30 Mayıs 2009 Cumartesi

Tımarhane Notları #3

Ve yemek masasına çıkıp bağırmaya başladı yine Musa;

-Eyyy Atinalılar!! Sokrates’i ben öldürdüm!!

Paranoyak olması takip edilmediği anlamına gelmiyor tabii, bence haklı.
Öyle hevesliydi ki ölmeye kendimden sağdığım sütümü ona verdim. İçinde bal vardı. Musa onu baldıran zehiri sandı. Bu sefer de ölemedi, ne acı..

Onu diyordum işte, Musa..

Musa çok fena. Mutlaka görmüşsünüzdür. Bazen çok ağırlaşıyor hâli, bağlayıp götürüyorlar.
Geçen yine Umuz Bey'in önüne attı kendini odasından çıkarken;
"Cioran'ı ben öldürdüm Doktor", diye başladı bağırmaya. Ve ağlamaklı devam etti;

-Artık uyuması gerek diye düşündüm. Ben ona Romence ninniler söyledim, o beni Fransızca dinledi. Ana diliyle dilimledim onu Doktor! Nasıl kıydım?
Yarının zalimleri bugünün kafası kesilmemiş mazlumlarından çıkar sandım, öyle demişti. Mazlumdu o Doktor! Nasıl yaptım?!!

Dizleri üstüne çökmüştü çoktan. Derken kollarına girdiler iki yandan.. Sürükleyerek götürdüler. "N'oluuur asın beni..." diye yalvarışları yankılandı Koridor'da bir süre daha. Ben hâlâ duyuyorum...

İçerden haber geldi sonra. Hasta bakıcılar zapt edememiş, Doktor'un odasına kadar koşmuş yarı çıplak. Sesleri duyunca içerden kapıyı kilitlemiş korkudan Umuz Bey. Yetiştiklerinde,

"Tanrı'yı da ben öldürdüm Doktor! Ama Nietzsche suçu üstüne aldı, o çok iyi biri Doktor, Doktor, Dokt..."

Götürmüşler Musa'yı. Diyeceklerini demesini beklememişler..

Musa'nın içinden atlar geçiyor...
NAL'lıyorlar Musa'yı...

(NAL: Bir şifre:
Norodol- Akineton-Largactil...

Acile getirilen akıl hastalarına 60'larda, 70'lerde sunulan meşhur 'kokteyl'.
'Nallayın şunu!' direktifiyle zerk edilirmiş vücutlara)
.

29 Mayıs 2009 Cuma

Tımarhane Notları #2

Doktor Umuz Bey bugün yanıma gelip "Günlerdir yaptığım araştırmalar ve meteoroloji raporları sonucunda gördüm ki, sizin kişilik örüntünüzde bozukluk var" dedi.

"Ziyanı yok, söker yine öreriz" dedim.

O sırada dışarıdan Musa'nın bağırışları duyuldu. Koridora çıktığımda iki koluna girmiş götürüyordu hasta bakıcılar. Aysel Gürel şaşkın, Ahmet Hamdi Tanpınar huzursuz, Oğuz Atay ise bıkkın görünüyordu. Yolunda gitmeyen bir şeyler vardı.

Kendime yeni bir hayat yazıp yazıcıdan çıktımı aldım.
.

27 Mayıs 2009 Çarşamba

Şişedeki Mesaj

.
"Fitifütü marka cilt kremi kaz ayaklarına çok iyi geliyormuş” dedi. 30 yaşını bir miktar geçmiş olanımızdı bu. Masada 4 kişiydik. Hepimiz 30 etrafında tur atıyorduk. Ben ramak kalmış olandım. Diğer ikiden biri merdiven dayamış, öteki de ipi göğüslemişti. Ortalama 30’duk ve 30 gerçekten çok ortalama bir yaştı.

Muhabbet gittikçe korkutucu bir hal almaya başlamıştı. Gözlerimin kenarına ayaklarını basan orospu kazlar yüzünden hayatım zehir olmak üzereydi. Acil tedbirler almalıydım. 30’giller öyle diyordu. Yoksa ordular halinde gelebilirlerdi. Ağzımın kenarında tavuk makatları, alnımın ortasında hindi dalakları, yanaklarımın her yerinde horoz ibikleri oluşabilirdi. Yüzümde oluşması muhtemel bu bir kümes dolusu hayvanla nasıl baş edebileceğimi bilmiyordum. Ama doğayla inatlaşmaya da zerrece mecalim yoktu.

“Ben alnımdaki şu çizgilere botoks yaptırıcam” dedi ipi göğüslemiş olan. Bir yandan da alnını gözümün içine sokmaya çalışıyordu. “Hangi çizgilere?” dedim. “Hani şu gülünce çıkanlar var ya, şurdakiler bak, onlara işte” dedi. Aslında bu cümleyi komik bulmuştum ama öyle bi dedi ki gülesim kaçtı. Mütereddit bir biçimde alnımı yokladım. Sevgili alnım, gülmediğim sürece mesele çıkarmayacak gibi duruyordu. Derin bir nefes aldım. “Botoksu memelere yaptırmak lazım bence” dedim. Ama beklediğim reaksiyonu alamadım. Her beklediği reaksiyonu alamayan insan gibi açıklama yapmak zorunda kaldım. “Hani yerçekimi merçekimi, felç edersek hep öyle kalırlar sanki, mantıklı değil mi la” dedim. Boş gözlerle bana bakmalarından bu konularla dalga geçilmemesi gerektiğini anladım.

Masanın katlanılırlık oranı her geçen dakika düşüyordu. “Ben de selülitler için bir şeyler düşünüyorum” dedi merdiven dayamış olan. “Sende selülit mi var lan?” dedim. “Başladı ufak ufak, sende yok mu?” dedi. Daha mütereddit bir biçimde götümü yokladım. Şık olmadı tabii. Böyle langıdık lunguduk davranma yaşlarımızın geçtiğini 30’gillerin bakışlarından anladım. Sonrasında hikaye daha da karmaşık ve içinden çıkılmaz bir noktaya sürüklendi. Ama benim için bardağı taşıran son damla “mezoterapi” demeleri oldu. Eski arkadaşlarla şöylelemesine kafa dağıtmak için çıkılan bir gece için bu kadar bilimsellik fazlaydı.

Masayla ilişkilerimi kesip uzaklara doğru bakmaya başladım. Uzaklar dediğim de yan masalar falan işte. Peyote yine ana baba günü gibiydi. Yok lan ne anası ne babası, bildiğin çoluk çocuk günüydü. Masada konuşulanlar kendimi yeteri kadar yaşlı hissetmeme neden olduğu için herkes bana küçücük görünüyordu. Bir masada 3 tane civan gibi delikanlının yanında patates bi kız vardı. Patatesti ama gençti işte. Dünya yalandı. Hatta “adaletin bu mu ulan”dı. Çok içlendim. Hey gidi hey dedim. Az ötede bir süredir beni izleyen tüyü yeni bitmiş gence anne şefkatiyle baktığımı fark ettim. 15 dakikada pisikolocilerimin içine sıçmışlardı.

Tekrar bizim masadaki muhabbete dahil olmak istedim. Hala aynı şey dönüyordu ve ipin ucu yakalayamayacağım kadar uzağa kaçmıştı artık. Bahsi geçen konularda alenen cahildim. Böyle olmasına içten içe sevindim. Onlar gibi olmamak kendimi bir bok sanmama neden oldu.

Masada 3 şişe Miller vardı. Efesimi yudumlarken şişelerde bir ironi aramam ise gerçekten çok saçmaydı.
.

25 Mayıs 2009 Pazartesi

Tımarhane Notları

Bugün zurnanın zırt dediği deliği elimle koymuş gibi buldum.
Doktor Ütü hızla düzeldiğimi söylüyor.
Bir ayağım süper safir taban, diğeri parlamayı önleyen ek taban, bir garip atlas kumaşın üstünden kayıp geçiyorum.
Geçip kayıyorum.

Kirecimi söktüler Doktor!

Ömrümün buharındayım!

14 Mayıs 2009 Perşembe

/Kayıp Zamanın İzinde/

Annem 11 yıl karnında taşımış beni, doğurmaya kıyamamış.
Bu yüzden abimin ablasıyım ben.
Doktor da öyle demişti. “Ablanıza da anlatmaya çalıştım………” demişti...

Başa dönelim. Big Bang. Toz bulutları, dinozorlar falan. Fazla mı oldu?
Biraz daha kestirmeden gitmeli o zaman.

Sümela Manastırı’na orman yolundan çıkmayı tercih ederseniz “Kestirme yollar tehlikelidir!” diye bir tabelayla karşılaşırsınız. Tehlikelidir evet. O yoldan giderseniz düşünürsünüz. O zamanın zamanında, kuş uçmaz kervan geçmez bir tepeye, öylesine dâhiyane ve şairane bir yapıyı nasıl ve neden yaptıklarını düşünürsünüz. Düşünmek tehlikelidir. Hatta suçtur. Düşündükleri için 301 kere ebesi bellenen insanlarla doludur memleketim! Sırf bu yüzden bile bir başkadır loy loy diye türkü çığırılabilir!
Hem ne gerek var canım, düşünmeyelim diye şahane bir yol yapmışlar işte. Dümdüz git, karşında restorasyon harikası (!) Sümela!
Üstelik çok sevgili orospu çocuğu din kardeşlerim, günaha girmeyelim diye duvarlardaki ikonların gözlerini de oymuş.
Süper bir seyahat. Ne şiş yanıyor ne kebap. Buyrun size tatlı hayat!

Yine dolandırdım lâfı. Bu mesafeden pek kestiremiyorum, beni böyle sevin sevecekseniz.
Neyse. At iziyle it izi birbirine karışmadan konuya dönelim.

Günlerden 1 gün doğmuşum. Kayıtlara geçmiş de kayda değer bulunmamış pek. Herkese bir isim verilmesi adettendir ya, bir ismim de olmuş elbet. Bir kahramanlık yapıp kendi adımı kazanmamı bekleyemeyecek kadar sabırsız bizimkiler..

Küçükken bir Kızılderili kabilesi olduğumuzu hayal ederdim bazen. Bazen buna çok inanırdım hatta.
Bunda, babaannemin uzun ve gri saçlarını 2 yanda örgü yapıp savaş boyalarını sürerek dedemi beklemesinin,
amcamın sürekli barış çubuğu içmesinin,
babamın Oturan Boğa yanında bok yemiş türünden sözler sarf etmesinin,
köpeklerle konuşmamın, bahçedeki ağaçların ve bambaşka masallar dinlemiş olmamın payı büyük elbette.

Berbat bir sebeple de olsa bu hayalimin gerçek olduğu bir dönem de olmadı değil. ’99 depreminden sonra incir ağacının altına kendi öz kaynaklarımızı kullanarak ( kazıklara çakılan halılar, eski karavan, dondurma şemsiyesi v.s.) kurduğumuz çadır kentte bunları konuşacak çok vaktimiz oldu. O zamanlar üniversiteye yeni başlamışım ve Ankara’nın taşına bakarken gözlerimin yaşını şuursuzca harcamışım. Sonraları çok lâzım olacağını hesaba katmamışım…

Gecelerden bir gece, çadır ve bilumum konaklama zımbırtısının önünde yaktığımız ateşin etrafında; elma kasalarının hiç rahat oturaklar olmadığını tecrübe ederken, sivrisineklere kan nakli yaparken, ağaçtan incir düşse de yesek diye beklerken, etraftan yükselen kokunun sebebinin birkaç gün öncesine kadar biraz ilerde çay içtiğimiz komşularımız olmamasını dilerken ve hâlâ yaşıyor olduğumuza sessizce şükrederken, hasta ruhlu abim, başrollerinde bizim ailenin olduğu bir Kızılderili hikâyesi anlatmaya başladı. Hikâye uzun, anlatacak değilim. Ama o hikâyede bana uygun gördüğü isim, sonraki hayatımda gizliden üstüme yapıştı adeta: Uzaklara giden kadın…

Uzaklara gittim hep. Adımı söyledikten sonra “özledim”lerini susmak düştü sevdiklerime. Ailenin, valizi olan tek çocuğuydum ben…

Düzen tarafından düzülen biri olarak, eskisi kadar olmasa da hâlâ uzaklardayım onlara göre.

Ve bana Kızılderili olduğumuzu düşündüren şeyler, motorlu taşıtlarla ulaşamayacağım mesafelere gitmiş…
Uzaklık kavramı çok daha garip artık…
Bu da büyümenin, biyoloji kitaplarında yer almayan tanımı sanırım.

Demem o ki,
tüm teorisyenlere, postulatlarını ve aksiyomlarını rahmetli götlerine sokmalarını salık vererek kurduğum yeni matematiğe göre 40 yaşıma girdim artık.

Şimdi aradaki “kayıp zamanın izinde”yim…

13 Mayıs 2009 Çarşamba

Adım Hıdır!

İçine sevgimi kattım!


Dün gece, sizlere faideli bilgiler verebilmek adına bir takım çeşitli bazı araştırmalar yaptım sevgili okurlarım. Meğer ben çok yanlış bir yolda ilerliyormuşum.

Baktım bu alemde en çok aratılan konulardan biri yemek tarifleri, hemen işe koyuldum. Ancak önce kendim denemeliydim ki yüzüm kara çıkmasın. Zaten acıkmıştım. Ne pişirseydim? Aklıma ilk gelen seçenek koyun makatında sotelenmiş hindi pane idi. Ne de olsa orada kabaramazdı kel Fatma. Ama eşcinsel bir koyun bulmak çok zamanımı alır diye vazgeçtim. Çeşitli baharatlarla baharatlayarak başka bir şeymiş gibi yutturulmaya müsait Portakallı Pekin ördeği her ne kadar favorim olsa da evde hayvan olarak tavuktan başka bir şey olmadığını fark etmem uzun sürmedi. Ah ah dedim, keşke ev arkadaşım burada olsaydı. Çünkü kendisi köri ile tavuğu fantastik bir şekilde aynı tavada eritebilen yüce bir şahsiyettir. Ama yoktu. Çok üzüldüm. Hüzün doldu yüzüm. Mutfakta bir tavuk cesedi ile geçirdiğim bu çileli saatlerde açlığıma mı yanayım yalnızlığıma mı yanayım bilemedim. En iyisi hayvanı tost makinesinde iyice öldürmekti. Ancak bu arada hevesim kaçtı. Ben de rahmetlinin naaşını buzluğa defnettim.

Tüm bu olanlara rağmen gayet ciddi bir görev bilinciyle sizler için bir yemek tarifi buldum. Bu yemeğimiz tamamen buzdolabındaki malzemelerle yapılıyor. Şöyle ki:

Malzemeler
1 parça salam
Yarım kalıp peynir
3 tane et bulyon
Yarım şişe nar ekşisi
Yoğurt (bozulmuş)
2 şişe bira

Hazırlanışı: Bu malzemeleri tezgahın üstüne yerleştirin. Biraz düşünün. Aklınızı başınıza toplayın. Nöron yakın biraz. Bunlarla yemek yapılır mı lan? Göz var izan var. Akıl var mantık var. Anne var ananne var. Hayatınızda bunları aynı tencerede gördünüz mü hiç! Olur mu? Olur mu?
Olmaz tabii. Aferin. Baskıyla da olsa doğruyu buldunuz. Şimdi biraları için. Afiyet olsun.

Bir başka ilgi çeken konu da temizlik için püf noktalarıymış meğer.
Bununla ilgili de deneysel bir çalışma yapmak istedim. Evi bok götürdüğü için bu çalışma için uygun zeminim de hazırdı. Bir yerden başlarsam mutlaka bir püf noktası yakalayabileceğimi düşündüm. Ancak neresinden başlayacağımı bilemedim. Her başarılı kız çocuğunun arkasında bir anne vardır, bunu sakın unutmayın sevgili okurlarım. Ben de lojistik destek için annemi aradım. Aramızda şöyle bir konuşma geçti.

-Anne, temizlik yapıcam.
-Yok artık!
-Valla. Napiyim şimdi? Süpürüyüm mü mesela?
-Hemen olmaz o. Önce tırmıkla kabasını al.

Konuşmanın tamamını yazmayayım buraya. Annemin küfür etmesi beni biraz incitiyor, incitmiyor değil. Neyse ama sonuçta bir püf noktası yakaladım. Tırmıkla kabasını alın. Elinize her tırmık alışınızda aklınıza ben geleyim.

Sanıyorum şu andan itibaren okur sayım tavan yapacak. Ama henüz asıl bombayı patlatmadım. Yakında ergen postlarıyla karşınızda olacağım.

Müstehzi müstehzi gülerken öpüyorum mıncırıklarınızı. Canlarım.

Lan!

12 Mayıs 2009 Salı

Yumuk yumuk elleri var, kömür kömür gözleri var...

Uzaylılarla nasıl tanıştın?
1999 depreminden bir hafta önceydi. Uzaylılar beni yatak odamdan alıp götürdüler.

Seni nereye götürdüler?
Sabaha karşı 04.30 civarıydı. Bir adam geldi, uzun boylu siyahlar giyinmişti. Yatak odama geldi. Kel, burnu büyükçeydi. Aldı beni pencerenin önüne getirdi. Uzay gemisini gördüm. Birden beni ışınladı. Ama o ışınlama değilmiş onlar benim odamı uzay gemisi haline getiriyorlarmış. 5-6 tane aynı görünüşte uzaylı vardı. Düşünce yoluyla haberleştik.

Uzaylılar neye benziyor?
Tenleri karides kabuğu gibi. Kocaman kafaları var. Gözbebeği olmayan siyah gözler. Boyları uzun değil. Cinsel organları yok. Dört uzun parmakları var. Burunlar sadece delik. Ağız küçük, dudak yok. İnanılmaz sıcaklar. insana güven veriyorlar.

Sana ne sordular?
Sormadılar. Ben onlara kanserin ilacını sordum. Bana verdiler ama sonra, "Hazır değilsin" dediler, aldılar. Sonra saniyelerle bütün dünyayı gezdirdiler bana. Siyahlı adam, "Her şeyi hatırlayacağın zaman olacak ama şimdi değil, uyu" dedi. Geçen yaz Kumburgaz'a gelen UFO'lardan bahsedildi. Onlar benim gördüğüm uzay gemisiyle aynıydı.

Röportajın tamamına şuradan ulaşılabilir.

Şimdi, bu hanım kızımızı anlamaya çalışıyorum. Hem de öyle böyle değil, ciddi efor sarfediyorum bunun için. Empatinin kralını kuruyorum ama olmuyor. İnsanlar, zor dönemlerinde nereye saracaklarını şaşırırlar, bunu hoşgörüyle karşılarım. Hem sonra kardeşi hasta kadıncağızın, kardeş hiçbir şeye benzemez, buna da eyvallah.

Ama bu mudur yani! Bu mudur! Bu nedir! Biri bana bu kafayı açıklasın.
Tenleri karides kabuğu gibiymiş.

Lan!


11 Mayıs 2009 Pazartesi

Kalanı şimdi / Yarısı iş bitince !


“Bir kitap, eğer tekrar okunma hissi yaratmıyorsa, hiç okunmasa da olur” diyor ünlü yazarlardan biri. Kim diyor? Vallahi hatırlamıyorum. Hangi sözü kimin söylediğini iyice bellemek için her şeyi tekrar okumalıyım. Sonra da o “tekrar okunma hissi” yüzünden bir daha. Ama sürekli yenileri yazılıyor ve benim ilgim ve algım sürekli değişiyor…

İşte tüm bu değişimleri takip etmesi için kendime bir dedektif tutacağım. Diyeceğim ki ona; “Çok sayın dedektifçiğim, ben kendime yetişemiyorum n’olur bana yetiş! Tut kolumdan yakala, gerekirse ağzımı burnumu kır da bir yere kımıldayamayayım. Düşüncelerim bi rahat dursun” diyeceğim. Sonra, diyeceğim ki; hakkımda her nevi bilgiyi topla.
Nerde doğmuşum? Kaç kişiyi ilgilendirmiş doğuşum?
Herhangi bir şeyi değiştirmiş mi var oluşum? Tam olarak hangi yıl bu kadar yorulmuşum? Hangi gecenin sabaha karşısında solmuşum? İnsanlara karşı neden böyle soğumuşum? Esasen hangi olaydan sonra kaybolmuşum? Hayatta kalmaktan neden böyle korkar olmuşum? Günün kaç saati içmeden sarhoşum? Niye bu kadar dolmuşum?
diyeceğim.

Bunlara bulduğun cevapları, diyeceğim, önce bir doktora göster. Dr. Umuz Bey yakinimdir, muhakkak bir kolaylık gösterir. Çok rica ettiğimi ve kendisini her zaman takdirle tahlil ettiğimi belirtirsen belki ilaç da verir. Bir kutu antienflamatuar bir kutu da antiromatizmal kâfidir. O ilaçları, sevgili dedektifçiğim, bana getiriver de oyalanayım. Hangi saatte hangisini alacağıma odaklanayım. Günlerim bir haptan bir diğerine koşarak geçsin. Bu geçişlerle beraber zaman resmileşsin. Sonra o zamanın 2 nüshalı fotokopilerini alayım. Notere gidip birini, aslı gibidir diye onaylatayım. İmzayı beklerken devlet dairelerinin neden köşeli olduğuna kafa yorayım. Gerekirse bugün gideyim yarın geleyim. Taksi şoförüne acelem var diyeyim. Mal beyanımdaki “derdim" yanına “acelem”i de ekleteyim.

İşte sevgili hijyenik dedektifçiğim, ben bunlarla meşgul olurken sen de kafamın içindekileri bir güzel yıka. Akşamdan suya atmayı, yumuşatıcı katmayı, ön yıkamalı program düğmesine basmayı ve işin bittikten sonra asmayı unutma. Siyahları ve beyazları birlikte kurutma.

Sonra sevgili prebiyotik dedektifçiğim, bu karışıklık ve kırışıklıklarımın nedeninin anamın mı yoksa babamın mı sütünden kaynaklandığını araştır. Kardeşlerimi de bu işin içine karıştır. Bilimsel ve etraflı bir çalışma olsun. Sonuçları görünce gözlerim dolsun.

Ondan sonra çok sevgili objektif dedektifçiğim, “benden beklenen olgunlukta olmayan düşüncelerim”in uygunsuz pozisyonlarda fotoğraflarını çek. Gerekirse başka uygunsuz düşüncelerimle yan yana getirip panoramik bir kolaj yap. Flaş flaş flaş, şok şok şok falan olayım. Neresinden bakılsa sakıncalı bulunayım. Kulaklarımı çekeyim de bir daha yapmayayım. Bir daha boyumdan büyük işlere kalkmayayım.

Ve en sonunda sevgili redaktif dedektifçiğim, bendeki bu imlâ hatalarını tesbit et. Şapka devrimine isyan eden kelimelerimi tenkit et. Eli yüzü düzgün birkaç kelâmımı takdir et. Cümle olmamakta isyan eden düşüncelerimi tehdit et. Küfür ettiğim yerleri imha et.

Ya da boş ver be dedektifçiğim, siktir et!

7 Mayıs 2009 Perşembe

Bırak peşimi Facebook!!

Çok güzel bir yerde geçti çocukluğum. Babamın çalıştığı fabrikanın yazlık tesislerinde, kışları sadece lojmandaki bizimle birlikte 10 ailenin yaşadığı, yazları ise bahçe sinemasından diskosuna her türlü eğlencenin olduğu bir tatil köyünde...

Bakkal çakkal bile yoktu. Kardeşlerim ve ben paranın ne olduğunu uzun yıllar bilmedik. Bayramlarda dedemin verdiği harçlıkları ne yapacağımızı bilmediğimizden yakmıştık birkaç kere. Bildiğin para yakmış bir insanım lan ben! Ona göre yani, bi terbiyesizliğinizi görmeyeyim!

Ama dedim ya yazları her türlü olanak var. Kabile hayatı şeklinde geçirdiğimiz kıştan kalma ilkelliklerimize rağmen nasıl havalıyız anlatamam. Şehirli veletler "ay ne güzel, siz hep burda mı yaşıyorsunuuuuz" diye bize özendikçe de "ne sandınız olum, buralar bizden sorulur" diye artizlik yapıyorduk. Bu tezi doğrulamak için de hemen İskender Abinin yazdan yaza işlettiği tükkana gidiyor, markalı kıyafetler içerisindeki her biri sevgi kumkuması gibi görünen yeni arkadaşlarımıza, psikanalitik nefretimizi içimize iteleye iteleye bissürü şey ısmarlıyorduk. Hah işte biz küçükken o aldığımız abur cuburun bedava olduğunu sanıyorduk. Yıllar sonra öğrendim babamın arkamızdan gidip borcumuzu ödediğini.. Tiksindim İskender abiden. En kısa zamanda kendisini Facebook'tan bulup annesine sinkaf etmeyi düşünüyorum.

Neyse işte asıl mevzuya geleyim. Kışları yalnızlık çekmeyelim diye bütün komşular anlaşıp aynı dönemde hamile kalıyorlarmış. Döllenme dönemleri varmış lan bizimkilerin! Bildiğin diskaviri çenıl! Örneğin o dönemde yeni bir çocuk istemeyen komşu bir dönem atlama hakkını filan kullanabiliyormuş. Benim dönemimden 4 arkadaş daha vardı. 2'si kardeş, Ahmet ve Kerim. Bunlar ortamın erkek kısmısı. Ama zaten hepimiz erkek gibiyiz. En büyük eğlencelerimizden biri, yazlıkçılar gidip kamp kapandıktan sonra barakalara girip ganimet aramak. En iyi ihtimalle birkaç sabun, birkaç eski mayo, bazen de püsküüt müsküüt... 6 yaşlarında filandık, bir seferinde 3 şişe bira bulduk. Babam içki içmezdi. Sarhoşluğu Muhsin Abiden biliyordum ve o da gayet eğlenceli bi adamdı. Kısa bir tereddütten sonra içmeye karar verdik. Daha öncesinde de çok yaramazlık yapmıştık ama bu ilk illegal eylemimiz olacaktı. Heyecanlıydık. Akşam oluyordu. Barakanın içinde yerlere oturup içmeye başladık. Güldük ettik falan. Biraz Muhsin Abi taklidi yaptık. Kerim, dağdan inen orospu çocuğu bir kurdun köye inip çocukları yediği bir hikaye anlattı. Doğu'da falan hep oluyormuş böyle şeyler ama belli olmazmış, biz de dikkatli olmalıymışız falan diye de hepten korkuttu bizi. Sonra çişimiz geldi tabii. Hava iyiden iyiye kararmış o ara. Kimsenin gidip çişini yapmaya götü yemiyor. Birbirimize sırtımızı dönüp daire biçiminde ve senkronize işemeye karar verdik. Çok ciddi bir iç hesaplaşması yaşadım. Alkolik olduğum yetmiyormuş gibi bir de götüme bakarlarsa orospu olacaktım. Bakardı o ipneler. Kesin bakarlardı. Çaresizdim. Mesanem söz dinlemiyordu. Direnemedim. Pozisyonumuzu aldık ve donlarımızı indirdik. Bakıyorlar mı diye meraktan kuduruyordum ama dönüp bakarsam da yakalanırım diye ödüm patlıyordu. Buna da direnemedim ve kafamı çevirdim. İşte o an gördüğüm götler gözümün önünden hiç gitmez...

Sonrasında arkadaşlığımız bozuldu biraz. Bir süre ablamların devreyle takıldım ama onlar da çok sıkıcıydılar. Abimler şenlikliydi ama beni aralarına almıyorlardı. Ben de gittim okuma yazma öğrendim ve babamın kitaplarına hallendim. Böyle böyle geçti zaman..

Yıllarca o günü unutmaya çalıştım. Bu olay bende bir iz bıraktı elbette. O gün bugündür götlerini gördüğüm insanlara zerre saygım yoktur. Şu anda aklına Freud gelen okurların da annelerini sinkaf edeyim.

Bugün Facebook'tan Kerim buldu beni. Arkadaşlık davetini görünce kanım dondu. Ne kadar uzaklaşsam da başaramamıştım. Geçmişim peşimi bırakmıyordu. Şimdi Kerim'i eklesem diğerleri de çorap söküğü gibi gelecekti. Birbirimize poke gönderme ihtimalizden ise hiç bahsetmiyorum..

Sonuç olarak Facebook hesabımı kapadım. Bu hikayeden çıkaracağınız bir ders yok. Boşuna okudunuz. Bunu okuyacağınıza gidin 6 Mayıs 1972'de ne olmuş onu okuyun! Cahiller!!

Bu arada OBBŞ ekibindekilerin de annelerini sinkaf edeyim.
Bitti.

Tarihte dün!

.
6 Mayıs 1972: Boyun sızısı...
.
.

6 Mayıs 2009 Çarşamba

Münasip bir başlık bulamadığım için 3 nokta koyasım var!


Bir kere bilim adamları bu uyku hadisesini açıklayamıyor. Yani çeşitli zırvalar var bununla ilgili ama insanın aklında illa ki bir “niye?” sorusu kalıyor. Benim uyku ile ilgili niyelerim ve niyetlerim ise çok daha başka. Hayatımın aşkı uyku, sokaktaki hanfendim, yataktaki fahişem. Birlikteliğimiz seviyeli, ciddi düşünüyorum. Bazen ciddi ciddi bir uyusam da bir daha uyanmasam diye düşünüyorum yani. Yani sizin gibi.. Yani herkes gibi.
Yani ki bir farkımız yok aslında birbirimizden. Hepimiz kardeşiz bu kavga ne diye oğoyyy oy. Bu derece mahsun, bu derece kırmızıgülüm bugün.
Yani yazar içimizden biri. Ama hangisi?

Öteki ve beriki. Yabancılaşma. Kayboluş. Tutunamamaca. Günde 3 öğün antidepresan. Prozac şişesinde balık olsam temennileri. Sarhoş olamıyorum teraneleri. Armudun sapı, üzümün çöpü, eşşeğin siki, yerin dibi edebiyatı!

Hepimiz alkoliğiz bi kere, bu olmazsa olmaz. Mutlaka ki uyuşturucuya yakın ve yatkınız. O bize hep baskın.
Kusursuzuz. Mükemmeliz. Kimse bizi anlamıyor. Biz buralara 3 beden büyük geliriz.
Hepimiz intihara meyilliyiz. Köprüden aşağı şahane bir kestirme yol biliriz. Biliriz de gitmeyiz. Dünyaya bizi anlaması için zaman veririz. Hem daha sevişmelere doyamadık canım, acelemiz yok, nasıl olsa bi gün gideriz. Onu diyorum işte, bir farkımız varsa da cinsel uzuvlarımızdandır. Bu farkı da birbirimizin gözüne gözüne sokarız. Basit bir kromozom meselesi deseler kıyameti koparırız.
Şehir hepimizi boğmaktadır ve bir gün mutlaka her şeyi bırakıp Ege’de ya da Akdeniz’de küçük bir kasabaya yerleşmek hayalimizdir. Ama “hadi gel köyümüze geri dönelim” deseler hakaret sayarız. İçimizden bazı delikanlılar “o köy bizim köyümüzdür” deme cesaretini gösterir ancak yine de o köyün orda ve uzakta olması her zaman tercihimizdir. Zaten ebeveynlerimiz aslında birer İstanbul Hanfendisi ve Beyfendisidir.
Şikayet edilmeyecek gibi değil, normal olarak mevcut şartlarımızdan hep şikayet ederiz. Değiştirmek için de çabalarız ama. Converse’lerimiz yırtılmayacak, Levi’s’lerimiz kirlenmeyecek olsa eylemlere bile gideriz yani o derece. Acayip muhalifiz.
Ve illa ki hepimiz bağlanmaktan korkar, evlilik kurumunu reddederiz.. Hem evlensek bile asla bu lanet dünyaya bir çocuk getirmek istemeyiz.

Biz süperiz, biz şahaneyiz.

Bunların hiçbirini söyleme derdinde değildim. Derdim bu değil. Ve zaten bunlar artık dert değil!

Ama bir Allahın kulu da görmeyecekse böbreğimi*

Bütün gün işemişim ne fayda!
-----------------------------------------------------------------------

Metin üzerinde ince elemeler:

(*)Yazar burada böbreğim derken tam olarak böbreğini kastetmiştir.
Ve aslında tam olarak kalbine kast etmiştir.
Ve siz bilmeseniz de isabet etmiştir.
Akabinde 4 cinayet işlemiştir.
Yakalanmamak için parmaklarını kesmiştir
Faildir. İngilizce fail gibi bile okunabilir.
Ve meçhuldür. Ç kullandığına bakmayın, biraz cahildir.
Ve sizden gizleyecek değilim sayın okur, bu yazar, küçükken ıslak pamukta yetiştirdiği fasulyeleri yemiştir. Hatta “yemişim ulan fasulyesini” diyerek bu kutsal durumla dalga bile geçmiştir.
Böbrek mevzuundan önce anlattıklarına bakılırsa rahat yazarın kıçına batmaktadır.
Zaten aslında yazar diye biri yoktur, farkında olmamız gereken evrensel bilinç vardır.

Görüldüğü üzere yazar söyleyeceklerini söylememek için türlü çeşit dümen çevirmiştir. Çünkü üstadın da dediği gibi ne kadar kussa olmayacak, birazı hep içinde kalacaktır.
Ama okur için artık çok geçtir. Çünkü yazı bitmiş, okur alenen taklaya getirilmiştir.

Yine de eğer lâzımsa arkada bir soru bırakılabilir:


Asiye’yi nasıl kuruttunuz?

2 Mayıs 2009 Cumartesi

İşçiler bayram yapınca biz de bayram yapmış sayıldık!

Ben eskiden solcuyken sırf okuldan işten filan kaytarmak için eylemlere giderdim. Şimdi zaten tatil olunca bıraktım solculuğu. Unumu eledim parkamı astım bilader, kimse ilişmesin bana. Artık hayatımı teorisyen olarak sürdürüyorum.

Dün, öylesine güzel bir tatil gününde, çatışma-kavga-dövüş-gözaltı ve biber gazı faaliyetleri bittikten sonra uyanıp Starbucks'a gittim. Aslında Firuzağanın oralara gidecektim ama üşendim. Mochamı yudumlarken bazı şeyler beni bir takım düşüncelere gark etti. Gark. Bu kelimeyi önemseyelim. Neyse işte. Hemen elimi başıma yasladım ve kafamı biraz eğip uzaklara doğru baktım. Bu esnada elbette ki siyah beyaz ve vesikalıktım. Bunları atlamayın. Atlarsanız olmaz. Şimdi de düşüncelerime geçelim:

1 Mayıs'ın tatil yapılması Türk soluna vurulmuş en büyük darbedir!

Kesinlikle böyledir. Bu tatil, solcu kesimde "ulan 40 yılda bir tatilimiz olmuş onda da kim kalkıp eyleme gidecek yeaa" diye çok rasyonel bir yaklaşım oluşmasına neden olmuştur. Alçak hükümet, solcuların en büyük zaafı olan "tembellik"i kullanarak solculuğu bu topraklardan kazımayı planlamaktadır.

Genel hatlarıyla teorim budur. Şimdi uzun uzun anlattırmayın bana. Özümde iyi bir insanım.

Damat Lafargeue Paşa’yı seviyoruz.

Öptüm.

30 Nisan 2009 Perşembe

Ben olmuşum başlık

Yarının tatil olmasıyla ilgili yaşadığım sevinçli duygulanımları anlatabilmemin imkanı yok ulan günlük! Mümkün değil de diyebilirdim ama yeteri kadar etkili olmayacağını düşündüm. Mefailün.

Saba Tümer kafası diye bir kafa var. Türlü çeşit kahkahalar ve arkasından gelen aığğyyyy benzeri nidalar şeklinde kendini gösteriyor. Gözleri belertmeye kadar varıyor durum. Tam öyleyim işte şimdi. Bu gece evde Saba Tümer besliyorum.

Neresinden başlasam ki... Bu gece erken uyumak zorunda olmamak mı desem yarın erken kalkmak zorunda kalmamak mı desem? Bu ikisinden hangisini desem... Onu bırak da en sevmediğim kelimenin "erken" olduğunu farkettim şimdi. Ama tamamen uykuyla ilgili bir durum. Yanlış olmasın. Doğru olsun. 0 /1. Binary düşünmek lazım.

Bir de darbe sonrası kuşak kafası var. Bu kafaların kızsal olanları, 1 Mayıs'ı Paris moda haftasının başlangıcı sanıyorlar. Erkeksel olanların ne sandığını ise Kaba Şimşek daha iyi bilir. Yanlış bir beyanatta bulunmayayım şimdi. Yazdıklarımı bir tek o okuduğu için kendisine de söz hakkı vermek istedim. Bizi niye kimse okumuyor ulan günlük? Nerde yanlış yapmış olabilirim? Ben niye paylaşım için teşekkürler, yüreğine sağlık, böbreğine kuvvet gibilerinden mesajlar almıyorum? Bak buraya yazıyorum, intiharın eşiğindeyim. Sonra da beyin göçü niye oluyor demesin kimse!!

Moralmanlarım motivasyonlarım bozuldu şu anda. Saba Tümer kafasından çıktım.

Bağlayalım. 1 Mayıs önemlidir.
Ne güzelsin 1 Mayıs
Çok güzelsin 1 Mayıs
1 Mayıs rulezzz!!


O gün...


Santimetrekareme düşen yağış miktarı astronomik rakamlara ulaşmıştı. Sabahtan beri başıma gelen aksilikleri unutmak ve bir an önce eve varmak istiyordum. Vapurdan inip dolmuş durağına doğru ilerledim. Yolun kapatılmış olduğunu fark etmem çok sürmedi. Oysa çok sürmemesi gereken şey eve gitmemdi. Herhangi bir cinayet işlemeden evde olabilmek gibi çok insani bir duygu adına mücadele ediyordum. Etrafta bir sürü çeşit ve ebatta polis vardı. Fosforlu yağmurluğunun arkasında trafik polisi yazan birini gözüme kestirdim ancak nasıl sesleneceğimi bilemedim. Bu esnada kafama düşen iri ve semiz yağmur damlaları acele etmem gerektiğini söylüyordu. Gelişine koyverdim;


-Trafik polisiiiiii! Heeyyy! Bakar mısınız?


Bakmadı. Kendisini arkadan dürtmek zorunda kaldım. Bu sefer baktı.


-Harbiye’ye nasıl gidebilirim acaba?

Soru netti. Cevap da öyle oldu.

-İnanır mısınız ben de bilmiyorum.


İnanırdım. O suratın herhangi bir şey bilmesi ihtimal dâhilinde değildi. En son öğrendiği şey “karşıdan karşıya geçerken önce sola, sonra sağa, sonra tekrar sola bakmalıyız” bilgisi gibi görünmekteydi. Bu da onu meslek sahibi yapmıştı işte. İçimdeki çaçaron, önyargının kitabını yazıyordu. Yağmur benimle dalga geçiyordu. Hiç komik değildi. Yine de gülümsemeye çalışarak teşekkür ettim. Çünkü bir süre önce hanfendi bir insan olmaya karar vermiştim ve bir yağmurla pes etmeyecektim. Rotamı Karayolları Hareket Amirliğine çevirdim.


İstanbul kuşatma altındaydı. Çeşitli boy ve ebatlardaki polisler, gazete kâğıtlarını katlayıp keserek elde ettiğimiz o el ele tutuşan mutlu adamlar gibi birer kulaçlık aralıklarla caddeler boyu sıralanmışlardı. Etrafta tek bir araç bile görünmüyordu ama endişelenmiyordum.

Birazdan Garp Cephesinin en babacan komutanıyla karşılaşacaktım. Karayolları Hareket Amiri beni bağrına basıp önce bir bardak sıcak çay ikram edecek, ben çayımı yudumlarken afili bir ıslıkla 30M’lerden birini ayaklarımın önüne serecek, hiç olmadı bir taksi çağıracaktı. Çok umutluydum. Umutlu ve ıslaktım. Cama tıklattım. Komutanım karargâhında elektrik sobasını açmış çay içiyordu. Beni iplemeyen yüz ifadesini savaş yorgunluğuna verdim ve eve nasıl gideceğimi sordum.


-Valla bütün yollar kapalı. Anca yürüyerek gidersin.


O anda her şey durdu. Havada asılı kalan yağmur damlalarına baktım. Trafiğe kapatılmış yola baktım. Harbiye yokuşuna baktım. El ele tutuşan polis konvoyunun en başındaki “yürüyerek” dedi.

Sonra yanındaki…

Ve sonra onun yanındaki…

Barbaros Caddesi boyunca her bir polisin ayrı ayrı ve uzaklaştıkça boğuklaşan bir sesle “yürüyerek” demesini bekledim.

“Lavuk musunuz lan hepiniz, şaka mı yapıyorsunuz laaağğğnnn!” diye bağıran biri vardı. Hasssiktir. Bu bendim. Yağmur, üzerimdeki hanfendi kostümünü eritmeye başlamıştı. Islandıkça çirkefleşiyordum.


Üstelik tüm bunların yanı sıra artık kadraja çiş de girmişti…


29 Nisan 2009 Çarşamba

Entel Larousse: Kakalamaya

Mitolojik Hint Destanı.

Yazılı örneklerine ilk olarak ben diyeyim M.Ö. 100, siz deyin 200 yıllarında rastlanılan bu dillere destan destan, yer yer Ramayana'daki mitlerle benzer özellikler taşır.
Nasıl ki Ramayanada ana karakter Rama ise, Kakalamayadaki ana karakter de Kaka'dır.
Ülkemizde emsalleri kadar kıymet görmemiş ve dilimize çevrilmemiş olmasının nedeni, kahramanımızın adıdır.
Ayıptır.

28 Nisan 2009 Salı

Acı Yok Rocky!



-Rocky, o bir insan değil, o bir makine unutma!

-O şerefsiz insan değil abi! Makine de değil. Bunların hepsi orospu çocuğu! Ne kolay vuruyorlar abi. Karşılarında bir can olduğunu görmüyorlar! Ağız dolusu yalanlar söylüyorlar, hiç utanmıyorlar abi! Binbir çeşit kılığa giriyorlar. Her durumdan muaf tutuyorlar kendilerini. Ben bu dünyaya bir türlü alışamadım abi!

-Acı yok Rocky!

-Nasıl yok abi! Benim gibi adama yapılır mıydı? Gitti abi. O adama gitti. Bıraktı gitti. Aşık oldum dedi. Bir gün önce bana diyordu. “Sevgilim” diyordu abi! “Sensiz yaşayamam” diyordu. Yanımda olmadığında uyuyamıyordu. Bana bakınca gözlerinin içi gülüyordu. Adrian abi. Bildiğin Adrian.
Bildiğin gibi değil abi!

-Siktiret koçum! Geçer bunlar. Acı yok unutma!

-Babam abi. Dağ gibiydi... Ona bir şey olmaz sanırdım... Görsen nasıl büyük adamdı... Oldu abi, ona bir şey oldu! Bir gün düştü. Bayılmıştı. Sarıldım ona. Gözlerini açtığında “iyi misin” dedi, kendini bıraktı da yine beni merak etti. Nasıl iyi olacaktım ki abi? Kanser olmuş dediler. Kafasında yumruğumdan büyük tümör var dediler. Geri dönüşü yok dediler. Doktorlar ne kadar da acımasız abi! Şimdi benim ağzımı burnumu kırdılar ya, bu çektiğim acı hiçbir şey değilmiş onun çektiğinin yanında. Ama bilsen nasıl acıyor abi, daha beteri nasıldır? O dayandı abi! “Ah” bile demedi.
Günden güne düşecek, sonunda seni bile hatırlamayacak dediler. O beni unutmazdı abi. Unutmadı! Haklı çıkarmadı onları. “Seni çok seviyorum” dedim. Özür diledi. Öleceği için özür diledi benden abi...
Ben nasıl acı yok diyeyim şimdi!!

-Rocky, yapma evlat, düşünmemeye çalış bunları.

-Bunları düşünmediğim tek bir gün yok abi...

-Rocky, kendine gel evlat! Aç gözlerini! Bu kaç söyle çabuk?

-Şimdi sen onu 2 sanıyorsun ya, o 2 değil abi, mavi! Masmavi hem de. Çocukken yüzdüğüm denizler kadar mavi… Ağaç dallarına uzanıp yukarı baktığımda gördüğüm gök kadar mavi… Biz büyüyünce mi kirlendi bu dünya abi?
Siktiret abi, cevap verme. Büyüklerin söylediklerinin yalan olduğunu anlayacak kadar büyüdüm. Büyüdüm ve bıktım. Hayat sadece tekrar filmlerinden ibaret...
Çok uykum var abi...

-Hayır Rocky! Sakın kapama gözlerini!

-Her taraf kan kokuyor abi...

-Rocky!

-Abi….

-ROOOCCKKYYYYY!!!

-………….

Davşan

Densiz bir alarmla uyandım. Son zamanlarda densiz alarmlarla ilgili çok ciddi sorunlarım vardı. Yorganı başımın üstüne çekip bir süre yeni başlayan günü protesto ettim. Gün beni umursamadı. Tavşan ve dağ hikâyesini düşündüm. Sonra öyle bir hikâye olmadığını fark ettim. Ama yine de ortada bir küslük vardı ve tahminimce çözülecek gibi de durmuyordu. Fazla zorlamadım. Dünyanın bütün tavşanlarının üstünü örttüm ve dağa sırtımı dönüp biraz daha uyudum.


Tekrar uyandığımda dağ yanımda yoktu. Belki bir not bırakmıştır diye etrafıma bakındım ama boşunaydı. Kullanılmıştım. Üstelik bu birliktelikten boy boy tavşanlarım olmuştu. Artık onlara hem analık hem de babalık yapmak zorundaydım.


Kalktım. Mutfağa gittim. Buzdolabından bir havuç çıkardım. Yedim.


27 Nisan 2009 Pazartesi

Hapşuuuuuu

.
Sevgili ulan günlük.

Evde, aşırı sigara tüketiminden mütevellit, normal insanların pek hoşlaşmayacağı karakterde bir koku oluşmuştu.
Bundan kurtulmaya karar verdim. Önümde beni bekleyen 2 seçenek vardı.
İlki, reklamlarla yaygarası koparılan temizlik malzemelerinden 3 alışveriş sepeti kadar doluşturup her yere foşur foşur girişmek olabilirdi. Hem o ara alçak mayk'lardan da kurtulur, içimde bir iş yapmanın saadetiyle mutlu ve gururlu bir ev kadını rahatlığına bürünebilirdim.
Ondan sonra gelsin kekler gitsin kısırlar. Ohhh, miss.
Ancak kısır sevmediğim yetmezmiş gibi, mayk'lara karşı da gizli ve derin duygular besliyordum ve bu seçeneği hemen eledim.

Geriye kaçınılmaz son kalıyordu.
Evet yaptım. Büyük bir alış-veriş merkezine gidip kendimden emin bir tavırla içeri girdim. Önce hedefe kilitlenmem gerektiğini biliyordum. Yol zorlu, mücadele çetin olacaktı. İtiraf etmek gerekirse önce başaramayacağımı düşünüp geri dönmeye kalktım. Ama yılmak yoktu ve bu iş bu gün çözülecekti. Reyonların arasında şuursuzca dolaşırken o naif, o melek gibi sesi duydum.

"Yardımcı olabilir miyim?"

Olabilir miydi? Bu cümle her şey için geçerli miydi? Örneğin içinden çıkamadığım kafa karışıklıklarıma bir son verebilir miydi? Uykumdaki ayar bozukluğunu tamir edebilir miydi? Bazı günler benim yerime çalışır mıydı misal? Ya da iş dönüşü yemeğimi hazır edebilir miydi?
Aklımın içinde uçuşanları birbirine bağlayıp bir ağırlık oluşturabilir miydi? Bana yerçekimi yasasını ispatlayabilir miydi? Bunların hepsini yapabilir miydi?

Bu gibi sorular bir film şeridi gibi sözlerimin önünden geçerken sesin geldiği yere doğru döndüm ve evet..
Yapamayacağına karar verdim. Suratımdaki o gereksiz gülümseme yerini 5 karışa bıraksa da hemen toparlandım ve asıl gayemi hatırladım.

“Çok teşekkür ederim, size çok ihtiyacım vardı” diye etkili bir giriş yaptım.
O ise, belki de nicedir duymadığı bu söz karşısında duygulanmış ve başka dünyalara akmış gibiydi. Olmayabilirdi de. Yani tüm bunlar benim kurgumdan ibaret olabilirdi. Hem niye başka dünyalara aksındı ki canım, hep yaptığı bir işti nihayetinde, ilk defa karşılaşıyor değildi ya.

Her şeyin altında gereğinden fazla mâna aramaktan vazgeçtim ve derdimi anlatmaya çalıştım.
“Hani böyle bi hede var, fıslıyor, kokuyor ama kötü değil valla, yani iyi biri o. Elbette ki bir insan değil ama kişilikli olmadığını kim iddia edebilir? Hem ne zaman kokacağına karar verecek kadar da tarz sahibi. Heh işte ondan istiyorum.”

Karşımdaki görmüş geçirmiş bi insan olacak ki benim bu süper ötesi tanımımdan ne demek istediğimi anladı.
Çiçekli bir bahçenin yollarındaymışçasına ve adeta kolkola aradığım şeyin bulunduğu reyona gittik. Bahsi geçen hede, arkadaşlarını da toplamış, bir bahar akşamı hasbıhalindeydiler.

Görevli kız, kurduğum çapraşık cümlelerden sonra sözü bana bırakmaması gerektiğini anlamış, araya girmeme izin vermeden içlerinden birinin özelliklerini öve öve bitiremiyordu.
Her “ama “ deyişime karşı, belli ki evvelinde üzerinde çok çalıştığı cümlelerden birini gözüme gözüme sokup, senin için en münasibi budur demeye getiriyordu.

Ama benim başka bir sevdiğim vardı. Rafta bana melül melül bakıyordu üstelik. Ne yapacağımı bilemez haldeydim. 10. dakikanın sonunda içimden “eehhh, yeter ulan” diyerek söylediğini kabul etmek zorunda kaldım. Ben kasada ödemeyi yaparken, gözümü kaldırıp son bir kez raftakine baktım. “Nikahına beni çağır sevgilim, istersen şahidin olurum senin” bakışları hafızamın derinliklerine bıçakla kazındı ancak yapacak bir şey yoktu artık. Olan olmuştu.
Elimde, gönül rızam olmadan aldığım hedeyle eve geldim. Tanıştık. İsmi kokumatikmiş. Memnun olmuş numarası yapıp düğmesini açtım ve bir kenara koydum.

Mutsuz bir evliliğimiz var. Kendisine bir türlü alışamıyorum. Soluğunu ensemde hissediyorum ve her fıslayışında refleks olarak “çok yaşa” diyorum.
Bu iş daha ne kadar sürer bilmiyorum.

Hayat.. Tuhaf.. Kokumatikler felan…
.

24 Nisan 2009 Cuma

Biri elimden tutsun lan!

Bilmemek çok kötü bir şey sevgili okurlarım. Allah düşmanımın başına vermesin. Mesela ben bu blogger gak guk işlerini pek bilmiyorum. Sayfayı bu hale ,,getirene kadar götümden ter aktı resmen. İşlerin nasıl yürüdüğüne dair de hiçbir fikrim yok. Teknolojiden zerre anlamıyorum. Neyse ki patronum bundan haberdar değil. Öhömm. Neyse. Siz de ne Allahsızmışsınız lan! Biri de gelir der ki, deyzecim der, hoşgeldin der, bi şeye ihtiyacın var mı filan der. Mail adresimi de yazdım oraya ama hiçbir numaranızı görmedik. Adab-ı muaşeret filan yalan olmuş. Hayır yani sikerim böyle işi çok afedersiniz.

23 Nisan 2009 Perşembe

Ulan Günlük!

"Mutlu insanlar orospu çocuğudur. Bizi mutsuzluk insan edecek" ulan günlük!

Filim Adamları

.
Gözlerimi kapatıyorum.

Newton’la bir elma ağacının altında otururken buluyorum kendimi. “Ne olacak bu yer kürenin hâli?” diye soruyor. Soru, dönüp dolaşıp bu günlere ulaşıyor. Ben ise biraz daha orada takılıyorum. Derken gökten 3 elma düşüyor. Newton sadece birine kıymet veriyor. El mecbur, diğer ikisini afiyetle yiyorum. Tuhaf tuhaf suratıma bakarken dönüp, “Ya ağaçta yetişen karpuz olsaydı?” diyorum. Ağzı açık kalıyor.

Evlerinin önündeki boyalı direğin oradan aceleyle geçen Edison’u görüyorum.
-Nereye böyle? diyorum.
-Graham telefon etti, acil bi mesele varmış diyor. Arkasından;
-O ampulü icad etmeyecektin hacım, diye sesleniyorum. Sözlerim kapsama alanı dışında kalıyor.

Einstein’ın yanına gidip soruyorum;
-Aynştayn Aynştayn söyle bana, var mı benden güzeli bu dünyada?
-Valla güzelim bu işler göreceli, diye cevap veriyor.
Rölâtivist bir küfür ediyorum, üstüne alınmıyor.

Kuşçu Ali ile gezegen avına gidiyoruz. Plüton’u altın kafese koyuyorum, ille de galaksim diye tutturuyor.

Moleküler düzeyde kendimi ispatlıyorum. Ama ya içinde kalıyorum evrimin, ya da tamamen dışında yer alıyorum.

Akademia’ya başvurumu yapıyorum. Mülakata çağırıyorlar. Platon köşesine kurulmuş, “Geometri bilmeyen giremez” diyor. Vallahi biliyorum. Ama işi yokuşa sürüyor. Başlarım ulan böyle felsefeye deyip vazgeçiyorum.

Akşam olunca, Mendel, “Bağımsız Çeşitler” lokantasında yemeğe davet ediyor beni. Mönüde sadece bezelye olduğunu görünce bir bahane bulup hızlıca uzaklaşıyorum.

Termodinamiğin 2. yasasına mugayir tavırlar sergiliyorum.
Leyden Şişesi’inden mey içiyorum. Şişeler devrildikçe iyiden iyiye Pasteurize olup, süt dökmüş Schrödingerin kedisi kıvamına geliyorum.

Pascal geliyor, "amca senin adını ilerde köpeklere veriyorlar ehehe" diye dalga geçiyorum. Sen misin böyle yapan, Demokles'in Kılıcıyla cart diye ikiye bölüyor beni.
Yarım yamalak kalıyorum...
Bir yarımı zor günler için saklıyorum.
Diğer yarımla kusmaya başlıyorum.
Öğürdükçe yarım çıkıyor.
Öğürdükçe çıkarıyorum yarımı.
Her seferinde daha küçük parçalara bölünüyorum.
Yarım yarım gülmeye devam ediyorum.
Sonra bir daha.
Ve derken bir daha.
Bölündükçe çoğalıyorum, bitmek tükenmek bilmiyorum.
Zenon Paradoksu adındaki hücreye tıkıyorlar beni.

Gözlerimi açıyorum.
.

22 Nisan 2009 Çarşamba

Kumandanın dayanılmaz dayanılmazlığı!

.
Ah gidinin Suzan Teyzesi…

O zamanlar annem ve babam siyah-beyaz, kardeşlerim sepya daha… Suzan Teyze kırmızı. Suzan Teyze komşu. Kimsenin külüne muhtaç değil. Televizyonu var. Televizyondaki herkes onun eşi dostu. Ben küçüğüm. Her delikten sığıyorum o zamanlar. Ki zaten Suzancığımın gönlü geniş. Herkesi sığdırıyor kendine bir zamanlar…

Suzancığım, televizyona çıkan herkesi evine gelmiş sanardı. Eğlence programlarında, kalabalığı görünce telaşlanır, “bunca insana ne ikram edeceğiz” diye sinirli sinirli söylenmeye başlardı. İbrahim Tatlıses’e aşıktı. İbo, ayağında kundurasıyla ne zaman televizyonda görünse, kısa bi süreliğine gözden kaybolur, en güzel elbisesini giymiş ve kırmızı rujunu sürmüş olarak geri dönerdi.

-Bak gördün mü çocuk, gene geldi.
-Geldi Suzan Teyze.
-Yarın da gelir mi acaba? Ay temizlik de yapmak lazım. Her yer toz içinde.
-Bilmem, gelir belki.
-Sana bir şey söyledi mi? Aaa ama olmuyor böyle. Validesiyle gelsin bir dahakine. Mahalleli laf ediyor. Çekemiyorlar zaar.
-Söylerim Suzan Teyze.

Gönlü de aklı da ferman dinlemiyordu. Herkes ona deli diyordu. Delirmek öyle kolay iş değilmiş, şimdi şimdi anlıyorum.

Zap.
“Mutfağıma güveniyorum. Masama güveniyorum.”
Yoluk saçlı bir kadına dublaj gibi yankılanıyor ses. Arkada ayaklı bir lamba. Hep aynı lamba. Lambader. Belki de demez. Ancak yarışmacıların kafalarını ışıl ışıl yapan şey kesinlikle bu lamba. Lambanın yanına geçenin fabrika ayarları bozuluyor. Hepsi bardak diyor kaşık diyor. Kıl diyor tüy diyor. Ama ben enginar sevmiyorum. Çok tuzludan az tuzsuz olmadığı takdirde çorba içmiyorum. Prensip olarak geceleri sıçmıyorum.

Zap.
“Evi olsun, maaşı olsun, adam gibi adam olsun.”
Tam adam olmasa da olur. Adam “gibi” olsa yeter. 1 dakika düşünme süresi. Karar anı.
“Başka adaylara da bakmak istiyorum.”
Çünkü bu ilk bakışta adam gibi görünüyordu ama profilden öküz gibi çıktı. Bu modelin biraz daha keriz gibisini bulursam elektirik alabileceğimi düşünüyorum.

Zap.
“-Okuyor musun kııız?
-İvet.
-Ne okuyorsun?
-Tıp okuyorum.
-Aaa ne güzel, branşın ne?
-Genel böyle.
-Hangi okul peki?
-Evde okuyorum ben. Kendi kendime. “

Yetti!
Bu kalabalığa ne ikram edeceğimi bilmiyorum. Misafirperver değilim. Olmak istemiyorum. İbo, eve kunduralarıyla girdiğinde çok bozuluyorum. Her yer toz içinde kalıyor. O ısrarla gene geliyor. Gördün mü çocuk? Görüyorum. Görmek istemiyorum. Kırmızı ruj sürmüyorum.
Mutfağıma güvenmiyorum. Her an bir şerefsizlik yapabilir. Ama masama güveniyorum. O da bana güveniyor. Birbirimize güveniyoruz. Tabii mahalleli laf ediyor. Çekemiyorlar zaar. Halbuki adam gibi masa. Kendisine karşı elektirik kaçırıyorum. Hemen yanına bir lambader yerleştirip geceleri üstünde tıp okuyorum. Haftaya beyin cerrahı olacağım. Sonra da nasipse uçak mühendisi.
Bu arada kereviz de sevmiyorum. Mümkünse başka adaylara bakmak istiyorum. Genel böyle.

Ne adamlar gördüm içinde masa yoktu, ne masalar gördüm içinde adam yoktu diyerek ve Zeki Müren'in de bizi gördüğüne can-ı gönülden inanarak satırlarımı satırlıyorum.

Suzan Teyze seni anlıyorum.
.

21 Nisan 2009 Salı

Vira bismillah!

Sevgili okurlarım.

Henüz sayınız, az denemeyecek kadar yok, yok denemeyecek kadar hiç olsa da mühim değil. Bir gün bu satırları okuyacaksınız. Siz bu satırları okurken ben çok uzaklarda olacağım geyiğine gireceğimi sanıyorsanız aldanıyorsunuz dostlarım. Ha-ha. Nasıl da taklaya geldiniz di mi? Ya işte öyle yaparım. Neden. Çünkü çok entel dantel bi insanım. İşte şimdi ne kadar entel olduğumu ispatlamak için bir alıntı yapacağım. Üstad diyor ki: "Doğu oturup beklemenin yeridir. Yeteri kadar beklerseniz her şey ayağınıza gelir."
Üstadın kim olduğunu da siz kendi öz kaynaklarınızla öğrenin ulan! Her şeyi ben mi söyleyeceğim! Lale devri bitti! Artık öyle hazıra konmak filan yok! Herkes çalışıp gelecek. O kadar!

Siz sinirlendiğime bakmayın canım okurlarım. Ne diyordum, hah, Doğu oturup beklemenin yeridir. Ben burada bekliyorum. Geldiyseniz ses etmeyin. Kafam kaldırmıyor.