlumdu o Doktor! Nasıl yaptım?!!
Dizleri üstüne çökmüştü çoktan. Derken kollarına girdiler iki yandan.. Sürükleyerek götürdüler. "N'oluuur asın beni..." diye yalvarışları yankılandı Koridor'da bir süre daha. Ben hâlâ duyuyorum...
İçerden haber geldi sonra. Hasta bakıcılar zapt edememiş, Doktor'un odasına kadar koşmuş yarı çıplak. Sesleri duyunca içerden kapıyı kilitlemiş korkudan Umuz Bey. Yetiştiklerinde,
"Tanrı'yı da ben öldürdüm Doktor! Ama Nietzsche suçu üstüne aldı, o çok iyi biri Doktor, Doktor, Dokt..."
Götürmüşler Musa'yı. Diyeceklerini demesini beklememişler..
Musa'nın içinden atlar geçiyor...
NAL'lıyorlar Musa'yı...
(NAL: Bir şifre:
Norodol- Akineton-Largactil...
Acile getirilen akıl hastalarına 60'larda, 70'lerde sunulan meşhur 'kokteyl'.
'Nallayın şunu!' direktifiyle zerk edilirmiş vücutlara)
.
-Eyyy Atinalılar!! Sokrates’i ben öldürdüm!!
Paranoyak olması takip edilmediği anlamına gelmiyor tabii, bence haklı.
Öyle hevesliydi ki ölmeye kendimden sağdığım sütümü ona verdim. İçinde bal vardı. Musa onu baldıran zehiri sandı. Bu sefer de ölemedi, ne acı..
Onu diyordum işte, Musa..
Musa çok fena. Mutlaka görmüşsünüzdür. Bazen çok ağırlaşıyor hâli, bağlayıp götürüyorlar.
Geçen yine Umuz Bey'in önüne attı kendini odasından çıkarken;
"Cioran'ı ben öldürdüm Doktor", diye başladı bağırmaya. Ve ağlamaklı devam etti;
-Artık uyuması gerek diye düşündüm. Ben ona Romence ninniler söyledim, o beni Fransızca dinledi. Ana diliyle dilimledim onu Doktor! Nasıl kıydım?
Yarının zalimleri bugünün kafası kesilmemiş mazlumlarından çıkar sandım, öyle demişti. Mazlumdu o Doktor! Nasıl yaptım?!!
Dizleri üstüne çökmüştü çoktan. Derken kollarına girdiler iki yandan.. Sürükleyerek götürdüler. "N'oluuur asın beni..." diye yalvarışları yankılandı Koridor'da bir süre daha. Ben hâlâ duyuyorum...
İçerden haber geldi sonra. Hasta bakıcılar zapt edememiş, Doktor'un odasına kadar koşmuş yarı çıplak. Sesleri duyunca içerden kapıyı kilitlemiş korkudan Umuz Bey. Yetiştiklerinde,
"Tanrı'yı da ben öldürdüm Doktor! Ama Nietzsche suçu üstüne aldı, o çok iyi biri Doktor, Doktor, Dokt..."
Götürmüşler Musa'yı. Diyeceklerini demesini beklememişler..
Musa'nın içinden atlar geçiyor...
NAL'lıyorlar Musa'yı...
(NAL: Bir şifre:
Norodol- Akineton-Largactil...
Acile getirilen akıl hastalarına 60'larda, 70'lerde sunulan meşhur 'kokteyl'.
'Nallayın şunu!' direktifiyle zerk edilirmiş vücutlara)
.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)