27 Nisan 2012 Cuma

Rüya

"Nerede olduğunu, bunca yıl ne yaptığını, 
niye beni hiç aramadığını sormayacağım. 
Çok sevineceğim dönüşüne, kalbim dayanırsa. 
Bir de "Artık gitme!" diyeceğim fısıltıyla. 
Sensiz gecelerde çok korktum."


Hiçbir şeyden değil de, rüyamda hep iyileştiğini görüp çok sevinmekten, öyle çok sevinmekten ki sevinçten aklımı kaybetmemek için ne yapacağımı bilememekten, deli gibi atan kalbimi tutarak, bu bir hayalse dağılmasından korkarak, şimdiye kadar geçsin diye arkasından ittiğim zamanı iyiden iyiye uzatarak yavaşça yanına gelmekten, yeryüzünde ve gökyüzünde sevilecek ne varsa hepsini “kardeşim” kelimesinin içine doldurarak sana seslenmekten, bana dönüp, -ama öyle bir dönüp-, yüzünün her yeriyle gülümseyerek, duyduğum anda ne kadar unuttuğumu hatırladığım bir sesle “kardeşim” demenden, sen öyle deyince seni ne kadar özlediğimi, ama öyle böyle değil, şimdiye kadar hiçbir şeyi özlememişim gibi, bu özlemekler özlemek değilmiş gibi, kimse kimseyi bu kadar özleyemezmiş gibi özlediğimi fark etmekten, sonra bana kollarını açmandan, sana doğru uzanırken aramızdaki yarım metre hiç bitmeyecekmiş gibi, sanki sana yetişemeyecekmişim gibi, şimdi sarılmazsam bir daha hiç sarılamazmışım gibi korkmaktan, sarıldığım anda bütün dünyayı yıkacak kadar çok ağlamaktan, senin beni sakinleştirmek için saçlarımı sevmenden, “yine rüya görüyorum di mi?” dediğimde “yok lan valla, bu sefer gerçek” demenden, sen dediğin için her seferinde gerçek olduğuna inanmaktan, inanmaktan başka çare bulamamaktan, üstünden çok zaman geçti diye artık kimselere anlatamadığım bu çok eskimiş derdimin nihayet bittiğini sanmaktan yoruldum.

Çünkü insan uyanıyor.
.
.

29 Mart 2012 Perşembe

Filtreli Dertlere Gark Olmak

.
Gözlerim, etrafımdakileri seçmeye başladığında önümde bir adamın yattığını fark ettim. Adamın göğsünden kırmızı bir sıvı akıyordu. Yanına eğilip tanımaya çalıştım. Onun kim olduğunu bilmediğim gibi gözlerim kararmadan önce olanları da hatırlamıyordum. Adam hiç kımıldamıyordu. Sanırım ölmüştü. Ama kim bu zavallı adamcağızı öldürmüştü? Ben niye oradaydım, niye hiçbir şey hatırlamıyordum?

Bir süre öyle boş boş durdum. Adamın gömleğinin cebinde bir sigara paketi vardı ve birkaç sigara dışarı çıkmıştı. Bir tanesini aldım. Sigaranın üzerine o kırmızı şeyden bulaşmıştı. Yakıp yakmamak konusunda tereddüt ettim. Ama yan tarafa baktığımda şeytanın da benimle oturup adama baktığını gördüm. Şeytan bana, “Takma kafana, yak sigarayı. Biri bi şey derse suçu benim üstüme atarsın.” deyip gülümsedi. O zaman şeytanın aslında iyi biri olduğunu düşündüm. İçimi rahatlatmıştı. Tam sigarayı yakıyordum ki birden bir adam üstüme atladı. “Polis!” diye bağırıp kollarıma bir metal geçirdi. Sonra beni itekleyerek bir arabaya bindirdi.

Önceleri bu adama biraz alınmıştım, sonuçta bana çok sert davranmıştı. Ama arabayı kullanmaya başlayınca adamın asıl amacının beni gezdirmek olduğunu düşündüm ve arabanın camından etrafı seyretmeye başladım. Sahili de gezelim diyecektim ama bu iyi adamı rahatsız etmek istemedim. Bir binanın önüne gelince durdu. Etrafta aynı kıyafeti giymiş birçok adam vardı. İçeriden dağıtıyorlar herhalde, bana da verecekler diye düşündüm. İyi adam başka iyi adamlarla birlikte beni içeriye kadar götürdü. İçeri girince bir adam benim beden ölçümü aldı ve ayakkabılarımı çıkarmamı istedi. Biraz sertti ama sonuçta sanırım terzi oydu ve bu kadar adama kıyafet diktiği için yorgundu. Ben sadece gülümsedim.


Beni içerde demir parmaklıklı bir odaya götürdüler. Sanırım elbiselerin dikilmesini burada bekleyecektim. Bekledim.


Az sonra başka bir odaya götürdüler. Bu odada bir sandalye ve bir avize vardı. Sandalyeye oturdum. Bir adam sürekli bi şeyler deyip beni yakamdan silkeliyordu. Çok sinirliydi. Ben de eğer adama gülümsersem siniri geçer diye düşündüm. Çünkü annem “Karşındakine hep gül, hep iyi davran.” derdi. Ama benim her gülümsememde adam bana daha çok vuruyordu. Olsun, dedim, annem yalan söyleyecek değil ya, gülümsemeye devam ettim. Yumrukları yedikçe kafam daha çok bulandı, kafam bulandıkça ben daha çok gülümsedim. Etraf yine karardı.


Rüyamda iki tane adam vardı. Biri diğerine “Sigara versene lan.” dedi. Diğeri, “Siktir git lan hep otlanıyon, kendine bi paket al da biz de içelim.” dedi. Birinci adam, “Lan oğlum param yok sen attır bana bi sigara.” dedi. İkincisi "Bende hayrat mı var lan amcık! Adam ol da paket al kendine, param yok diyon alkole buluyon. Ben senin ne kadar göt olduğunu bilmiyom mu!” dedi. Birinci adamın sinirden gözü döndü. Belinden bir bıçak çıkarıp “Göt sana benzer laaağğğnn!” diye bağırarak ikinci adamın göğsüne sapladı. İkinci yere yığıldı ve bir süre titreyerek garip sesler çıkardıktan sonra hareketsiz kaldı.

Birinci adam olduğu yerde dizlerinin üzerine çöktü. Öyle boş boş durdu. Sanki az önce olanları hatırlamıyor gibiydi. Yerdekinin gömleğinin cebinden çıkan sigaralardan birini aldı ama yakmadı. Sigaraya kan bulaşmıştı. Ben de onun yanına çöktüm ve ölü adama bakmaya başladım. Yanında olduğumu fark ettiğinde boş gözlerle bana döndü. İçini rahatlatacak bir şeyler söylemek istedim.

“Takma kafana, yak sigarayı. Biri bi şey derse suçu benim üstüme atarsın.” deyip gülümsedim.
.


Not: İşbu yazı, gerizekalı kardeşimin kurgusu ve benim örgümden ibarettir. 3 bölüm aslında, bu ilki. Diğerlerini yayınlamam muhtemelen. Zaten bunu da bloga bir hareket gelsin diye yayınladım çünkü canım çok sıkılıyor kahrolasıcalar. Başlık Pardon filminden bir replik, kardeşim böyle olsun dedi. Çünkü dediğim gibi kendisi gerizekalı bi birey olduğu için.

Öpüyorum mıncırıklarınızı. Si yu.
.

31 Ocak 2012 Salı

Bir Aile Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tatili

.
1 haftalık bir tatil için aile evine gitmeye karar verdim. Mevsim normalleri, entelektüel hadiseler için son derece elverişliydi. Yanıma yüzlerce kitap ve binlerce film aldım. Çünkü bu soğukta başka n’apılır lan:/ Planım bunların tamamını okumak, izlemek ve yanı sıra bi dünya şey yazmaktı. Hey dostum bu harika olacaktı. Nihayet, uzun zamandır hayalini kurduğum sükuneti bulacak, son derece pastoral bir atmosferde, yediğim önümde yemediğim arkamda, hizmette sınır tanınmayan bir ortama kavuşacaktım.

Bu çiçekli düşüncelerle eve varıp kapıyı çaldım. “Açık, gir.” dediler. İbneler :/ Ben 41 pare top atışı beklerken sanki bakkaldan gelmişimcesine sıradan bir karşılama beni, pek tabii derin kederlere gark etti dostlarım. Ama onları derhal affettim çünkü mahallede ne biçim de komik şeyler olmuş lan. Böyle sohbet dedikodu filan biraz vakit geçirdikten sonra ben derhal kitap okumaya karar verdim. Kaybedecek zamanım yoktu. Anneme, en davudi sesimle “Televizyonun sesini biraz kısar mısın lütfen valideciğim” dedim. “Niye travesti gibi konuşuyorsun.” dedi. “Sigara içmekten iyice Takoz Mustafa’ya döndün.” dedi. Takoz Mustafa bizim komşu ama kendisinden bahsetmek istemiyorum. Sesini az çok tahmin ediyorsunuzdur diye düşünüyorum :/ Annemin beni eziklemeleri bununla da sınırlı kalmadı. Belirli aralıklarla, saçımı bokuna çevirişimden götümün kamyon tekeri kıvamına gelmiş oluşuna kadar geniş bir yelpazeden saldırdı. Ayrıca televizyonun sesini de asla kısmadı. Babamın, Harran Ovasından esinlenerek inşa ettirdiği evimizin doğru dürüst ısınan başka bir yeri olmadığı için de o salona mecbur kaldım.

Bu taarruza rağmen entelliğimden ödün vermeyerek kitap okuma çalışmalarım, Rilke’nin caanım romanının arasından Esra Erol’lar, Songül Karlı’lar fışkırmaya başlayınca son buldu. Kendimi doğaya attım. Atmamla bokumun donması arasında milisaniyelik bir fark var. Olum harbiden çok soğuk lan. Karların altında, biraz koşarsam belki ısınırım dedim ama amaçsızca koşmayı hiç sevmem. Bu yüzden kendime derhal bir amaç edindim ve tavuk kovalamaya başladım. Yakalarsam ne yapacağımı düşünmedim. Zaten bir türlü yakalanmıyor namussuzlar. Ama tavuk kovalamak gerçekten çok eğlenceli. Sonra işte onlar da ağaç tepelerine filan kaçınca bu maceram da bitti.

-Tavuk kovalamaç-

Gündüzler böyle böyle geçerken akşamları sıkışmışlığım ve kıstırılmışlığım daha da belirginleşiyor, içime afakanlar basıyordu. Belki derdime deva olur diye bir örgü gurusu olan annemden feyz aldım ve şişleri kapıp bir şeyler örmeye başladım. Ancak kalıplara sığmayan bir yapım olduğu için, annemin tariflerine uymayarak tamamen ruhumun yansıması olan sıpsıfır bir örnek icat ettim. Annem örneğimin adını ‘hayvan sidiği’ koydu :( Bu hakaretten sonra ben de örmeye çalıştığım çorabı bir kenara fırlattım. Atkı da olabilir. Aslında ben eldiven olmasını umuyordum ama kısmet :/

Ölü doğan örgü vakasından sonra artık nereye saracağımı şamşırmış vaziyetteyken aklıma müthişkulade bir fikir geldi. Pilates! Evet dostlarım, pilates yapacaktım. Madem roman yazamıyordum, bari harika bir götüm olsundu. Fakat o Ebru Şallı’nın ahırdaki ineğini sikiyim ben inşallah. Be hayvan kadın, ben ilk günden bacağımı ağzımın içinden nasıl çıkarayım? İnsan yapıyor bu egzersizleri!

Evet dostlarım. Şu anda her yerim tutuk vaziyette. Güzellik uğruna sakat kaldı haberlerine konu olacak kadar pert durumdayım. Tatilimin bitmesine 2 gün var ve bu süre zarfında başıma neler gelebileceğini kestiremiyorum. Yarın misafir gelecek. Ortamdaki insan sayısı 2’yi geçtiğinde, gözüne araba farı tutulan bir tavşan kadar katatonik olduğum için fena halde gerginim. Canım çok sıkılıyor. Olum kurtarın beni lan :/
.

4 Aralık 2011 Pazar

Ayva

.
Televizyon sehpasının üzerinde duran ayvaya uzandım. Annem “Yeme!” diye bağırdı. Daha sözü bitmeden söylediğine pişmandı. O anda her şey, birkaç saniyeliğine, olduğu yerde kaldı.

Annem tam 4 kıştır, bahçedeki ayva ağacından gözüne kestirdiği en güzel ayvayı koparıp televizyon sehpasının üstüne koyar. Bilirsiniz, ayva belki de çürümesi en çok zaman alan meyvedir. Ama yine de, günü gelince demek istiyorum, kaçınılmaz olarak çürür. O ayva çürüyene kadar orada durur. Ayvanın çürüdüğü gün annem biraz, her geçen kış daha az, ama azaldıkça artan bir acıyla ağlar.

Annem tam 4 kıştır dalgın dalgın televizyon izler. Çoğu zaman, televizyon sehpasının üstündeki ayvayı izler. O ayva ona bir şeyi, çok çok kötü bir şeyi hem hatırlatır, hem unutturur.

Annem diyorum, tam 4 kıştır sessiz sessiz televiyon izler. Televizyon sehpasının yanındaki, hayatımızın tam ortasındaki yatağı izler. Ayva, o yatakta yatan kişinin elini uzatsa alabileceği mesafededir. Alıp yiyebileceği mesafededir. Yedikten sonra ellerini silip, “Allahım, bize verdiğin ayvalar için çok teşekkür ederim.” diyebileceği mesafededir. Ayva, o yatakta yatan kişinin en sevdiği meyvedir.

Annem tam 4 kıştır her sabah uyandığında ilk o ayvaya bakar. Ben annemin o ayvaya bakışını her gördüğümde kendimi öldürmek isterim.

Televizyon sehpasının üstünde duran ayvaya uzandığımı annem görmeseydi, bana “Yeme!” demeseydi, ben o ayvayı yerdim. Annem, her sabah uyandığında o ayvanın o yatakta yatan kişi tarafından, dile kolay, tam 4 kıştır, yenilmediğini görmezdi. Bunu görmediği için böyle üzülmezdi. Ayva, günü geldiğinde kaçınılmaz olarak çürümezdi. Çürüdüğü gün ben, annemin öyle ağladığını görmezdim.

O ayva orada olmasa, annem böyle delirmezdi. Ben, kışın ortasında durduk yere kendimi öldürmek istemezdim.
.

9 Kasım 2011 Çarşamba

Bayram

.
Ece. Abimin kızı. Bayramda doğumgününü kutladık. Babasız geçirdiği 4. doğumgünü bu. Kaza olduğunda 2,5 yaşındaydı. Ece şimdi, 2,5 yaşına kadar bildiği babasına, bildiğince babalık yapmaya çalışıyor. Eskiden abim ona masallar anlatırdı yani, şimdi o abime masallar anlatıyor.

Doğumgünü akşamı, babasının yatağının başına gidip bu şarkıyı söyledi. Sizin için, cümlelerle o anın fotoğrafını çekebilmeyi isterdim. Ama benim edebiyatım bu kadarına yetiyor.

Küçüklüğün neşeli şarkıları, büyüyünce çok sızlatabiliyor.

Şarkı burada.

Bayramınız bıldırcın olsun.
.

2 Kasım 2011 Çarşamba

Terlik II

.
Yok abi, bırakıcam ben bu işi. İçim kaldırmıyor artık yemin ediyorum. Geçenlerde bir çocuk getirip bıraktı polisler, 10 yaşında var yok. Yauv sana nasıl anlatayım, çürümüş abi işte, etleri dökülüyor böyle üstünden. Bir de beter kokuyor ki, gittim yarım saat kustum Allah affetsin. İnsan dayanamıyor. Bak ben 12 senedir buradayım, kaç ölü gördüm sayısını bilmem ama yok, hala alışamadım. Taze ölü olunca yine neyse, hastaneden gelenler filan. Yaşlanmış ölmüş adam, ya da ne bileyim, genç olsa da hastalıktı kazaydı şuydu buydu diyorsun. Allah’ın takdiri. Yüzüne bakılmayacak gibi değil onlar, ne bileyim, akşam eve gittiğimde aklıma gelmiyorlar mesela. Ama bu kız gibi olunca... Söyledim mi? Kız çocuğuydu o dediğim. Saçlarından anlaşılıyor bir tek. Yüzünde gözünde bakılacak yer kalmamış ki sabinin. Böyle upuzun... Yemin ederim kaç gündür gözümün önünden gitmiyor. Yediğim içtiğim hep boğazımda. Rüstem var bizim, o gün çocuğu getirdiler filan kaldırdık dolaba işte, ben kendime gelemiyorum tabi, Rüstem n’aptı biliyor musun? Telefondan bi Ankara havası açtı kalktı oynuyor morgun içinde. İnsan mısın lan sen dedim vurdum kapıyı çıktım. İt herif. Dalga geçiyormuş arkamdan, kulağıma gelmiyor mu, geliyor tabi. Yufka Yusuf diyormuş benim için. Yufkalık mı abi, o çocuğu bir görseydin... Yani hepimizin çocuğu var Allah esirgesin. İnsan olanın yüreği kaldırmaz.

Bir de anasını babasını alıp geldi polisler, çocuğu teşhis ettirecekler ya. Allah dedim kopacak şimdi kıyamet. Feryat figan yıkılır buralar böyle şeyler olduğunda. Açtık çocuğun yüzünü, yüzünü dediysem anlıyorsun işte, gösterilebilecek kadarını. Kadın dedi ki yok bu benim kızım değil. Ama adam boş boş bakıyor böyle, put gibi, bir şey demiyor. Polis diyor ki emin misiniz iyi bakın, yok diyor kadın, değil, benim kızım olsa tanırdım. Sonra işte tarlada bulmuşlar ya bu yavruyu, yanında terlikleri de varmış işte, onları çıkarıp gösterdi polisler. Adam gitti duvarın dibine oturdu kaldı. Görsen, şu karşıki dağı adamın sırtına yüklemişsin sanki, öyle çöktü. Aha dedim bunların kızı bu. Ama kadın zinhar kabul etmedi. Tutturdu benim kızım olsa tanırdım diye, aklını kaybetti zahir. En son DNA testi için doktoru çağıracaklardı da ben daha fazla duramadım. Rüstem yavşağına bıraktım çıktım.

Ya ne bileyim abi işte, çok zor bir dünya bu. Allah hepimize sabır versin.
.

20 Ekim 2011 Perşembe

Terlik

.
O benim kızım değil. Benim kızım olsa tanırdım. Saçları benziyor biraz ama Müge’nin kızının saçları da kızımınkiler gibiydi mesela. Hatta kendi kızına aldığı tokanın aynısından Kübra’ya da almıştı, geçen gün oturmaya geldiğinde getirdi. “Kübra’ya da çok yakışır diye düşündüm.” dedi. Yakışmaz mı hiç, benim kızıma her şey yakışır. O gün ikisinin saçlarını güzelce toplayıp yeni tokalarıyla fotoğraflarını bile çekmiştik. Sahi nerede o fotoğraf? Şuralarda bir yerlerde olacaktı ama... Evin dağınıklığının kusuruna bakmayın. 10 gündür hiçbir şey yapamadım. Kübra gelince her yeri toparlayacağım. Fotoğrafı da bulurum o zaman, siz de görürsünüz. O zaman bana inanırsınız. Yani saçları benziyor diye... Öyle saçları olan bir sürü çocuk vardır yani.

Ben kızımı kokusundan tanırım ayrıca, o benim kızım değil. Kübra öyle kokmaz. Haftada en az 3 kere yıkıyorum ben onu. İşim varsa bile gidip kendisi yıkanıyor zaten. Kendi kendine yıkanmayı öğrendi artık. Tabi 10 gündür... Yıkanmaya fırsat bulamamış olabilir. Ama yine de öyle kokmaz. 5 yaşındayken zatürre olmuştu da tam 2 hafta yıkanmasına izin vermemişti doktor. O zaman bile kötü kokmamıştı. Öyle kokması mümkün değil. Bilmiyorum. Ne demek istediğimi anlıyor musunuz?

Terliklerini bulduk dedi polis. Bana da gösterdiler. Kübra’nın terliklerinin aynısı. Yaz başında anneannesi almıştı sokakta giysin diye, öyle çok özel bir şey değil. Zaten indirimdeyken almış annem, arayıp sordum. Yani kim bilir kaç çocuğa daha alınmıştır aynısından, anlatabiliyor muyum? O terlikler o çocuğu benim kızım yapmaz ki. Tabi elbette o da birilerinin çocuğu. Annesi için gerçekten çok üzgünüm. Allah kimseye evladını o halde göstermesin. Ama benim kızım değil yani o. Eşime de söylüyorum. Susuyor. Benden kaçıyor sürekli. Bakın sizin yanınıza da çıkmadı. İçerde n’apıyorsa artık. Halbuki konuşsa belki polisleri ikna ederiz. DNA testine filan gerek yok çünkü. Ben kızımı tanımaz mıyım?

Ne demek istediğimi sahiden anlıyor musunuz? Rica ederim bana öyle bakmayın artık. O benim kızım değil.
.

25 Eylül 2011 Pazar

Şeker

.
"şimdi bak bi tane kukla gibi böyle bi böcek var, yani altı bacaklı bööle. sonra bak bizim evde var, bigün onları temizlemekten canım cıktı aay bigözel temizlicem, sonra temizliyorum yene geliyolar biz uyurken sonra yene geliolar yene ağ kuruyolar, yene temizlemem gerekiyo. ama ben bazen temizlemiyorum çünkü görmüyorum. 
altı bacaklı böcek, ya üç orda üç burda, hırsız gibi.
yani öyle bişey ki duvara tırmanıyolar böyle her yere ağ yapıyo ama ben onları görmüyorum çünkü minik a yapıyolar. 


evet, sonra sonra geliyolar geliyolar geliyolar geliyolar sonra çiçeğim var sonra çiçeğimin kafasına gitmiş olabilirler, onun biyerini kanatmış olabilirler, ama kanarsa ben görürüm, herşeyi görer, benim gözüm herşeyi görer kocaman gözlerim var. 
ama şaka yapıyorum ben komik şeyler söylüyor muşum ben çok komiğimdir. "

Gevende-Şeker

.

12 Eylül 2011 Pazartesi

Garip Şeyler

.
* Ölmenin binbir türlü yolu var ve bunlardan herhangi biri, şayet kişi gerçekten bunu istiyorsa onu nihai sona hızlıca ulaştırabilir. Ama arada kalmakla ilgili hiçbir şey bilmiyoruz. O noktaya nasıl varılacağına, o ayarın nasıl tutturulacağına dair tek satır bilgi yok. Eğer ne kadar şiddetle kafamı çarptığımda komaya gireceğimi biliyor olsaydım, şu anda bunları yazmak yerine bir gün uyanmayı bekliyor olurdum.

*Geçen gün yolda yürürken bir adam gördüm. Bir bacağı yoktu. Ancak o kadar uzun boyluydu ki bir bacağı olmayan birine göre çok daha bir bacağı olmayan biri gibi görünüyordu.

*İnsanın silahı varken öldüreceği birilerinin olmaması, öldürecek birileri varken silahının olmamasından çok daha kötü.

*Bütün kalmaya çalışmak yorucu bir şey. En azından benim gibi, sürekli parçalanan bir zihne sahip insanlar için. Ama bunun için basit formüller geliştirilebilir. Kabuslarla uyandığınız gecelerde yatağın diğer tarafına geçip uyumayı deneyin mesela, etkili oluyor. Tebdil-i mekanda hemen her zaman ferahlık vardır.

*Bir yakınınız madde bağımlısı olduğu anda, bir madde bağımlısının yakını olmuş oluyorsunuz. Madde bağımlısı yakını olmak işte bu kadar kolay. İnanılmaz değil mi? Burada bununla ilgili bir şeyler var.

*Geçenlerde internette bir kıza rastladım. Benim burada yazdığım yazıların önemli bir kısmından oldukça uzun bir kolaj yapmış. Kendisi yaşamış ve yazmış gibi yayınladığı için sahiden bütün bunlar onun hikayesiymiş gibi düşünmeye çalıştım. Onun yerinde olsam dayanamazmışım gibi geldi.



Sıkıldım şimdi. Böyle havaları sevmiyorum.
.

23 Ağustos 2011 Salı

Piç

.
-Abiye araba mı çarptı, dedi.

Boyu belime kadardır herhalde, en fazla birkaç santim daha olsun. Gözlerinin yerinde pırıl pırıl 2 zeytin. O, zeytinleriyle sedyedeki abimi merakla incelerken ben de dikkatle onun başına ne geldiğini anlamaya çalışıyorum. Çünkü bulunduğumuz yer, başına bir şey gelenler tamirhanesi. Kelimenin her anlamıyla başına.

Kısacık saçlarının arasından çok belirgin ameliyat izleri seçiliyor. O izleri tanıyorum. Boğazındaki trakeostamiden kalan izleri de. Bu izleri tanıyorsanız, bunlardan çok daha fazlasının olduğunu da bilirsiniz. Bu yüzden sorusunu, “Abiye araba çarptı di mi?” diye teyit etmek istediğinde, kafasında kurduğu şeyi bozmamak için sadece gülümsedim.

Hiçbir şeye benzemeyen bir şey yaşadığınızı düşünürken, benzer bir şey yaşayan biriyle karşılaştığınızda duyduğunuz sevinç neresinden baksanız acıklıdır. Çünkü insan kaçınılmaz olarak kıyaslama ihtiyacı duyar. İyi ya da kötü olmak, ancak bir noktayı ölçüt olarak aldığınızda belirleyebileceğiniz kavramlardır. Abim o çocuğun noktasıydı. Ve o çocuk o noktaya göre çok daha iyi durumdaydı.

Koridorun diğer tarafındaki annesine doğru heyecanla “Anne, bak bu abiye de araba çarpmış!” diye seslendi. Kimden daha iyi olduğunu annesine göstermek istediği çok belliydi. Annesi yanımıza geldi. “Öyle mi?” dedi sessizce. “Yok, dedim, değil de kaza işte bizimkisi de.” “Sağlıksız gördüğü herkese araba çarptı sanıyor.” dedi. Benim için fark etmezdi.

“İsmi ne?” diye sordu çocuk. “Aydın” dedim. “Yürüyemiyor mu?” dedi. Cevap vermek istemedim. Sonra abimin elini tuttu. Kulağına yaklaşıp, “Üzülme Aydın abi,” dedi, “eskiden ben de yürüyemiyordum.”

Abimin birkaç boy küçültülmüş maketi gibiydi. Annesi, tekerlekli sandalyesini sürüp onu asansöre doğru götürürken bana bakıp göz kırparak çaktırma dercesine gülümsedi. Piçin tekiydi. Durduk yere beni de gülümsetti.
.


29 Temmuz 2011 Cuma

Yerli rehber daha fazla ilerlemek istemiyor

.
O gece geçmek bilmiyordu. Genç kadın, sıkıntıdan evladını kesmek üzereydi. Sair günlerde azıcık boş zaman yakalamak için kendini paralayan genç kadınımız bomboş bir zamanın kucağına düşmüş, ancak boş zamanlarda ne yapıldığını unuttuğu için ortalarda Ziraat’in tavukları gibi dolanır olmuştu. Kendini tavuğa benzeten genç kadın derhal tavukları düşünmeye başladı. Tavuklar gerçekten çok enteresan hayvanlardı. Gerek delici bakışları, gerekse netameli yürüyüşleriyle tam bir seri katil portresi çiziyorlardı. Kendilerine forma şansı verilse hayvanlar aleminin ebesini sikebilirlerdi mesela. Küçük ama etkili hayvanlardı. Tavukları sevdi genç kadın. Keşke, diye geçirdi içinden, keşke bir tavuğum olsaydı. Ama o gece genç kadınımızın sıkıntısını geçirecek bir tavuğu bile yoktu :/

Uzanıp iki elini kafasının arkasında birleştirdi ve gökyüzünü izlemeye koyuldu talihsiz genç kadın. Bahçedeydi çünkü. Yoksa evin içinden gökyüzü nasıl görünecek la, saçmalamayın. Yıldızlara baktı. “Olum nasıl düşmüyorlar lan harbiden” diye düşündü. Fizik yasaları aklına gelince rahatladı. İyi ki de fizik yasaları vardı. Çünkü fizik yasaları olmasaydı yıldızlar hafazanallah insanın üstüne üstüne kayarlardı.

Gökyüzünden herhangi bir atraksiyon çıkmayınca bitkilere yöneldi genç kadınımız. “Sulasam mı la şunları” diye kısa bi tereddüt yaşadı. Sonra üşendi elbette. Yattığı yerden bitkileri düşünmeye başladı. Ama hangi birini düşünsündü. Mevlam türlü çeşit bitki yaratmıştı nihayetinde. Herhangi bir bitkiye odaklanamayınca bitki köklerini düşünmenin daha lokal bir çözüm olacağına kanaat getirdi. Ancak bitki köklerini düşünmek korkunç bir şeydi. Genç kadınımızın içine fenalıklar geldi. Klostrofobisi mi azdı n’oldu lan acaba. Her neyse işte kötü etkilendi genç kadınımız. Hiçbir bitkinin kökü olmak istemediğine karar vererek zihninde bu meseleye noktayı koydu.

O esnada mucize kabilinden bir şey oldu ve genç kadınımızın bahçede götünü başını yaydığı yere bir kirpi geldi. Sevinç çığlıkları attı genç kadın. İçi, kirpiye sarılma arzusuyla doldu taştı. Çevik bir hareketle kirpinin yanına gitti. Ancak insaniyetsiz kirpi genç kadınımızı görünce dikenlerini dikti hemen. “Ne bakıyosun bilader” bakışları fırlattı. Genç kadınımızın turist kız sempatikliğini hiç sikine takmadı. Halbuki n’olurdu lan azıcık yüz verseydi. İki medeni hayvan gibi takılırlardı ne güzel :/

Sonuç itibariyle o gece talihsiz genç kadınımızın yarasına hiçbir mahluk işemedi. O da kalkıp son sigarası eşliğinde bunları yazdı. Haa, yazdı da n’oldu, derseniz, elbette hiçbir sikim olmadı.
.

28 Temmuz 2011 Perşembe

Acil Servis

.
-Alo. Ya şey benim bir ambulansa ihtiyacım var.
-Sorun nedir?
-Ohoo sorun çok. Hangisinden başlayayım?
-En acil olandan lütfen.
-Çişim var :/
-Hanfendi rica ederim hattımızı meşgul etmeyin.
-Asla katiyen öyle bir niyetim yok. Heyecanlanınca çişim geliyor da o yüzden öyle dedim. Benim harbiden bir ambulansa ihtiyacım var.
-Hasta olan siz misiniz?
-Aşk olsun. Bu kadar da şeyapmanız gerekmiyor yani.
-Kapatıyorum.
-Durun durun! Hasta olan ağbim. Yani tam hasta da diyemeyiz bence çünkü herhangi bir hastalığı yok. Şekline şemaline baksanız turp gibi. Bir de yakışıklı ki kerata sormayın gitsin.
-Sormayayım o zaman. İyi günler.
-Sorun!! Yani durun. Yani sorun şu ki benim onu hastaneye götürmem gerekiyor.
-Acil bir vaka mı?
-Yok yok eski aciliyeti kalmadı çok şükür. Götürüp ozon tedavisi yaptırıcam. Böyle kulağından filan gaz sıkıyorlar. Çok acayip bi teknoloji. Makatından sıkılan hastalar bile var töbe yarabbim.
-Hastanızın nesi var?
-Eksiksiz bir bedeni var. Ama şimdilik kendisi o bedenin içinde ikamet etmiyor.
-Felç mi hastanız?
-Yok hayır felç değil.
-O halde başka bir yöntemle götürmenizi tavsiye edeceğim çünkü şu anda bütün ambulanslarımız hasta naklinde ve felçli olanlara öncelik tanıyoruz takdir edersiniz ki.
-Başka bir yolla götürebilecek olsam niye sizi arayayım diy mi? Ay vallahi size ilahi diyorum şu an ambulansçı hanım. Yoksa ben de bilirim onu arabaya motora ne bileyim bir kuru yük gemisine filan bindirmeyi ama yürüyemiyor kendisi.
-Felç yani.
-Ya felç değil! Şimdilik yürüyemiyor. Daha önce yürümüşlüğü var. Çok gördüm. Birlikte nerelere yürüdük biz onunla. Hatta şimdi burdan bakınca inanılmaz geliyor ama leopar gibi koştuğumuz günler bile oldu. Bir keresinde uçurtma uçurmaya çalışırken ne biçim de düşmüştü var ya sfdsfdfssgsf. Çok gerizekalıdır kendisi.
-Not alıyorum o zaman zihinsel engelli felçli hasta diye.
-Ne münasebet! Zihinsel engelli filan değil benim ağbim! Ben sevdiğim için öyle diyorum. Kafası zehir gibidir. 2 dakka sohbet etseniz anında sizi kafakola getirir. Ama işte konuşmayı bıraktı. Aynı gün yürümeyi de bıraktı zaten. Ama felç değil. Bilinçlerinde sorun var sadece.
-Hastanın bilinci mi kapalı?
-Tam kapalı sayılmaz aslında. Bazen açılıyor ama anca bana kadar işte. Aralık diyelim. Arada bir cereyan yapıyor.
-Bilinci kapalı felçli hasta için sıraya alıyorum sizi.
-Felç değil diyorum anlamıyor musunuz!
-Yürüyemiyor diyorsunuz?
-Yürüyemiyor ama bu bir daha yürümeyeceği anlamına gelmez di mi? Felç olsa hadi neyse diyeceğim de felç değil çünkü.
-Anladım hanfendi. Ben ambulans için bir adres alabilir miyim lütfen?

-Felç değil :/
.

1 Temmuz 2011 Cuma

At Kafası

.
Çok sevgili panpiş okurlarım;

Yazma işini gayetiyle kolpaya bağladığımın farkındayım, herhalde yani lan, ne sandınız. Ne yaptığımı bilen biri olmasam da ne yapmadığımı bilen biriyim en nihayetinde. İçinizden bazı Allahsızlar gerek mailleriyle olsun gerek twitter falan dalgasıyla gerekse efendime söyleyeyim işte telefonla taciz filan bu şekil hareketlerle üzerime üzerime gelerek üzerime üzerime geliyorlar. Tam olarak ne yaptıklarını ben de bilmiyorum :/ Ayrıca içinizden hemen hemen hepinizin akıl hastası olduğunu düşünüyorum ve bu beni çok tahrik ediyor sdfsdfsddsd. Saçmalamayın lan, düzgün düşünün. Tahrik vaziyeti yok. Oh yes.

Esasen ben de nerdeyse her gün bir şeyler yazayım diyorum tamam mı. Böyle ne bileyim işte sessizlerin sesi, dişsizlerin dişi, böbreksizlerin böbreği olayım istiyorum. Kelebek etkileri yaratayım, barış elçisi olayım, fokları kurtarayım istiyorum :/ İyice delirdiniz. Delirmeseniz iyiydi.

Geçen at çiftliğine gittim mesela. Atlar vardı işte. Biniliyor filan, acayip. Kızlar tuvaletine at sıçmıştı la sdfgsfdgsfdgs. Niye böyle davrandı hiç anlamıyorum :/

Sonra mesela birtakım düğün müsamerelerinde bulundum. Oyun havası dinlemekten kafam cücüklendi :/

Bunun dışında bir sürü ipnelikler filan oldu ama gördüğünüz gibi canım yazmak istemiyor :/ Bütün bunları, canımın yazmak istemediğini görün diye yazdım. Ama bi ara şeyapçam yani, rahat olun :/

Öbüyorum mıncırıklarınızı. Canlarım. Laaaaaağğn!
.

17 Mayıs 2011 Salı

Asab-ı Mesel #3

.

Asab-ı Mesel #2

.

29 Nisan 2011 Cuma

Yarım

.
Uykusuz görünüyorsun dedim. Başını önüne eğdi. Ellerine baktı. Ne cevap vereceğini bilemeyen insanlar genelde böyle yaparlar. Ellerine baktım. Çok küçük değildiler. Çok temiz ya da çok güçlü de sayılmazlardı. Bu kısımda bir anlam arayanlar için Mesut’un ellerini, dilin imkânlarını kullanarak uzun uzun betimleyebilir, bir sanat eseri kıvamına getirebilirim. Ancak edebiyatı yalanlara alet etmek günahtır. Mesut’un, herhangi bir çocuk gibi elleri vardı.

Bilgisayar başında çok vakit geçirdiği için uykusuz kaldığından neredeyse emindim. O ellerine bakarken ben de bununla ilgili nasıl bir ikazın daha doğru olacağını düşünüyordum. Apartmanın işleri, dedi mahcup, biraz geç bitiyor da… Şaşkın zihnimden, o anda sorulacak soru en dandik şekliyle döküldü: Nasıl yani?

Sabaha iş kalmasın diye herkes uyuduktan sonra siliyormuş merdivenleri. Zaten o saate kadar da bir kuaförde çalışıyormuş. “Aile gelirine katkıda bulunmak için.” Bunu söylerken yanakları kızardı Mesut’un. Mesut’un diyorum, bunu söylerken yanakları kızardı.

Anne de olmayınca biraz şey oluyor tabi dedi. Ne zamandır yok anne dedim. 4 yaşımdaydım dedi. Kaza mı hastalık mı dedim. Yok, dedi, öyle değil. Ölmemiş annesi. Kardeşi engelli doğunca bırakıp gitmiş. Burada engelli kelimesini kullanmayı ben seçtim çünkü edebiyat bunu gerektirir. Mesut ise sakat kelimesini kullanmakta hiçbir beis görmüyor.

Mesut’un akşamları birtakım kadınların saçlarına şekil veren, geceleri apartmanın merdivenlerini silen, sakat kardeşinin ihtiyaçlarını gideren annesiz ellerini tutmak ve ona bütün bunların geçeceğini söylemek istedim. Ama bir çocuğu kandırmak da günahtır.

Hayat çok zor di mi Mesut, dedim ellerime bakarken. Sustu biraz. Alıştım, dedi sonra kısık bir sesle. Yüzünün yarısıyla gülümsedi. Sonra herhangi bir çocuk gibi olan ellerini de alıp gitti.

Bunları, o yüzün yarısını unutmamak için yazdım.
.

4 Nisan 2011 Pazartesi

Film Tanıtım Yazısı

Amına koyim lan ben böyle filmin :/
.

.

2 Nisan 2011 Cumartesi

Mont

.
"Kendime piç kurusu demeyi sevmeye başlamıştım o zamanlarda. Halbuki içimdeki bin kişinin mahşer yerini andıran büyük bir ayinle kelimeyi şahadet getirdiği o uzun akşamın ertesi günüydü daha. Bu kadar kısa sürede bu kadar bozulmama kendim bile şaşırmıştım. Üşüyordum. Büyük ihtimalle gün içinde hava buz gibiyken motorla gezdiğim için olmalıydı bu üşümem. Piç kurusuydum çünkü ben, soğuk da olsa motorla gezerdim. Yine de şükretmem lazımdı ya piç ıslağı olsaydım kesin daha çok üşürdüm. Hem daha bi önceki gribin öksürüğünü atlatamamıştım, öksürürken hala ciğerlerim götümden çıkacak gibi oluyordu. Bu arada götümü hayal etmeyin sikerim belanızı ben seviyorum onu da. Hem ne biçim sapıklar oldunuz başıma piç kuruları sizi. İçimde dün akşamki ayinden kaçmiş olan bi kaç ibne kaldı, kesin onlar bana küfür ettiriyor. Dün gece onlar da görseydiler cennetle cehennemi, bu gün kesin namaza başlarlardı pezevenkler. Üşüyordum harbiden başkalarına sıcak gelen o gecede. Yatmıştım ve üstüme yeğenimin küçük mor kapşonlu şişme montunu örtmüştüm. Tabi yeğenim küçük olduğundan vücudumun sadece çok az bi kısmını örtebilmiştim. Onun şirinliğinden bulaşmış olan mont belki de onun için ısıtıyordu örttüğüm yerlerimi. Emin değildim ama ısıtıyordu sonuçta ve ben o şişme montu ilk defa o zaman sevmiştim."


Bu satırları kardeşim yazdı. Kendisi tam bir gerizekalıdır. Beni soracak olursanız size ne lan?! Bir de kalkıp hesap mı vericem şu yaştan sonra! Adeta tohumunuza para saymışım gibicesine. İbneler.

Öbüyorum mıncırıklarınızı. Si yu.
.
.

16 Mart 2011 Çarşamba

Kramp

.
İbrahim Tatlıses konuşmaya başlamış. İbrahim Tatlıses, sağ frontal lobundan yediği kurşuna rağmen konuşmaya başlamış. Şimdi buna hiçbir şey demeyeyim diyorum da, bir yandan da nasıl demeyeyim?
....

Ağbimin, sağ frontal lobunun motordan düşüp patlamasının ertesi günü yoğun bakıma bir adam getirmişlerdi. İntihar etmiş. 3 tane adam öldürmüş, 2’sini evvelden. Senelerce hapis yatmış. Sonra çıkmış, bok gibi bir sebeple gençten bir adamı öldürmüş 1 gün önce. Kaçmış. Ertesi gün köşeye sıkıştırmış bunu polisler. Bu da yakalanacağını anlayınca kafasına sıkmış. Ölmemiş de hiç yaşar umudu yok doktorlara göre. Zaten 70 yaşında, hem çok da içermiş sağlığında, çok sağlıklı değilmiş yani. Haberlerini alıyoruz, sürekli karşılaştırıyoruz filan. Her gün öğle saatlerinde yoğun bakım hastalarını kameradan gösterirler yakınlarına. Ağbimi izlerken Niyazi amcayı da görüyoruz biz. Kafasının üstünde ikinci bir kafa daha var sanki, öyle şişmiş. Yüz göz haşat durumda zaten, ölür diyoruz. Oysa benim ağbim melekler gibi uyuyor. Kafasındaki bandajları görmesen güneşleniyor sanırsın, yüzünde güneşler var yani, öyle güzel. Biz her gün ağbim bize el sallayacakmış umuduyla bakıyoruz oraya ve eğer Allah tek bir hak kullanacaksa, yani Niyazi amca çirkin, üstelik katil, yetmezmiş gibi intihar etmiş...

Günler geçiyor. Ağbim kameralara el sallamıyor, bu bir şaka değil. Yok be şakadır yine de, aklımız yerinden çıkmadan uyanırsa eğlencesi azalacak, iyice kanırttıktan sonra el sallar diyoruz. Ama Niyazi Amca kesin ölür. Çünkü söylemiş miydim, Niyazi amca çirkin, üstelik katil, yetmezmiş gibi intihar etmiş. Benim ağbim şampiyon... Benim ağbim şampiyon… Benim ağbim şampiyon…

9. gün doktorlar bana diyor ki boğazını keseceğiz. Nefes alma zımbırtısı takmak gibi kutsal gerekçelerle çıkıyorlar karşıma. Ama benim ağbimin boğazını kesecekler! İmza at diyorlar bana. Ben bir garip İbrahim oluyorum. Elime zorla tutuşturdukları bir bıçak. Hemen altında İsmail’imin boynu; gencecik. Ahh diyorum sadece, göğe bakıp bir koç inmesini diliyorum. İnmiyor. İmzayı atıyorum. Kesiyorlar ağbimi. Aynı gün Niyazi Amcayı da. Ama zaten dediğim gibi, Niyazi amca çirkin, üstelik katil, yetmezmiş gibi intihar etmiş. Benim ağbim baba… Benim ağbim oğul… Benim ağbim eş… Benim ağbim kardeş…

28. gün burundan beslemeye devam edemeyeceklerini söylüyorlar. Bu sefer karnına göz dikmişler. “Hortum sokacaklar ağbi, denyoluk etme de kalk artık!” diye sesleniyorum son bir umut, bizim paşazadede tık yok. “Kesin anasını satiyim” diyorum, acımayın ibineye. Kesiyorlar yine ağbimi. Elbette Niyazi Amcayı da. Ama siz de biliyorsunuz ki Niyazi amca çirkin, üstelik katil, yetmezmiş gibi intihar etmiş. Benim ağbim it. Benim ağbim eşşek. Benim ağbim şakanın bokunu çıkarmadan rahat etmez.

Tomografiden tomografiye görüyoruz ağbimin canlısını. O kısacık zamanda, ne kadarının canlı kaldığını anlamaya çalışıyoruz. “Gülümsüyordu sanki lan.” diyoruz, “Annemin sesini duyunca nasıl da gözlerini kırpıştırdı di mi?” diyoruz, hızlı hızlı tekrar yoğun bakıma alınırken kulağına MP3 playerlar tıkıştırmaya çalışıyoruz, mikropludur diyorlar, siz de ellemeyin onu diyorlar, o zaman bu ellerimizi nereye koyalım biz? Aklımızı hangi köprüden aşağı atalım? Niyazi Amcayı da götürüyorlar tomografiye ama söylememe gerek yok, o çirkin, katil ve intihar etmiş. Ha bir de, 70 yaşında. Benim ağbimin elleri ne güzel, benim ağbimin gözleri ne güzel, benim ağbim bebek daha.

30. gece gözlerini açıyor ağbim. O gece yıldızlar ne kadar çok vardı hatırlıyor musunuz? Biz diyoruz ki sabaha kadar konuşmaya da başlar. Çünkü bir de zaten benim ağbimin sesi ne biçim de güzel. Hemen kalkmasına gerek yok, o konuşmaya başlayınca günler şıp diye geçer zaten, zamanla kalkıp tekrar motora bile biner. Sabah oluyor. Ağbim konuşmaya başlamıyor. Ama Niyazi Amca da gözlerini açıyor. Üstelik çirkin, katil ve aman ne bileyim. Benim ağbimin sesi gelse… Benim ağbimin sesi gelse… Benim ağbimin sesi gelse…

45 gün sonra, durumlar spontan bir seyre dönünce yoğun bakımda yer işgal etmemeleri adına ikisi için servis odasını yoğun bakıma dönüştürüyorlar ve ağbimi bize veriyorlar. Biz ağbimi ne yapacağımızı bilmiyoruz çünkü o hiç bıraktığımız gibi değil. Üstünde birtakım deneyler yapmışlar gibi görünüyor. Gözlerinde odak problemi var, ikisi farklı yönlere bakıyor. Sanki bir gözü kalk gidelim diyor diğeri bok yeme otur aşağı. Doktorların dediğine göre de zaten vaziyeti bu, hayatımız hayati tehlike olmuş. Bu arada eşine “Hayatım” değil “Hayati” derdi gerizekalı. Her neyse, biz ağbimden geriye kalan şeye iyi bakmaya çalışıyoruz ki aramıza döndüğünde ağzımıza sıçmasın. Ona yaptığım manikürü kendime yapmıyorum la, doktor ölüm döşeğinde dedikçe ben manikür yapıyorum, ona verdikleri ilaçlar ne hissettiriyor anlayayım da kötü bir şeyse vermeyeyim diye ilaçlarını içiyorum, “kendi kendine nefes alır ya bence” diye kafayı kurup trakeostami zımbırtısını peçeteyle tıkıyorum filan, ölcek gibi olunca korkup hemen çıkarıyorum, muhtelif yerlerine iğneler batırıp canının acıyıp acımadığını kontrol ediyorum kimseye çaktırmadan, böyle şeyler. Refakatçisi uyuyunca Niyazi Amcaya da yapıyorum aynılarını. Tık yok. Matrix’e bağlanmışlar da enselerinden kod basıyorlar sanki pezevenklerin.

3 ay kadar geçiyor. Dinlenmek için evde kaldığım bir gecenin sabahında hastaneye geliyorum. Odaya giriyorum. Her zaman yaptığım gibi önce “Ağbi n’aber?” diyerek giriyorum içeri. Yine konuşmuyor pislik, artık şaşırmıyorum. Aynı olumsuz beklentiyle Niyazi Amcaya soruyorum, “İyiyim” diyor son derece sakin ve halen çirkin olan suratıyla. Bir ölünün canlandığını görmeye en yakın şeyi o anda görüyorum. Ama benim ağbim… Ama benim ağbim… Ama benim ağbim…
....

Hayatımda hiçbir şeyi bu kadar çok kıskanmadım. Şimdi, vaziyetimizde büyük bir değişikliğin olmadığı 936 günün sonunda diyebilirim ki, ben İbrahim Tatlıses’in konuşmaya başladığını duyunca işte buna yakın bir duygu hissettim. Hayranları kusuruma bakmasın. Kaldı ki ben hayranı olsaydım bile farklı bir şey hissetmezdim.



Bir de bu akşam havuzda ayağıma kramp girdi. Bu kadar.
.

9 Mart 2011 Çarşamba

Kar

.
Albino bir çocuk Özgür. Gözleri de beyaz mı diye düşündürecek kadar beyaz, kar yağdığında şeffaflaşan, iyice görünmez olan bir çocuk. O kış zorlu geçiyor. Zaten Doğu’da kışlar hep öyle olur. Özgür okula geç gelmeye başlıyor. Özgür okula niye geç geliyor? Annesine soruyor yeniyetme öğretmen. Sesi, kendine dublaj. Bazı soruların, hiç akla gelmeyecek cevaplarının olabileceğini henüz bilmiyor.

Varis yüzünden zor kımıldattığı bacaklarının ağrısını geçirebilmek için şalvarının üstünden ovalarken anlatıyor kadın. Özgür okula yürüyerek 3 saatlik mesafede, yürümekten başka şansının olmadığı bir köyde oturuyor. Okula yetişmek için evden çıkması gereken saatlerde hava henüz aydınlanmamış oluyor. Annesi Özgür’ü uyandırıyor. Özgür üstünü giyiniyor. Özgür kapıyı açıyor. Özgür eşikte, gitmiyor! Annesi, kendi dilinde, oğluna soruyor; “Niye gitmiyorsun oğlum?” Özgür, şeffaf ağzıyla özür dilercesine söylüyor annesine; “Korkuyorum anne.”

….

Kar yağıyor. Kar çok yağıyor. Bu kar, yeniyetme öğretmenin bildiği karlara benzemiyor. Evine gidiyor. Bir şişe köpeköldüren açıp pencerenin önüne geçiyor. Özgür’ü düşündüğü çok belli. İçkinin de tesiriyle biraz ağlıyor mu? Bilemiyoruz, hava karardığı için göremedik. Ama önündeki kağıda düştüğü notu masa lambasının ışığı sayesinde çok net seçebiliyoruz:

Çünkü karanlıkta yola çıkmaktan tüm çocuklar korkar.
.

28 Şubat 2011 Pazartesi

Böyle şeyler

.
Annem az evvel telefonda bana nihavent makamında kalaylar çekti. Kendisi, kendi çocuklarına “Orospu çocukları” diye sövmekte hiçbir beis görmeyen bir kadındır. Bugün, kardeşim, sağlıklı olan ağbim ve sağlıksız olan ağbimin oğluyla motor fuarına gittik biz. Gezdik dolandık birtakım ipnelikler yaptık filan. Beğendiğimiz her motorun üstünde fotoğraflar çekildik böyle apaçiymiş gibicesine. Annem şey dedi işte, n’aptınız ne aldınız filan. Ben de kask aldık deyince “Evde hepinizin götüne 2’şer tane sokacak kadar kask vardı zaten, niye masraf ettiniz?” diye başladı bu. Ağzına geleni söyledi. “Siktirin gidin ne bok yiyorsanız yiyin, ölürseniz sakın bana haber vermeyin, kanınıza bu boku sokan babanızın da mezarını sikiyim, sizin de ecdadınızı sikiyim vs.” diye devam etti konuşma. Açık konuşmam gerekirse, yaşlı kadın haklı dostumlarım.

--Apaçi biladerler--

Ancak şimdi şu fotoğraf üzerinden biraz durum değerlendirmesi yapmak istiyorum. Öndeki haşin şey benim kardeşim. Bu arada çok adi çıktınız lan. O kadar dedim size kardeşim şöyle kardeşim böyle yok efendim yakışıklıdır vay efendim tuvalet eğitimi vardır filan diye ama hiçbiriniz oralı olmadınız. Ben de şahsi iç imkanlarımla kendisini annemin evine sepetlemek zorunda kaldım. Şimdi böyle yalnız kaldığım akşamlarda vicdanım didikleniyor yok yere, o son yemeği yapmasaydım filan diyorum. Ama çabuk geçiyor neyse ki. Yeniden yalnız yaşamak süper bir şey olum sdfsdfs. Her neyse, fotoğraftan devam ediyorum. Altımdaki şey bence bir at. Üstündeki şey de benim. Lafı, saçlarımın dip boyasına getirecek olanların ağzını yüzünü sikerim. Çünkü konumuz bu değil. İnsanın dibinin gelmesi çok başka bir konudur. Konumuz şu; şimdi ben şu altımdaki gibi bir şeyle altlı üstlü olduğumda içimde çok acayip duygular şelaleleniyor. Mimiklerimi filan kontrol edemiyorum. Kalbim hızlı hızlı atıyor böyle. Kimsenin anlamasını beklemediğim için nasıl bir duygu olduğunu daha fazla tarif etmeye çalışmayacağım ama mutluluğa yakın bir tarafı olduğunu söyleyebilirim. Kardeşlerim için de durum aynı ve hatta fazlası. Şimdi annem bizi, bu meredi bırakmazsak evdeki kaskları götümüze sokmakla tehdit ediyor. Benim yaşlı annem diyor ki, daha fazla mutsuz olmamak için bu mutluluktan vazgeçin.

Diyor. Bunu boşuna söylemiyor. Annemi anlıyorum. Annemi o kadar iyi anlıyorum ki kendimi tutuyorum. Ama mutluluk meselesi kafamı karıştırıyor. Böyle şeyler.

I love mom.
.

20 Şubat 2011 Pazar

Derken

.
...sonra iyi huylu bir Napolyon'un sesi duyulur;

-Yumurtaların birini kuşlara verelim.

Gülümsersin.
.

11 Şubat 2011 Cuma

11.02.2011

.
Artık uyan, kardeşim, sana çok kuş topladım.

.

8 Şubat 2011 Salı

Bu Biçim


Ankara'dayız. Sevgilimin doğum günü dangadungası. 8-10 kişi filan doluştuk bir mekana. Müzisyenleri de tanıyoruz. Müzisyenleri tanımanın her türlü istek şarkının çalınması gibi şekilli bir tarafı var. İçiyoruz, içtikçe gevşiyoruz, gevşedikçe sevgilimi daha çok seviyoruz ve hep beraber onu sevdikçe şarkılara daha yürekten ve daha yüksek desibelden eşlik ediyoruz. Eğlencenin doruklarındayız anlayacağınız. Sonra solist “Az önce Cem Karaca’yı kaybettiğimizin haberini aldık, başımız sağolsun.” gibicesine bir şeyler söyledi ve ardından Islak Islak’ın müziği girdi. Benim kafam otuzbeş milyon olduğu için idrak edemedim başta. “Nasıl kaybettiniz olum,” diyorum, “ne demek kaybetmek?” Sevgilim, Cem Karaca’ya ne kadar düşkün olduğumu bildiği için bir delilik yapmamdan korkuyor, sarılıyor filan. Lan bi çekil! Ne demek kaybetmek? Hani böyle yok yere bir küfür yersiniz de karşınızdakine saldırmak istersiniz ama etrafınızdakiler sizi tutmaya çalışır ya, pozisyon o. Arkadaşlar beni sakinleştirmeye çalışıyor. Ama mesele sakin olma meselesi değil benim için o an. Kafamın en tepesinden bir kaya kopmuş ve yuvarlana yuvarlana üzerime geliyor. Hissettiğim şey buydu, çok net hatırlıyorum. Çok sevdiğim birilerinin ölüm haberini aldığımda hep böyle hissederim.
---
Cem Karaca benim kişisel ve saçma sapan hayatımın her mühim dönemine mutlaka şarkılarıyla eşlik etmiştir. Neredeyse her şarkısının bana hatırlattığı çok net kareler var. Çoğu dramatik, bunları anlatmayacağım. Ama mesela küçükken o malum Ceviz Ağacı’nın bir çeşit insanağaç olduğunu sanıyordum ve bir gün Gülhane Parkı’na gidip kendisiyle tanışmayı hayal ediyordum. Filan.

Benim bu geçmek bilmeyen Cem Karaca hayranlığımın temelinde Aydın ağbim var tabi, birçok şeyde olduğu gibi. Ailecek seviyoruz ama içimizde Cem Karaca’nın esas ağır hastası o. (Şimdi bu ağır hastalığı döneminde de ağbime Cem Karaca şarkıları dinletiyorum sık sık. İyileşmesine fayda etmiyorsa bile mutlu olmasına sebep oluyor, bunu biliyorum. Hayat ne acayip.) Cem Karaca ömrünün son zamanlarında sık sık İzmit Yıldız Bar’da sahne aldı. Biz de sık sık onu en önden canlı canlı dinleme fırsatı bulduk. "Canlı dinlemek” ifadesi de böyle düşününce çok acıklı geliyor şimdi. Her neyse. Bir gün biz yine huysuz ihtiyarı dinlemeye gitmişiz. Garsonlar içecek servisi yaparken sürekli sahnenin önünden geçiyor. Cem Karaca sinirlendi tabi, birkaç tribal hareket yaptı. Bunun üstüne ağbim aniden kalkıp dışarı çıktı. Ben telefon geldi filan sanıyorum. Biraz sonra bir baktım motoru bağırta bağırta barın içine sokuyor. Herkes ona bakıyor, mekan sahipleri ne yapacaklarını şaşırdı. Bu kimseyi umursamadan motoru boylu boyunca sahnenin önüne çekti ve oradan tüm geçişleri engellemiş oldu. Cem Karaca’nın ağbime yaramaz bir çocuğa bakar gibi ama memnuniyetle baktığını unutmuyorum mesela.

Aydın ağbim, dinlemekle kalmaz, aynı zamanda çok da güzel söylerdi o şarkıları. Bir gün yine oradayız, Cem Karaca şu anda hatırlayamadığım ve zaten çok az bilinen bir şarkısına ufak bir giriş yapıp sustu. Ağbim şarkının devam cümlesini söyledi. Cem Karaca ağbime şöyle bir yan bakıp “Enteresaağğn” dedi ve onu sahneye çağırdı. Sonra birlikte şarkı söylediler. Ağbimin Cem Karaca’yla şarkı söylemesi, benim gidip Dr. House’la ameliyat yapmam, senin gidip Angelina Jolie’nin alt dudağına asılman falan filan gibi bir şey. Çok müthiş yani.

Böyle bir sürü hikaye var ama daha fazla uzatmayacağım.
---
O gece şarkının “Yeter ki ıslak ıslak bakma öyle” kısmına gelinmişken ben duruma ancak vakıf olabildim. Olabildiğimde de indi mi benim baraj kapakları. Yaptığım eyleme ağlamak demek sanıyorum iyimser bir yaklaşım olur. Promil promil olduğum için bünyeye sözüm geçmiyor, durduramıyorum kendimi. Soliste “Ömrüüüüüğğğm” diye bağırıyorum, Ömrüm şarkısı çalıyor beni masadan zor topluyorlar. “Dadaloooğğluuu” diye hönkürüyorum şarkı çalıyor ben kederimden bardakları filan kırıyorum. Böyle böyle birkaç albümlük şarkı söyletip sulu zırtlak hadiseler çıkardım. Nazımın geçtiği bir mekan olmasa bence o gece ağzıma sıçarlardı. Sevgilim bir yerden sonra “Yani tamam anlıyorum da benim de doğum günüm hani” kabilinden bir şeyler söyledi. “Sen ne anlarsın hayvan heriiiğff” diye bir de onu azarlıyorum. Az önceki sevgi kelebeği halimden eser kalmamış. Gerçekten çok berbat bir geceydi. Bir ara kafamı azıcık toplayıp dışarı çıktım ve beni teselli etsin diye ağbimi aradım ama o da aşağı yukarı hastanelik vaziyette olduğu için 10 dakika kadar telefonda karşılıklı anırmaktan başka bir şey yapamadık. Gecenin sonunda eve nasıl gittiğimi bilmiyorum.

7 yıl olmuş. Oluyor tabi. Olanla ölene çare yok. Şimdi buraya Cem Karaca şarkılarına işaret eden linkler yerleştirmeyeceğim. En sevdiğim şarkılarının sözlerini yazmayacağım. Ölülerin arkasından halen ne diyeceğimi bilemediğim için ve bir şeyler desem de buradan göremeyecekleri için bir kısmınızın sandığı gibi yazıyı Cem Karaca’ya seslenerek de bitirmeyeceğim. Ama size şöyle bir tavsiyem var: Bugün kendinize bir kıyak geçin ve bol bol Cem Karaca dinleyin.

Sevgiler.
.

21 Ocak 2011 Cuma

Tımarhane Notları #SON

.
Bu sabah Şengül Abi beni sarsarak uyandırdı. “Kalk kalk! Umuz Bey seni çağırıyor, önemli bir şey diyecekmiş.”

Sinirlendim. Uykumdan sarsılarak uyandırılmak beni sinirlendirir. Mesela 17 Ağustos gecesi beni sarsarak uyandıran depreme de çok sinirlenmiştim. Öyle ki enkaz altından 2 gün sonra çıkarılan kuzenlerimin cenazesinde bile sinirim hala geçmemişti.

Sarsılmayı bir kenara bırakırsak esasen sabahları uyanmayı hiç sevmem. Geceleri uyumayı sevmediğim kadar. Doktor Umuz Bey bir keresinde dünyayı böyle ters yüz yaşamaktaki ısrarımın nedenini sorduğunda “Hiçbir güne başlamak istemiyorum. Mecburen başladığım günleri de bitirmeye kıyamıyorum.” demiştim. Gülmüştü. Sanki çok komik.

Şengül Abi’nin topalak suratı sayesinde sinirim birkaç dakika içinde geçti. Giyinmeye başladım. Hazır giyiniyorken size biraz Şengül Abi’den bahsedeyim. Şengül Abi’nin esas ismi elbette Şengül Abi değil. Ancak şişmanlığı yüzünden gerilen derisi sebebiyle kızgınken bile yüzünde güller açıyor gibi görünen bu adama bu ismi vermemek bence ailesinin ayıbı. Gerçi bebekken bu kadar şişman mıydı bilmiyorum. Hiçbir bebeğin bu kadar şişman olacağını sanmıyorum. Bazen Şengül Abi’nin yüzünü, üstündeki deri yokmuş gibi hayal etmeye çalışıyorum. Çirkin oluyor. Şengül Abi kendisine Şengül Abi dememe kızıyor. Şengül Abi şişman biri. Şengül Abi ile ilgili söyleyeceklerim bu kadar. Zaten giyindim.

Doktor Umuz oldukça kibar bir biçimde karşısındaki koltuğa oturmamı söyledi. Oturdum. Rahat bir koltuk. Ama konumuz bu değil. Konumuz ne diye sordum. Doktor, Kafa ile ilgili yazdığım yazıdan sonra beni taburcu etmeye karar verdiğini söyledi ve teşekkür bekleyen gözlerle güldü. Sanki çok komik.

Eşyalarımı hazırlamak üzere odama dönerken koridorda protokolü temsilen Kral Lear, Lady Diana ve Yüzüklerin Efendisi beni karşıladı. Törenlerle kutlandım. Sokrates beni öptü. Bayram değil seyran değil Sokrates beni niye öptü? Diye düşünmeye fırsat bulamadan Aysel Gürel koluma girip bağıra çağıra şarkı söylemeye başladı. Çaresiz gözlerim Tanpınar’ı aradı. Gözlerim Tanpınar’ı buldu. Saatimi ayarladım. Valizimi hazırladım. Diğer arkadaşlarla vedalaşmaya fırsat bulamadım.

Buradaki herkes beni iyileştirmek için ellerinden geleni yaptı. Doğrusunu isterseniz hepsinin Allah belasını versin. Yanlış anlaşılmasın, iyi niyete her zaman saygı duymuşumdur. Ancak bu, teşekkür edeceğim anlamına gelmiyor çünkü işe yaramadı. “Yine de” teşekkür eden insanlardan değilim. Bir teşekkürün başında “yine de” sözü geçiyorsa boşluklar çeşitli şekillerde doldurulabilir. Bir bok beceremediniz ama yine de teşekkür ederim. Bunları yaptığınıza göre mal olmalısınız ama yine de teşekkür ederim. Sizin yapacağınız işi sikiyim ama yine de teşekkür ederim. Her neyse, dediğim gibi, beni iyileştirmek istediler ama ben tedaviye cevap vermedim. Bilmediğim şeylere cevap vermem. Aklım halen tekerlekli sandalyeye mahkum. Ama bacaklarım yürüyebiliyor. Bunu yapamayanlar da var.

Yanıma neler aldım, bilmiyorum. Çıkmadan önce son bir kez arkama dönüp bakmadım çünkü son bakışları da sevmem. Sevmediğim çok şey var. Yürüdüm. Birkaç metre sonra, bahçenin iki kanatlı ağır demir kapısı yavaş yavaş açılırken, yolun karşısında bir tren, bir gökdelenin tepesine çıkıp kendini boşluğa bıraktı.

Atkımı boynuma sardım. Kalabalığa karıştım.
.