30 Kasım 2014 Pazar

Kitap Tavsiyesi

.
Acayip zor bir şey bu. Ben nereden bileyim ne okudunuz ne okumadınız hayret bir şey. Ama o kadar çok tavsiye isteyen mesaj alıyorum ki tek yazıyla bu işi çözeyim dedim. Hazır fuar zamanı, indirimli indirimli alırsınız isterseniz.

Machado De Assis- Mezarımdan Yazıyorum

Kjersti Skomsvold- Hızlandıkça Azalıyorum

Jay Griffiths- Tik-Tak/Zamana Kaçamak Bir Bakış

Louis-Ferdinand Céline- Gecenin Sonuna Yolculuk

Caterina Bonvicini- Köpekbalıklarının Dengesi

Emile Ajar- Koca Tembel

Kurt Vonnegut- Mezbaha No:5

Samuel Beckett- Godot'yu Beklerken

Yevgeni Zamyatin- Biz

J. M. Coetzee- Barbarları Beklerken

Trevanian- Şibumi

Dino Buzzati- Tatar Çölü

John Fante- Bahara Kadar Bekle, Bandini

Franco Ferrucci- Evrenin Hikayesi

Léo Malet- Kara Üçleme

Jean-Paul Roux- Orta Asya'da Kutsal Bitkiler ve Hayvanlar

Türkçe edebiyata da başka zaman bakarız. Çok kenar köşe şeyler yazmadım. Muhtemelen birçoğunuzun okuduğu şeyler. Ama dediğim gibi tanımadığım bilmediğim insanlara ne tavsiye edeceğimi kestiremiyorum. Biraz ortadan gittim diyelim. Ha hepsini çok severim, ayrı.

Bir de yazar olmak yahut yazarların ne gibi şeylere maruz kaldıklarını görmek isteyenlere bir tavsiyem var;

Giuseppe Culichia- Demek Yazar Olmak İstiyorsun. Okurken acayip eğlendim.


Öyle işte. Dalton'ların size çok selamı var. İyi okumalar.
Sevgiler.
Balboa.
.

21 Eylül 2014 Pazar

Uçar Mıyız?

.
Merhaba sevgili moruklar. Kitap çıktı sonunda, onu haber vereyim dedim. Çok garip duygu. Yani kitaplığımda artık kendi kitabım var. Sonra işte insanlar okuyorlar bir şeyler söylüyorlar filan. Ne bileyim. Bu ara bununla çok mutluyum ben, beni merak etmeyin.

Bir de bu akşam annem okumuş, aradı dedi ki işte ben de kitap yazıcam sdhsd. Ki kafasına koyduysa yapar. Yakınlarda Hamide Balboa diye bir yazar çıkarsa tanımıyorum sdgss

Burada, blogda yayınladığım ilk yazı var. O zamanlar işlerin bu noktaya geleceğine dair hiçbir fikrim yoktu. Fakat işte en başta da söylediğim gibi; "Doğu oturup beklemenin yeridir. Yeteri kadar beklerseniz her şey ayağınıza gelir."

Beni yazabileceğime inandıran tüm okurlara, en şelaleli duygularımla.

Öpüyorum mıncırıklarınızı.

Sevgiler.
Balboa.

16 Nisan 2014 Çarşamba

Erik

.
Merhaba moruklar;

Örmeyi çok istediğim bir kazak var ama heyecandan sürekli ilmik kaçırıyorum. Elbette burada gerçek bir kazaktan söz etmiyorum, metafor diye bir şey var herhalde, hayret şey. Hem zaten ben kazak örmekten ne anlarım :/ Daha önce söylemiştim, tüm yaratıcılığımı sergileyerek keşfettiğim örneğe, bir örgü gurusu olan annem "Hayvan Sidiği" ismini koymuştu. Sanata gerçekten saygısı yok.

Neyse işte Balık var ya, köpek kızımdan söz ediyorum, bu ara onun sevgisini vücuduma sığdıramamak gibi mühim bir sorun yaşıyorum, her tarafımdan fışkırıyor şerefsiz. Erik seviyor lan, bayaa böyle ağaçtan erik koparıyorum, yarısını ben yiyorum yarısını o yiyor. İnsan eriğini herkesle paylaşmaz, bilirsiniz. Çünkü erik kutsaldır. Çünkü o erik ağacını, siz artık komşununkinden çalmayın diye babanız ekmiştir. Zamanı geldiğinde siz de gidip babanızın baş ucuna başka bir ağaç dikmişsinizdir ama onunkinin komşudan çalmakla ilgisi yok. Hem zaten konumuz bu değil. Şimdi, sandığa sıçarak protesto etmediğime pişman olduğum belediye, "oradan yol geçecek" diye eriğinizi kesmek istemektedir. Çünkü onlara kalırsa başka bir yere başka bir erik dikilebilir, bu teknik bir hadisedir, çözülebilir, hiçbir şey yoldan kıymetli değildir. Konumuz bu olabilirdi, ama küfür söylemeyi bıraktığım için bu da değil.

Balık işte, içimi titretiyor. Bir bakışı var, görmelisiniz. Bazen bir de konuşsa keşke diyorum ama sonra vazgeçiyorum. Konuşmayan birine, istediğiniz sesi doldurabiliyorsunuz çünkü. Üzülme diyen bir ses mesela, geçecek diyen bir ses.

Artık konunun ne olduğunu söyleme zamanı geldi ama bunu izah edemiyorum. Bir şeyleri çok özledim. Hatırlayamıyorum.
.



26 Şubat 2014 Çarşamba

Uğur'un Terlikleri

.
Uğur Kaymaz öldürüldüğünde Tunceli’deydim. Üniversiteden mezun olur olmaz Doğu hizmeti için çalışmaya gitmiştim. Mecburiyetten. Hayatta kalmanın bir yolunu bulmam lazımdı ve o zamanki şartlarımda bu, şahsi trajedilerimden kaçmak için hiç fena bir yol gibi görünmemişti. Kaçarak kurtulunabileceğini sanacak kadar küçüktüm henüz. Uğur benden de küçüktü.

“12 yaşında 13 kurşunla.” Günlerce kulaklarımda çınladı bu cümle. 12 yaşında 13 kurşunla. Çünkü tüm devletler korkaktır.

Size Uğur’un hikayesini ben anlatmayacağım, çünkü onun hikayesini bilmiyorsanız gerçekten utanmanız gerekir. Bilince de başka türlü utanıyor insan. Zaten bir kalbiniz varsa her gününüz utanarak geçer.

Küçücük sobalı bir evde yaşıyordum. Başlarda, tepelerden gelen silah sesleri sizi korkutuyor ama sonra alışıyorsunuz. Her şeye alışıyoruz çünkü orospu çocuğuyuz. Akşamları sobamı yakıyor, o sesleri duymayayım, içimdeki sesleri duymayayım diye “büyük şehir”den getirdiğim CD’lerden birini açıyor ve saatlerce tavana bakıyordum. İki yılın neredeyse tamamı böyle geçti.

Hapishane duvarlarına mahkumların neden sürekli bir şeyler astığını anlamıştım orada. Delirmemek için yapıyorsunuz. Size ait olmadığını düşündüğünüz bir hayatın içinde debelenirken, aslında size ait olan hayatta neler varsa onları duvarlara asıp hatırlamaya çalışıyorsunuz. Benim evimin duvarı da böyle alakalı alakasız bir sürü şeyle doluydu ve her geçen gün yenilerini ekliyordum. Kendi küçük tımarhanemde öyle ya da böyle yaşayıp gidiyordum.

Uğur’u Kasım 2004’te öldürdüler. Yıldırım Türker, Radikal gazetesinde konuyla ilgili içimi çok kıyan bir yazı yazmıştı. Kesip duvara asmıştım onu da. Uğur, babasıyla beraber evinin önünde devlet tarafından “karanlıkta büyük adam gibi görünüyordu” gibi korkunç bir gerekçeyle öldürüldüğünde ayağında terlikleri varmış. Ayağında terlikleri. 10 yıl oldu. Uğur’un ayağındaki terlikler hala bazı geceler rüyalarımda gelir göğsüme oturur.

Bir gün bir arkadaşım geldi eve. Yazı dikkatini çekti, niye astın bunu dedi. İyi niyetle sordu sandım, öyle değilmiş. “Buna mı üzülüyorsun” dedi, “çocuk teröristmiş işte.” Çocuk teröristmiş. Çocukla terörü aynı cümle içinde nasıl kullanabildiğine inanamadım. Bir kalbiniz varsa her gün utanırsınız, yoksa kolay.

Uğur’un AİHM’deki davası sonuçlanmış bugün. Sonuçta gak olmuş guk olmuş. Ne fark eder? Ben Uğur’un fotoğrafını bolca gördüm yine bugün. Aslında hiç yaşamamış gibi bakan gözlerini, üstündeki okul önlüğünün yakasından çıkan kırmızı kazağını, sımsıkı kapalı ağzındaki çok eksik kalmış, daha başlamadan bitmiş gibi duran gülümseyişini gördüm. İş yerinde çok yorulmuştum. Bütün gün memleketin anasının nasıl sikildiğini izlemekten de ayrıca helak olunca eve gelip uyudum. İşte sonra rüyamda yine Uğur’un terlikleri.




31 Aralık 2013 Salı

Size biraz bilinçlerimi akıtmak isterim.

.
Merhaba sevgili okur bireyler;

Klişe bir yılbaşı yazısıyla sizlere bütün yıl ne boklar yediğimi anlatmayı planladığım bu yazıdan şu anda vazgeçiyorum. Bu sefer biraz çabuk oldu farkındayım ama sonuçta size ne benim hayatımdan ve tohumunuza para mı saydım, ibneler.

Şu anda masamın üzerinde bit kadar bir kedi dolaşıyor. Yazıya başladığımda, masanın üstündeki bir kitaba sıçtı ve silmeye üşendim. Her yerin bok olması saniyeler sürmedi. Boka basıp basıp bütün eve sürdü. Evladımın boku resmen bölünerek çoğaldı. Bu çok boklu paragrafı burada bırakıp bok temizlemeye gidiyorum.

Hayat kısa. Kediler sıçıyor.

Yeni yılınız bıldırcın olsun.
.

13 Aralık 2013 Cuma

Sipariş Bilginiz


.
Babam emekli olduktan sonra kasabanın merkezi bir yerinde dükkan kiralamış, ömrünün kalanında orada çeşitli iş girişimlerinde bulunmuş ve hepsinde iflas etmişti. Ancak öyle tatlı iflas ediyordu ki hiçbir şey diyemiyordunuz. Sonuçta mutluydu, eğleniyordu, her seferinde maddi olarak epey dara düşüyorduk ama dediğim gibi adam mutluydu. Onun mutlu olması, dünyadaki her şeyden daha değerlidir.

Manavlık yaptığı bir dönem bir komşumuz sürekli babamdan alış-veriş yaparmış. Ekonomik vaziyetleri patlak olduğu için hep veresiyeye yazdırırmış. 2 sene kadar sürmüş bu, borç epey kabarmış. Babam adamdan para istemeyi dehşet verici bulurdu çünkü yani "Adamın parası mı var be kadın, aç mı kalsınlar!". Sonra sonra adamın eline yüklü bir miktar geçmiş, arazi mi satmış ne. Ev almış, araba almış, havalı havalı dolaşmaya başlamış ama gelip de babama olan borcunu ödememiş. İşte o zaman babamın tepesi atmış. Bir gün kuzenimle dükkanda oturuyorlarmış, babam demiş ki "Böyle böyle oldu. Şimdi parası var ve borcunu getirmiyor. Ayıp. Benim de çoluk çocuğum var. Dükkana mal alacak param kalmadı. Bi göreyim çok kötü yapıcam Önder, bak sen şahitsin." 

Birkaç saat sonra, babam dükkanın önünü süpürürken borçlu komşu yoldan geçiyormuş. Babama selam verip "Nasılsın Selaattin Amca yaa?" demiş, babam "İyiyim." deyip süpürmeye devam etmiş. Adam gitmiş.

Babam koşa koşa dükkana girip "Önder lan, çok mu kötü yaptım adamı?" demiş. Önder Abim "N'aptın ki dayı?" demiş anlamayıp. "Ya nasılsın dedi iyiyim dedim, sen nasılsın demedim, ağır mı olmuştur? Ama hak etti pezevenk. Senin artık paran var, benim paramı niye getirmiyorsun di mi? Neyse ama getirir artık, çok kötü yaptım onu."

Aradan yıllar geçti. Babam çeşitli iflaslar sayesinde çeşitli iş kolları deneyerek çeşitli deneyimler edindi. Yani bir dükkanımız hep oldu, ama içinde ne sattığı sık sık değişti. Dondurmacılık yaptığı zamanların hastasıyım mesela. 

Sonra kanser oldu. Doktorlar kurtulmasının bir yolu yok dedi. Dağ gibi adam. Aklım almadı. Doktorlara atamadığım yumrukların hepsi benim suratımda patladı. 

Teşhisinden ölümüne kadar çok çirkin şeyler oldu tabii, zaten hastalığın güzeli olmaz, bu yüzden böyle şeylerden bahsetmeyeceğim. 

Kanserinin ilerleyen zamanlarında ama hala konuşabiliyorken kuzenim ziyaretimize geldi, biraz güldük eğlendik, çeşitli ibnelikler yaptık filan. Sonra babama eğilip "Dayı" dedi, "o adam paranı getirdi mi? Babam güçlükle dedi ki, "Getirmedi ama Önder, mutlaka getirecek, o gün çok kötü yaptım onu."

O adam hala babamın parasını getirmedi. Ama bir gün getirecek eminim, çünkü babam öyle dedi.

Böyle işte moruklarım. Bir şey yazıcam diye aklım çıkıyor. Kitap işi n'oldu dediklerinde götüm uçukluyor. Bir balta alıp kendimi kesmeyi düşünüyorum o derece. Ama az önce bir öykünün sonunu yazdım, gerisi de kafamın içinde. Yazarım yani, kesin yazarım. Çünkü bir gün kesin yazıcam, biliyorsunuz.

Öpüyorum mıncırıklarınızı.
Sevgiler.
Balboa.

12 Ağustos 2013 Pazartesi

Belki İçeriden İyi Bir Haber Gelir


Gamze Elvan’a

Geçenlerde Beşiktaş’tan arkadaşlarla hastaneye, Berkin’i ziyarete gittik. Berkin, bir polisin destan atışı sonucu komaya girdiği için onu görmemize izin vermiyorlar tabii. Ailesi bahçedeydi. Gördüğüm en güzel gülüşlerden birine sahip biriyle tanıştım orada; Gamze. “Ben ablasıyım.” dedi. “Abla olmak için ne küçük.” diye düşündüm içimden. Sonrası işte hep içimden.

Yoğun bakımda yatan bir hastanız varsa sizin için dünyanın en saçma mesaisi de başlamış demektir. Hastanız tıbba emanet olduğu için bir refakatçilik durumunuz yoktur. Yapabileceğiniz hiçbir şey olmadığı için yanında size yer yoktur. Kaybetme korkusundan aklınız çıktığı için uzağında durmaya cesaretiniz de yoktur. Böylece hastanenin belli bir köşesini mesken tutar ve içeriden gelebilecek en ufak bir haber için gece gündüz demeden beklemeye başlarsınız.

Dünyanın en çirkin ve yorucu beklemesi, kalbiniz koparcasına dilediğiniz şeyin ne zaman gerçekleşeceğini bilmediğiniz beklemedir. İlk günler şaşkınlıkla geçer, neler olup bittiğini anlayamazsınız. İnsanlar gelir, şahsi meraklarını gidermek için bir sürü soru sorarlar, büyük bir heyecanla cevaplarsınız. Sonra başkaları gelir ve sonra başkaları… Cevaplarınız değişmez. İçeriden haber gelmez.

İçeriden haber gelmedikçe zaman uzar, sorular yorar. Her gün birbirine benzemeye başlar. Ağlamaya kalksanız “Hiç olmazsa nefes alıyor.” deyip sustururlar. Ne kadar özlemiş olabileceğinizi hesaba katmazlar. Ne kadar özleseniz de günde sadece bir kişi için 5 dakikalığına tanınan ziyaret hakkını anneniz çok ağladığı, kardeşiniz hiç uyumadığı için onlar kullansın istersiniz. Bazı dertler küçük yaşta abla yapar insanı. Günler geçer.

Sonra işte bayram mayram gelir. Çeşitli hadiseler olur. Fark etmez. Günler hep geçer.

Ağlaya ağlaya uyuyakaldığım bir gece rüyamda görmüştüm abimi. Bizim eve çıkan yolun başında, elinde valiziyle bir yere yetişmeye çalışıyor gibiydi. Soluk soluğa koşup valizini tuttum ve “Gidemezsin!” dedim. “Gelicem lan korkma.” dedi. “Yemin et?” dedim, “Valla.” dedi. İnandım. Abime inanmayayım da kime inanayım? Sonra sarıldık, saçlarımı öptü, çünkü yani bilemezsiniz, benim abim hep saçlarımı öper.

Günler diyorum, öyle ya da böyle geçer. Saçlarınız öpülmemekten eskir ama kimseye çaktırmazsınız. Olan biteni pek anlamazsınız. Mevzu sıcakken yanınızda olan insanlar vardır. Mevzu soğudukça uzaklaşan insanlar vardır. Mutlaka onların da kendilerine göre sorunları vardır. Sıcakla soğuğu ayıramazsınız. Zaten ayırsanız da işin içinden çıkamazsınız. Ama belki içeriden bir haber gelir. Ah işte o dünyanın en güzel ihtimalidir, belki içeriden iyi bir haber gelir…

Hastanenin bahçesinde böyle şeyler düşünüyordum ki Gamze seslendi. “Neyiniz var, iyi misiniz?” dedi. Boş bulunup “Benim kardeşim de benzer bir durumda.” dedim, halbuki söylemeyecektim, ben iyi bir örnek değilim. Elimi tutup gözlerime baktı ve “İnşallah iyileşir.” dedi. Söylemiş miydim, Gamze gördüğüm en güzel gülüşlerden birinin sahibi.

Sonrasında, ailesinin yapacağı basın açıklaması için Taksim Meydanı’nda toplandığımızda gördüm onu. “Berkin’i bu hale getirenlerin bulunmasını ve cezalandırılmasını istiyoruz.” diyeceklerdi, dedirtmediler biliyorsunuz. Akşamında Gamze; “Ailem, bugün yaralanan insanlardan, gözaltına alınan insanlardan, yaşanan arbededen dolayı özür diliyor. Özür diliyoruz.”  diye yazdı twitter’dan. Ben devlet olsam çoktan intihar ederdim.

Demek istiyorum ki Gamze biraz yorulmuştur şimdi. Gün saymaktan, kardeşine sarılamamaktan, umutsuz görünmemek için içine içine ağlamaktan yorulmuştur.

Ben şimdi bir bayram gününde abimin yatağının başucunda oturup Berkin’le Gamze’yi düşünüyorum. “Ne yapsak iyi olurlar?”ın cevabını bulmaya çalışıyorum, hastaneye gidip hiçbir şey sormadan konuşmadan yanlarında oturmaktan başka bir şey gelmiyor aklıma. Oysa Berkin’e, derin derin uykularından bakıp gülebileceği hikayeler anlatmak istiyorum, çünkü yani anasını satiyim, komik hikayeleri kim sevmez.
*
Asmayın suratınızı hemen, durun bakalım, belki içeriden iyi bir haber gelir.

Uyuyanları gözlerinden.
Bayramınız bıldırcın olsun.
.

30 Temmuz 2013 Salı

Fesleğenli Kütüphane

.
Gezi direnişinin, muktedirlerin ve taraftarlarının bu yöndeki tüm iddialarına rağmen planlı ve kumandanlı bir hareket olmadığını ispat etmeye çalışmanın bilmem artık lüzumu var mı…Orada bulunduğumuz her an, bir sonraki anda ne yapacağımızı da neye maruz kalacağımızı da bilmiyorduk. İlk günler, tek derdi arkadaşlarıyla açık havada vakit geçirmek olan bir arkadaşın parkta sabahlamaya kalkıp uykusundan biber gazıyla uyandırıldığı için çok sinirlendiğini ve en bıçkın direnişçilerden biri haline geldiğini söylersem belki mesele biraz daha açıklık kazanır. Bizler, kabaca davranışlardan hoşlanmıyor ve attığımız tüm sloganlarla esasen tek bir şey anlatmaya çalışıyorduk: “İtiraz ediyoruz.”

Gezi Kütüphanesi de, parktaki birçok şey gibi bir itiraz etme yöntemi olarak kuruldu.



Daha ilk günden rafların dolup taştığını, yayınevlerinin ve dergilerin muazzam desteğini, ellerine torba torba kitap alıp getirenler kadar ülkenin dört yanından kargo gönderenler de olduğunu duymuşsunuzdur zaten, o kadar anlattık. Ben size biraz daha başka şeylerden bahsetmek istiyorum.

Filiz Ali geldi mesela bir gün, soluk soluğa. Babasının yeşil mürekkebiyle onun adına imzaladığı kitapları getirdi. Ona, Sabahattin Ali’nin ölüm şekli nedeniyle bu ülkede yaşayan bir insan olarak ne büyük utanç duyduğumu söyleme fırsatı buldum, gerçi neye yarar. Refik Halid Karay’ın torunu dedesinin bir koli kitabını getirip bıraktı sessizce, sormasak kim olduğunu söylemeye niyeti yoktu. Eşi ağlayarak, Fethi Naci’nin kütüphanesinden getirdiği kitaplarını bıraktı. Elinde bastonuyla emekli bir doktor hanım, eşinin tekerlekli sandalyede olduğu için gelemediğini ama kendisini bize sarılması için sıkı sıkı tembihlediğini söyledi, sarıldık. Bir sürü insanla sarıldık. Kitapların, insanlara sarılmak için müthişkulade bir yol olduğunu bir kez daha hatırladık.

Gelenler soruyorlardı:
-Bu kitap ne kadar? -Bedava.
-Okuyup geri getirmek için ne kadar sürem var? -İlk fırsatta oku ama getirmene gerek yok.
-Yerine başka kitap mı getireyim? –Eh yani hiç fena olmaz ama sen bilirsin.
-Kaç kitap alabilirim? -İstediğin kadar.
-Kimlik bırakmam gerekir mi? -Delirdin galiba.

Klasik kütüphane kurallarına alışmış gözlerdeki şaşkınlık ve mutluluğu tarif edebilecek boyutta bir edebi yetkinliğe sahip değilim. Ama bu hareketin herhangi bir kısmına uzaktan ya da yakından şahit olmuş herkesin ne demek istediğimi anladığını düşünüyorum.

Sonra hatıra defterleri. İnsanlar gelip hatıra defterlerine öyle güzel şeyler yazdılar ki, hangi birini anlatayım? 8 yaşındaki Can şöyle yazmıştı mesela: “Demokrasi istiyorum çünkü canım istedi.” Çocuk haklıydı, bizimki de candı, başka ülkelerde görünce özeniyorduk işte.

İlk iki gün o kadar büyük ilgi oldu ki yoğunluktan kitaplara damga basmayı akıl edemedik. Parktan birileri sağolsunlar oydukları silgilerden “Gezi Parkı” yazan damgalar yaptılar bize. Kitapları ve ayraçları damgaladığımızı görenler kollarına omuzlarına da istiyorlardı. Damgalanmayı insana sempatik bir şeymiş gibi gösterecek kadar güzeldiler çünkü. Polisin el koyduğu şeyler arasında herhalde en çok üzüldüklerim o silgilerdir.

Yanlış hatırlamıyorsam Tolkien’in bir kitabının içine “Bu kitabı alan lütfen çocuğuna da okusun, benim babam bana hiç kitap okumadı.” yazmıştı bir kız, bir çocuğa okunması dileğiyle koyduk rafa. Bir anne, yakın zamanda kaybettiği oğlunun kitaplarını verdi ağlayarak, “Başka çocuklar okur inşallah.” dedi. Dediğini dua bilip koyduk rafa. Saksılarla fesleğenler getirdiler. Dilek fenerleri, mumlar ve kalemler getirdiler. Biraz dinlenelim diye uyku tulumları battaniyeler, karnımızı doyuralım diye yiyecekler getirdiler. Gecenin üçünde de sabahın köründe bir şeyler taşıyanlar hiç eksik olmadı. O kütüphanenin raflarında dünyanın en mutlu kitapları dolaştı.

Az da olsa “Oraya kütüphane kurdunuz da n’oldu?” minvalinde eleştiriler duydum, cevap vereyim. Ödevlerini, tezlerini bitirmeye çalışan bir sürü öğrenci paraları yetmediği için alamadıkları kitaplarını almış oldu; bir sürü insan, kendisiyle aynı duyguları paylaşan bir başkası tarafından hediye edildiğini bildiği bir kitapla belki biraz yalnız hissetmekten kurtuldu; kim bilir bir sürü insan belki uzun zaman sonra ilk kez sevgilisine şiir okudu…Bilmiyorum yani, illa bir şey olmuştur.

Salih diye bir çocuk vardı mesela, sokaklarda yaşayan kardeşlerimizden. Çizgi romanlara baktığını görüp birini vermek istediğimde “Abla istemem o çok yeni.” dediğini anlatayım mı? Yok, onu daha sonra anlatayım.

Sonra işte biliyorsunuz, parktan çıkartıldık. 400-500 civarı kitabımız, birkaç hatıra defterimiz, fesleğenlerimiz ve geri kalan her şeyimize polis el koydu.

Gezi Parkı’ndaki kitaplara polisin çöp muamelesi yaptığı yönündeki spekülatif çıkışlara tam olarak katılmıyorum. Esasen polis, oradaki insanlardan ağaçlardaki çaputlara kadar her şeye çöp muamelesi yaptı ve kitaplara da bir ayrıcalık tanımadı. Polisimiz hiç olmazsa bu konuda adil davrandı, haklarını yemeyelim.

Şimdilerde Gezi Parkı, her tarafı dantellerle süslenmiş ruhsuz misafir odalarına benziyor. Yetkililerin kafalarına göre kullanıma açıp kapamalarındaki istikrarsızlığa bakacak olursak, layık gördükleri misafirlerin kim olduklarını onların da bildiğini söyleyemeyiz. Mühim değil, orada olmamız şart değil. Gezi Parkı deyince artık herkesin aklına bir parktan çok daha fazlası geliyor.

Akla, vicdana ve hatıralara hiçbir kuvvet el koyamıyor. Bu direniş, hepimize unutamayacağımız çok fazla şey bıraktı. Bundan sonra üstüne Topçu Kışlası da yapsalar, yerinden söküp başka şehre de taşısalar, hatta benzin döküp yaksalar bile hikayesini hiç kaybetmeyecek bir yer artık Gezi Parkı.

Ve ardından söylemesi en güzel cümlelerden biri: Orada bir Gezi Kütüphanesi vardı.

Gece gündüz demeden var gücüyle çalışan tüm kütüphane tayfasına selamlarımla.
.

25 Temmuz 2013 Perşembe

Tavan Arası 2

.
Geçen yıl aile evinin çatısında çalışmak için temizleyip zerre çalışmadığım tavan arasını hatırlayanlarınız olacaktır. Şimdi yine buradayım ve siz kahrolası okurlarım anlatacaklarımı dinleyeceksiniz çünkü içim şişti tamam mı! Canlarım :/


Aslında ne anlatacağımı bilmiyorum. Birkaç gündür çalışayım diye şu koltuğa oturuyor ve öyle duruyorum. Dünya durmuyor. Onca şey oldu durmadı. Hakkında ileri geri konuşmak istemem ama ben bu kadar gamsız bir gezegen daha görmedim. Koltuk diyordum.

Akşamüstü babam gelip koltuğa oturdu. Baktı bana. Öyle bir baktı ki içimdeki civcivler oynayıp zıplamaya başladı. Babamın bakışları öyledir, kaç yaşında olursanız olun içinizi civcive çevirir. “Sarılayım mı biraz?” dedim, gülümsedi. Sonra kaybolup gitti işte.

Hayal görmenin en kötü tarafı dokunma isteğinizi karşılayamamaları. Yoksa birtakım tavan aralarında mutlu görüntülere rastlamak halen mümkün. Ölülerin en kötü huyuysa konuşmamaları. Keşke Allah hiç olmazsa bu kadarını ayarlasaydı. Babaların sesi çok özleniyor.

Şu pencereden bakınca amcamın evi görünüyor. Amcamla babam emekliliklerinde arıcılığa merak salmışlardı. Gece gündüz onlarla ilgilenip arılara evcil hayvan muamelesi yapıyorlardı. Avuçlarına arı alıp “Bal mı yapıyomuş benim oğlum” diye seven iki adam düşünün. Biraz delirmiş olduklarını görüyor ancak kimseye çaktırmıyorduk. Sonra babam gitti işte. Amcamın ağlamalarına dayanamayan arılar da gitti. Sonra amcam da gitti zaten. Hiçbirini tutamadık. Arkalarında boş kovanlarla birkaç kavanoz bal bıraktılar. Uzun süre kahvaltılarda bal yerken hiçbirimiz konuşamadık.

Gidiyorlar yani, tutamıyorsunuz. Öldüler de diyemiyorsunuz öyle dikten. Önce balların filan bitmesi gerekiyor, birinin cesaret edip ayakkabılarını kapının önünden çekmesi gerekiyor, çay içmeyi çok sevdikleri bardaklarını gidip mezarlarına gömmeniz, içine su koyup bazı kuşların oradan su içtiğini görmeniz gerekiyor. Ölümün en anisi bile öyle birden tesir etmiyor vücuda. Zamanla geçer deniliyor, zamanla geçmiyor, şekli değişiyor. İşte böyle kullanılmayan tavan aralarında biriken tozlara bakıp başka şeyler düşünmeye çalışıyorsunuz mesela. Mesela diyorsunuz ki toz esasen doğada kendiliğinden varolan bir şey değil, medeniyetin bize kötü bir hediyesi. Bir ara şuranın tozunu alayım diyorsunuz, şimdi ufo görsek çok tatlı olmaz mı diyorsunuz, şahsi bir ejderha alabileceğiniz günlerin gelmesini diliyorsunuz filan. Zaman geçiyor.

İnsanın arada bir kendisinin de tozunu alması gerekiyor. Yaşadıklarına şöyle bir bakıp hatıralarını yeniden katlaması ve güzelce yerleştirmesi gerekiyor. Böyle anlar bir parça da sessizlik gerektiriyor. Şimdi izninizle içimden bir dua söyleyeceğim. ”İyi ki yaşadılar” dediğimiz tüm ölmüşlerimiz için.
.

12 Temmuz 2013 Cuma

Geçti

.
Kardeşimin adı Ali. Annem onu her şey bok gibi gitse bile ben intihar etmeyeyim diye doğurmuş. Annemin de kardeşimin de bundan haberi yok. Ama ben biliyorum.

Ben biliyorum. Bir kardeşe yanmanın ne demek olduğunu biliyorum. 5 yıldır, gün değil ay değil tam 5 yıldır uyansın diye büyük kardeşimin gözlerinin içine bakıyorum. Bunun ne demek olduğunu… Bunun ne demek olduğunun birazını anlatıyorum da çoğunu anlatamıyorum.

İşte böyle anlatamadığım zamanlarda gidip Ali’me sarılıyorum. Hiçbir şey konuşmuyoruz. Göğsümüz birbirine değdiğinde herhangi bir sözün anlamı kalmıyor. Çünkü içimiz aynı yerden yanıyor ve ancak birbirimize sokulduğumuzda ağrısı biraz hafifliyor. Abimiz uyuyor. Abimiz uyanmıyor.

Berkin uyuyor. Mustafa Ali uyuyor.Yoğun bakım ünitesinin kapısında beklediğimiz günler geliyor gözümün önüne. Orada zamanın lehinize mi aleyhinize mi işlediğini asla bilemezsiniz. Uyansın diye zaman geçmesi gerektiğini söylerler. Zaman geçtikçe uyanma ihtimalinin azaldığını söylerler. Anasını sattığımın zamanının tam olarak ne işe yaradığını bir türlü anlayamazsınız. Dipten umut çıkarmak için her gün daha derine dalarsınız. Düşündükçe aklınız gözlerinizden akar ağlarsınız. Ağlamaktan bıkarsınız. Artık ağlamak istemezsiniz. Zaten ağlayarak dindiremezsiniz.

Sonra ne biliyim içeriden bir haber gelir mesela parmağını oynattı diye. Bu sefer mutluluktan delireceğinizi sanırsınız. Ayağa kalkmış da koşmaya konuşmaya gülmeye başlamış gibi sevinirsiniz. Saf mısınız nesiniz. Yok biliyorum değilsiniz. Öyle olması için canınızı vermeniz gerekse verirsiniz.

Ne diyordum, içeriden haber gelir çünkü hastanız kelimenin her anlamıyla içeridedir. İstediğiniz zaman yanına gidemezsiniz, sarılamaz, koklayamaz, elini tutamazsınız çünkü mikroplar. Mikroplar her yerdedir. Mikroplar orada yatan ve uyansın diye beklediğiniz canınızı öldürebilir. Ellememeniz gerekir. “Yeteri kadar sıkı sarılırsam belki beni bırakmaz” diyen içinizdeki sesi de böylece bastırmanız gerekir. Dokunamamak diyorum, insanı yora yora delirtir.

Ben çok yoruldum. Ben aklımı ağlaya ağlaya akıttım bitti. Artık hastanelere gidemiyorum ama siz gidin. Kendinizi çaresiz hissettiğiniz zamanlarda gidin. Yoğun bakım ünitelerinin önünde bekleyen insanlara bakın. Cesaretiniz varsa tam gözlerinin içine bakın. Çaresizliğin daniskasını kim iyi bilirmiş göreceksiniz.

Sonra işte bir de ölmek var. Kaç kişi öldü gözlerimle gördüm. Kaç kişi öldü ellerimle gömdüm. Bir insanı gömmek korkunç bir şey. Yani öldü diye illa gömmemiz mi gerekir? Keşke kapsüllere koyup uzaya fırlatabilsek. Benim kafam çok kötü. Benim kafam ne yapacağını bilmiyor. Benim kardeşimin adı Ali. Onu öldürseler dünyayı yakarım. Bir Ali’yi döve döve öldürdüler. Bir Ali’yi döve döve öldürmek hiç kolay değildir. Defalarca vurmak, vurmak, vurmak… Aklım almıyor. İçinde “Ali” olan ne çok ağıt var. İçimde “Ali” adında ağıtlar yakıyorlar. Aklım almıyor.

Gün doğdu. Berkin uyuyor. Mustafa Ali uyuyor. Ben uyuyamadım. Ben bu gece Ali İsmail’in çok uzaktaki mezarının başında bekledim. Annesi, babası, kardeşi, sevgilisi olup bekledim. İlk gecenin ne zor olduğunu, mezarın ne soğuk olduğunu düşünüp bekledim. İçimden ona hep şöyle dedim;

Artık kimse sana zarar veremeyecek güzel kardeşim, geçti.
.


30 Mayıs 2013 Perşembe

Memleketin anası sikiliyordu ve biz…


"Memleketin anası sikiliyordu ve biz, 
elimizden bi şey gelmediğinden, bütün gün içip her şeye gülüyorduk."

Yok aslında, artık pek öyle gülemiyorduk. Dramatik filmlerdeki o çok eğlenilen sahnelerin ortasında acı acı çalan telefonla gelen haberler gibi birbiri ardına yağıyordu haberler. Konu sürekli değişse de haberlerin içindeki zulüm ve vicdansızlık hiç değişmiyordu.

Memleketin anası sikiliyordu ve biz sabahları kalkıp işe gidiyorduk. İş arkadaşlarımızla olan bitenleri konuşuyor, birçoğunun hiçbir şeyden mustarip olmadığını görünce şaşırıyor, afallıyorduk. Yani sizce ters giden bir şeyler yok mu diyorduk, yok diyorlardı, muktedirler ne yapıyorsa bir bildikleri vardır diyorlardı, biz bu gidişattan gayet memnunuz diyorlardı. Allah gibi, peygamber gibi inanıyorlardı. Sık sık borsadaki paralarını kontrol ediyor, öğlenleri çatlayana kadar yemek yiyor, böyle olmaz bi şeyler yapmalıyız dediğimizde memleketi siz mi kurtaracaksınız deyip anıra anıra gülüyorlardı.

Memleketin anası sikiliyordu ve biz gerçekten ne yapacağımızı bilmiyorduk. Birbirimizi arayıp duydun mu diyorduk, hassiktir diyorduk, yok artık lan o kadar da olmaz diyorduk, o kadar da oluyordu. “Nereye sıçacaklar?” diye espri yapıp biraz gülmeye çalışıyor, çokça susuyorduk. Akşam Gezi Parkı’nda buluşalım deyip, ne kadar korktuğumuzu kimseye çaktırmamaya çalışarak normal görünen hayatlarımıza dönüyor ve günü akşam etmeye çalışıyorduk.

Memleketin anası sikiliyordu ve biz akşamları Gezi Parkı’nda buluşuyorduk. Mümkün olduğunca yakın duruyor, mümkün olduğunca birbirimize sokuluyorduk. Çok değiliz ama yalnız da değiliz diye sevinmeye çalışıyorduk. Daha iyi bir dünya hayal ediyorduk. Daha iyisini kazanmak için verdiğimiz mücadelenin var olanı kaybetmemeye dönmesini anlayamıyorduk. Ağaçlara sarılıyorduk, onlardan özür diliyorduk, içimizden ağlamak geliyordu ama yutuyorduk. Yutkunuyorduk. Boğazımıza ağaç sokmuşlar gibi hissediyor, bu şartlarda daha ne kadar nefes alabiliriz diye düşünüyor, umutsuzluğun ağzını burnunu kırmak istiyor, fakat artık çok zorlanıyorduk.

Memleketin anası sikiliyordu ve biz, kuş gördü diye sevinçle gökyüzüne bakarken bir arabanın altında kalan çocuklar gibi, sevdiğine kavuşmak için koşarken sırtından vurulan aşıklar gibi, garip gibi, yetim gibi, öylece ağaçların altında oturuyor, çok sevdiğimiz dünyaya adaletin geleceği  tek bir günü görmenin hayaliyle bekliyorduk.

Memleketin anası sikiliyordu ve biz sahiden artık bu kadarını anlayamıyorduk.

Not: Diyoruz ki, şenlik dağılıp bir acı yel kalmasın bahçede yalnız. Meselenin sadece bir park olmadığını idrak edelim, adil bir dünya için Gezi Parkı’nda buluşalım.
.

22 Mayıs 2013 Çarşamba

Bir gün gelecek ve diyeceğim ki;

.
-Çocuklar biliyor musunuz biz eskiden uçamıyorduk.

İşte bu yüzden evrimin edebini toplayıp efendi gibi hızlanması gerek.

Öpüyorum mıncırıklarınızı.
Sevgiler.
Balboa.
.

23 Nisan 2013 Salı

Meşe Palamutları

.
Ağlamaya değer şeyleri hatırlamak için arada mezarlıklara gitmeliyiz. Ben bugün gittim.

Yarım kulaçtan bile küçük bir mezar vardı. Taşını okudum, adı Melek, sadece Melek. 2 günlükken ölmüş. Ailesi, en basit haliyle hissettiklerini anlatan bir isim vermişler bebeğe, muhtemelen öldükten sonra. Zaten acı büyük olunca kelimeler hep basit olur. Demek istiyorum ki soyadını yazdırma gereği bile duymamışlar. Melek, bir soyadına ihtiyaç duyacak kadar bile kalmamış dünyada, üstünü başını bulaştırmadan doğaya karışmış. Önce üzüldüm sonra üzülmedim, ne bileyim.

Depremde ölmüş insanların mezarları vardı yığın yığın. İzmit’te mezarlıklar hep öyledir. Onları görünce insanın her seferinde içi ürperir. Ölüm tarihi aynı olan bir sürü mezar. Bir çeşit açık hava katliam müzesi. Ölenlerin bir kısmını tanıyorum, akrabalarımız ve komşularımız. Nasıl bulunduklarını, kaç gün enkaz altında kaldıklarını, ocaklarına nasıl bir ateş bıraktıklarını filan hep biliyorum. Şengül Abla mesela, iki kızıyla kaldı pis bi enkazın altında, hayattaydılar, sesleri duyuluyordu dışarıdan ama çok zor ulaşılabilecek bir yerde sıkışmışlardı. Önce kızlarından biri çığlıklar atarak öldü, sonra diğeri. Hadi biz neyse de, Şengül Abla günlerce kızlarının çığlıklarını duyup onlar için hiçbir şey yapamayarak kaldı o enkazda. Sonra çıkardılar, çocuklar ölü Şengül Abla diri. Ama bedenin yaşıyor olması bazen hiçbir şey ifade etmez. Birkaç gün sonra Şengül Abla’yı kızlarının yanına gömdüler.

Sonra Eren, abimin küçük oğlu. Arabalar onu çok heyecanlandırıyordu. Bir gün bir tanesine sarılmak istedi. Öyle akıllı bir çocuktu ki üç buçuk yaşında ölmeyi öğrendi.

Yürüdüm biraz. Bi ağaç altına oturup sigara içtim. Hepsinin ruhuna bir şarkı gönderip amin dedim. Biraz bekledim, kendimi hazırladım. İşte sonra gittim her zamanki yerime uzandım. Oradan göğe baktım. Babama son zamanlarda olan bitenleri anlattım. Komik komik anlattım çünkü babalarımızı güldürmemiz gerekir.

Meşeler diyorum, palamut veriyorlar. Meşe palamutları beni hep neşelendirir.

Bayramınız bıldırcın olsun.
.

17 Nisan 2013 Çarşamba

Kesik


Ben yoruldum. Genel yoruldum böyle, komple yoruldum. Saçlarım bile yoruldu yani, tepeden tırnağa diyorum, iç organlarım dahil, daha nasıl uzatabilirim? Uzatmayayım. Kafamın içinde rüzgarlar esiyor. Rüzgar sevmem. Yani severim de motor tepesindeyken ya da işte başka aksiyonel vaziyetlerde. Kafa içi rüzgarları iyi değil. Bir keresinde Kaçkarlara çıkmıştım, orada yayla evleri var işte, var tabii, insanlar nerede kalacak, işte o evlerde kışın da kalan oluyor mu diye sormuştum, dediler ki aşağıdaki yaylada bi kış üç genç kaldılar, sonra delirdiler. Nasıl yani delirdiler dedim, rüzgar sesinden dediler. Oralarda hava sertleşince rüzgar sesi çığlığa benzermiş. Çığlık duymaktan delirmişler. Çığlık duymak delirtir. Bilmiyorum. Bana mantıklı geldi. Delirmeyi mantıklı buluyorum.

Geçen bir belgeselde gördüm, Mike diye bir horoz kafası kesildikten sonra 15 ay yaşamış. Bayaa böyle kafasız kafasız yaşamış. Boğazındaki delikten yem ve su tıkıyormuş sahibi, o öyle ortalarda dolanıyormuş. Dolanmış yani, 15 ay. Nereye gittiğini görmeden, düşünmeden, çünkü dediğim gibi kafası yok. Gerçi bir horoz, kafası olsa da ne kadar düşünür bilemiyorum. Şu an düşünemiyorum. Kafam yok. Mike'ı çok seviyorum. Mike benim adamım. Mike'a hareket çeken hareketin allahını görür. Beni sinirlendirmeyin.

Diyorum ki bir serengetiye tayinimi isteyeyim. Filler zürafalar filan takılırız öyle. Tavuk kovalarız. Çeşitli hadiseler olur. Buraların çeşitli hadiselerinden sıkıldım çünkü. Genel sıkıldım böyle, komple sıkıldım. Uzatayım mı? İnsanlardan korkmaya başladım lan ben. Daha önce hiç insanlardan korkmamıştım. Buna üzülüyorum. Yalan filan söylüyorlar olum, hayatımda böyle saçma şey görmedim. Anlamıyorum abi, kafam basmıyor. Kafamı kestiler gerçi, bu yüzden de olabilir. Bu ara sık sık, babamın salonun ortasına serilmiş bir çarşafta öpölü yattığı günü hatırlıyorum. Üstünde pijamaları. İnsanın üstünde pijamaları varken ölü olmaması gerekir. Ne biliyim, illa öleceksen git efendi gibi önce kefenini giy. Kefen ölü olmayı normalleştiriyor çünkü. Pijama öyle değil. Pijamalı bir adam gözleri kapalı yatıyorsa onu uyandırmak istiyorsun. Yeteri kadar seslenirsen uyanır sanıyorsun. Sonra senelerce rüyalarında o pijamaları bir kefenle değiştiremediğin için hep sesleniyorsun. Öyle şeyler oluyor. Her neyse. O gün işte öyle pijamalarıyla uzanıyordu. Karnının üstünde bir bıçak vardı. Bu niye burda dedim, onu koymazsak şişer dediler. Sensiniz lan şişer! Babam o benim, babalar şişer mi, saçmalık. Sonra bıçağı elime aldım ve salondaki herkesi kovdum. Çıktılar. Babamla baş başa kaldım. Sonrasını elbette size anlatmayacağım, o kadar da değil. İbneler. Ben bir serengetiye tayinimi isteyeceğim. Çünkü çığlık duymak delirtir. Saçlarım yoruldu. Mike diye bir horoz varmış. Ölürken pijama giymemeliyiz. Benim kafamı kestiler.
.


14 Mart 2013 Perşembe

Göğe Bakalım

.
Öyle aslında. Şaşırtıcı hiçbir şey yok. Dünyanın çok kafasına göre bir ritmi var. Bir şeyler oluyor mesela, birden uzaylıların istilasına uğramışız, ne biliyim, hayvanlarcasına büyük şiddette bir deprem olmuş, yerküredeki çatlakların arasından dinozorlar çıkmış, denizler yanmaya başlamış, üstelik bunların hepsi aynı anda olmuş gibi. Aha diyorsun bu sefer kesin tezeği avuçla yedik. Ama sonra evin duvarı yıkılıyor, amına koyim, evin duvarı yıkılıyor lan sfgsfssfsaad Çok saçma değil mi? Göğe bakalım.

Dizimde atel, çantamda laptop koyuldum Beyoğlu'nun yoluna o gün. Yolda müzik dinledim, Radiohead iyi bir yürüme arkadaşı, güzel şeyler düşünmeye çalıştım. Çok güzel hissettiren bir vaziyet de var zaten beri yandan, motivasyonum yüksek, gidip sakin bir yere oturucam ve yazıcam. Topallaya topallaya yürürken İstiklal'in ortasında böyle hani sabundan balon üfleyen adamlar var ya, onlardan birini gördüm. Gün batıyor, ters ışık muhteşem, her şeyi gölge haline getiriyor, o anda görünen tek renkli şey balonların ışıkla değişen renkleri. Dedim "Ne güzel lan ne güzel, aslında dünya ne güzel." Sonra gidip bir yere oturdum ve twitter'a girip "Hepimiz birden delirebiliriz, göğe bakalım ::" yazdım. Bir Word dosyası açıp yazacağım öyküyü düşünmeye başladım ki telefon çaldı. Arayan ev sahibi. Kirayı geciktirdim diye bıdı bıdı yapacak sandım. "Aylin Hanım merhaba, ben şu an yatak odanızdayım." dedi. Neden? Neden benim yatak odamdasınız? Yani sizin benim yatak odamda olabilmeniz için hangi kozmik şartlar biraraya gelmiş olabilir? Mikrosaniye içinde aklımdan bi milyon şey geçti. "Yatak odanızın duvarı yıkıldı, dışarıdan girdik ustalarla beraber." assfgdsffsgfsgfsfdsg Abi aralıksız dört saat güldüm. Evim kırılmış lan adffafasfdgsf. Yatağımdan göğe bakılabiliyor. Hepimiz birden delirebiliriz. Öyle işte, güldüm n'abiyim. Sonra biraz ağladım ama, ne yalan söyliyim. Başıma gelen şeyleri komikleştirerek dayanmaya çalışmaktan biraz yoruldum çünkü. Ama başka bir yol da bilmiyorum.

Her neyse. Bir süredir bu sebeple mobil bir hayat yaşıyorum. 1 saat sonra ne yapacağıma, nerede olacağıma dair hiçbir fikrimin olmadığı günler. 1 saatleri uç uca ekleyerek zaman geçirmek biraz daha kolay, çünkü parçalara bölmek her zaman iyidir. İyiyim yani. Beni merak etmeyin. Artık daha çok göğe bakıyorum. Çünkü dediğim gibi, dünyanın çok kafasına göre bir ritmi var ve hepimiz birden delirebiliriz.


Not: Bir gün tekrar Amsterdam'a gidicem, bu adamı bulucam, onunla evlenicem ve renkli renkli giyinip birlikte göğe bakıcaz ::

Öbüyorum mıncırıklarınızı. Siyu.
.

9 Mart 2013 Cumartesi

Yolun Neresi?

.
Bilmiyorum. Zaten bilmediğim aşırı derecede çok şey var. Öyle işte, yarın doğum günüm. Kutlamaları bu geceden başlatan muhteşemkulade arkadaşlarım var, o yüzden uzun uzun yazamayacağım. Ama şöyle diyeyim, dana kadar kadın oldum ben artık. Ömür muhasebesi yapmam gereken yaşa da geldim belki ama lanet olsun dostum, hesap yapmak ne biçim. Güzel şeyler diliyorum, herkes için.


25 Aralık 2012 Salı

Kapı

.
Bir kapıdan çıktım. Kapının dışında birkaç basamak merdiven, devamında da bir asansör vardı. Bindim ve üç kat indim. Dışarı çıktığımda bastığım sokağı yürüye yürüye bitirdim. Buraya kadar iyiydim.

Köşeyi döndükten sonra hemen önümde dizlerimin arkasını görmeye başladım. Önce idrak edemeyip öyle devam ettim fakat bacaklarım göz göre göre önümde yürüyorlardı. Lan noluyor deyip arkama baktım. Götüm arkamdaydı. Yani bildiğiniz gibi değil, epey bir arkamda. Derken gövdem belimden kopup sağıma doğru kaydı. Hiç olmazsa kafam olması gereken yerde derken o da hooop sola. Bir sokağın ortasında dört köşeye dağıldım. İçimden diyemeyeceğim, çünkü artık neremden geldiğine emin olamadığım bir ses yürümeye devam etmem gerektiğini söylüyordu. Ancak bedenimin bütün parçalarını bir araya getirip onlardan anlamlı bir iş yapmalarını beklemek o an için mümkün görünmüyordu. Aklıma, yani bu yazdıklarımdan sonra bir aklım olduğuna hala inanıyorsanız, köpek bakıcıları geldi. Hani sabahları birtakım evlerden birtakım köpekleri alıp çişe mişe götüren tipler. Bazı sabahlar işe giderken durur onları izlerdim. Her biri başka bir yöne gitmek isteyen o köpekleri bir arada tutup götürmek istediği yere götürebilen o adamları çok takdir ettim. Basit görünüyor ama esasen epey zor bir iş, yaşayarak öğrendim.

Götümü bir kaldırımın üzerine oturtup diğer organlarımın yanıma geleceği anı bekledim. Beklerken düşündüm elbette, çünkü insanın beklerken yapabileceği daha iyi bir işi yoktur. Çünkü siz gelin beklemenin ne demek olduğunu  bir de benden dinleyin, ama şimdi değil. Şimdi sizlere kapılardan bahsedeceğim.

Kapılardan girmek zor çıkmak kolaydır. Saçmalamayın, böyle şeyler söylemeyeceğim.

Bir gün bir kapının içinde, bir adamın başında bekliyordum. Adam hiç kımıldamıyordu çünkü teknik olarak kımıldaması mümkün değildi. Hiç kımıldamayan birinin yanında beklemek de kolay görünür ancak değil, belki bunu da bir gün tafsilatıyla anlatırım ancak tekrar ediyorum, konumuz beklemek değil.

Hiç kımıldamayan adam birden kusmaya başladı. Dediğim kusmak, kusmak diye bildiğiniz şey değil. Ağzından, burnundan, karnındaki hortumdan, boğazına nefes alması için açılmış olan kanaldan, her yerinden kusuyordu. Gözlerinden de kustuğunu sanabileceğiniz kadar çok kusuyordu. İçi patlamış gibiydi ve mevcut tüm deliklerinden kendini dışarı atmaya çalışıyordu. Ben ne yapacağımı bilmiyordum. Sadece avuçlarımı açtım ve ağlaya zırlaya onun kustuklarını yakalamaya çalıştım. Avuçlarım dolunca da kendimi o kapıdan dışarı atıp doktoru çağırdım. Tam bu kısımda, gören gözler için bir can havli var.

Doktor geldi. Yardımcılarıyla beraber, kendini içinden dışarı atmaya çalışan adamı çeşitli acil müdahale yöntemleriyle yerine tıktı.

Çarşafları değiştirdim. Adamın her yerini ıslak pamuklarla sildim, kağıt havlularla kuruladım, pudraladım, öptüm kokladım. Sonra başucuna oturup ellerini tuttum ve biraz da öyle ağladım. O kımıldayamıyordu, biliyorsunuz. Kımıldayabilse kendisi akıl ederdi, yerine akıl ettim. Gözümün yaşını onun elleriyle sildim. Böylece biraz sakinleştim.

Kafamı kaldırdığımda en son doktora koşarken kullandığım o kapıda ellerimin kusmuktan izleriyle karşılaştım. O izleri hiç unutmadım.

Sizlere kapılarla ilgili başka şeylerden bahsedecektim ama şimdi tüm bunları siktiredin. Ben bir kapıdan çıktım. Nasılsa bir gün sayarım diye hiç saymadığım birkaç basamak merdiven ve akabinde bir asansörle üç kat aşağı indim. Dışarı çıktığımda bastığım sokağı yürüye yürüye bitirdim. Köşeyi dönüp hemen önümde dizlerimin arkasını gördüğüm andan beri de organlarımın kontrolünü kaybetmiş vaziyetteyim. Belki istifa edip köpek bakıcısı olurum. Bu kadar.
.

11 Aralık 2012 Salı

Lavukluğun lüzumu yok

.
Merhaba sevgili okurlarım, hep ben anlatıyorum biraz da siz anlatın rica ederim. Ama sonra çünkü şu an kafam hiç ses kaldırmıyor.

Kafam demişken, kafamı sikiyim çok afedersiniz. Bence kafa çıkarılıp takılabilen bir şey olmalıydı. Lazım olmadığında, taşıyamadığımızda ya da ne bileyim yatarken filan böyle çıkarıp ayakkabılığın üstüne filan koyabilmeliydik. Çok güzel olmaz mıydı? Olurdu ama olmamış. Çok güzel olabilecekken olmamış ne çok şey var. Madem böyle değil, akıl sağlığını korumanın bi yolunu bulmak lazım. Modern zamanlar bu işleri kolaylaştırıyor. “Dünyadaki en önemli şey sizsiniz” diyor, “Kendinizi sevin” diyor, “Hiçbir şeyin sizi üzmesine izin vermeyin” diyor. Pırıl pırıl, rengarenk haplar koyuyor önüne. Seç birini ve gülümse diyor. O kadar konuşuyorlar, hep ben mi çekicem lan bu hayatın ızdırabını dedim çaktım andidebrezani. Madem kafamı yerinden çıkaramıyorum, o halde küçük sevimli kapsüllerin içine koyar ve uzaya fırlatırım. Olur mu? Nah olur.

Öyle olmaz dostlarım. Öyle olmaz da bi şekilde oluyor ya her seferinde, ben asıl ona şaşırıyorum. N’olursa olsun ölmüyorsun. Ben mesela şimdiye kadar hiç ölmedim, inanılır gibi değil. Bu ara böyle kötüyüm mötüyüm diye dolanıyorum ama yine ölmeyeceğimi biliyorum mesela. Ağlarken filan aklıma geliyor bu, bi gülmek alıyor. Kendime karşı inandırıcılığımı kaybettim resmen. Kalbim sıkışıyor gibi oluyor mesela, içimden biri “Hadi ordan” diyor. O biri bakmasa çok güzel ölücem aslında ama insan biri bakarken ölemiyor bile lan. Hele o biri kendiyse. Düşünsene, çıkıyorsun köprüye mesela, kahrolmuşsun filan, atlamaya karar veriyorsun, sonra içindeki diyor ki “N’abıyon lan sen” diyor, “Ne bu şekil şekil hareketler” diyor. “Abi dayanamıyorum artık” filan diyorsun, yani ben öyle diyorum çünkü benim içimdeki bir abi, sizinkini bilemem, her neyse işte, abi diyor ki “Lavukluğun lüzumu yok, kalk git iki bira iç” diyor. Kulağını çekiyor adeta, paşa paşa gidiyorsun. Aman ne bileyim.

Eskiden “Edebiyat olmasa boku yemiştim.” diyordum, artık “Edebiyata rağmen boku yedim.” diyorum. Çünkü çok da lü lü anasını satiyim. Dünya turuna gidicem ben. Ya da şarkıcı filan olucam. O da olmadı orospu olurum. Henüz insanlığa ne tür bir kötülük yapacağıma karar vermedim. Bir ara veririm. Başımın çaresine de bakarım, onca yıllık başım sonuçta, bunu herkes bilir. Herkes bilir ve bu yüzden ağzıma sıçmakta hiçbir beis görmezler. Sonlara doğru eziklenmeyeydim eyiydi sdgsfdfdf. Ama böyle.

Bitmeden; edebiyata laf ediyorum ama yine de onsuz olmuyor. Ol sebep şuraya Barış Bıçakçı'nın Veciz Sözler'inden birini eklemeden gitmeyeyim:

"Bir öğleden sonra sahilde oturmuş kitap okurken koşarak önümden geçtiğini gördüm, biraz ileride durup geri döndü ve 'Biliyor musun,' dedi nefes nefese, 'Emre'nin ayağına deniz kestanesi battı!' 'Öyle mi!' dedim, onun hoşuna gideceğini düşündüğüm şaşkın bir yüz ifadesi takınarak, 'Peki şimdi nerde?' 'Ayağında!' diye bağırdı çın çın, sonra da yine koşarak uzaklaştı. Ah, öznelerin farklılığı öldürecek beni. O zaman çok güldürmüştü ama şimdi öldürecek. Herkesin cümlesi aynı bile olsa öznesi farklı. Ve gramer hiçbir işe yaramıyor. Demek istediğim, özne hiçbir zaman ben olamadım. Özne hep bir deniz kestanesiydi."

Gördüğünüz gibi vaziyetler biraz patlak. Beni ararsanız ebemin tenasül uzvunda olacağım.
Öpüyorum mıncırıklarınızı. Si yu.
.

21 Ekim 2012 Pazar

Sela

.
Sela okunuyordu ve bugün Cuma değildi. Bildiğiniz üzere Cuma dışında okunan selalar birinin öldüğünü haber verir. Ama kim ölmüştü? Lan yoksa acaba ben mi ölmüştüm amına koyayım :/

Derhal kendimi şöyle bir yokladım. Telefonu şarja taktım, tuvaleti domestosladım, çöp attım, kıçımı parmakladım filan, birtakım garip şeyler yaptım. Fakat bir türlü kendimi yaşadığıma inandıramadım.

Kafamı ellerimin arasına alıp son derece teatral bir vaziyette ne olup bittiğini anlamaya çalışırken korkudan kakam geldi, gidip yaptım. Gayet seri ve başarılı bir transfer işlemiydi. Sindirim sistemim tıkır tıkır çalışıyordu çok şükür. Ancak bu yine de benim yaşıyor olduğumu göstermezdi zira günlerdir adeta bir armut gibi takılıyordum. Dünyayla “nefes alsın yeter” teoremine dayanarak mütemadiyen oksijen ithal etmek dışında kayda değer bir ilişkim yoktu. Öldüğümü fark etmemiş olabilirdim yani. Zihnimin bana kakalı şakalar yapmasına hiç şaşırmazdım doğrusu, çünkü kendisi şakacı bir bireydir. Birkaç kere kaybolmuşluğum vakidir. Bu sefer işin iyiden iyiye bokunu çıkarmış olabilirdim.

Her ne kadar içtenlikle dikkatimi dağıtıp başka şeylerle meşgul olmaya çalışsam da kafamın içindeki “Öldüm mü lan acaba?” sorusunu duymadan edemiyordum. Aklım beni düelloya davet ediyordu ve pezevengi yenemeyeceğimi çok iyi biliyordum. “Yaşıyorum yarraam!” diye ünledim fakat buna saksıdaki çiçeği bile ikna edemedim. Bu arada o çiçeği motordan düşüp dizimi sakatladığım dönem almıştım ve hiç bakmamama rağmen hala yaşıyor. Azmini siktiğim. Her neyse. Arkadaşlarımla konuşursam yaşadığımı ispatlayabilirim diye düşündüm ve hiç zaman kaybetmeden telefona sarıldım. Bir sürü dedikodu yaptık. Konudan uzaklaştım. Olum çok acayip şeyler olmuş lan sdgsfdgs. Güldük ettik işte, birtakım ipnelikler yaptık. Ben zaten bundan sonra yazılarımla değil birtakım ipneliklerimle anılmak istiyorum. Bu yazı da burada böyle tık diye bitecek o yüzden. Götler.

Öpüyorum mıncırıklarınızı. Si yu.
.

6 Ekim 2012 Cumartesi

Biraz.

.
Ben bu ara biraz bozuldum. Hasta oldum yani. İnsan hasta olunca kendine biraz acıyor. O yüzden biraz konuşucam. Kusuruma bakmayın.

Öyle işte. Hasta oldum. Bağışıklık sistemimin çok güçlü olmasıyla övünürdüm hep. "Hasta olmam lan ben!" derdim. “Yıkar mı sandın bizi bu yalancı ayrılıklar!” derdim. Aslında, hastanelere ve doktorlara gitmemek için hastalanmıyordum. Metabolizmama bu sayede hükmediyordum belki. Her neyse, hasta oldum biraz. Soğuk filan almışım. İnsanın sevmediği şeyleri almaması gerekir. Ben soğuk sevmem. Küçükken çok üşüdüm. Keşke bu metafor olsaydı.

Burnum filan aktı işte hep. Hapşırdım biraz. Hapşırmayı severim. Çok komik gelir bana. Osurmak gibi tutmayı becerebileceğiniz bir şey değil, geldi mi illa gidecek. Keşke hepinizin hapşırır vaziyette fotoğraflarını çekebilseydim. Hapşırırken kimse kötü kalpli görünmez, ne bileyim, belki Kristof Kolomb bile. Bu arada o insanlıktan nasibini almamış pezevenk keşfettiği topraklarda yaşayan yerlileri köpeklerine yedirirmiş canlı canlı. Bu gece öğrendim, acayip tepem attı. Yok yok, hapşırırken bile güzel görünmez o orospu çocuğu.

Ateşim filan da çıktı işte. Abimi, ateşi çok yükseklerde seyrettiği için kışın ortasında bile buzların içinde yatırıyorduk hep. Baktıkça içim titriyordu. Yani onun yerine de çok üşüdüm ben. Ne diyordum, soğuk sevmem.

Birkaç gündür sigarayı bırakmaya çalışıyordum hem. Boyna elektronik sigara emikliyordum. Yani sigara da içiyordum tabi ama az içmeye çalışıyordum, eve gelirken yeni paket almıyordum filan. Az önce canım fena sigara çekti. Evde sigara yok. Var da gelen giden arkadaşların unuttuğu hiç sevmediğim sigaralar var. Dur lan puro olacaktı şuralarda dedim. Arıyorum arıyorum yok. Geçenlerde nasılsa içmiyorum diyerek kaldırmışım bi yerlere. Bi 15 dakika kadar hayattaki tek amacım o puroları bulmaya çalışmak oldu. İnsanın hayatta bir amacının olması güzel şey, epey oyalanıyorsunuz. Bi 15 dakikayı böyle kurtardım işte. Bi 15 dakika da bir puronun tamamını içmeyi hedefleyerek geçti. Zaman dediğin böyle böyle geçiyor, bi 15 dakika daha, bi 15 dakika daha.

Benim bozulmam yetmiyormuş gibi kombim de bozuldu bu gece. Bir süredir tekliyordu, bugün artık kendisinden hiç haber alamıyoruz. Oysa ben sıcak bi duş almak, duşun altında ağlamak, rimelimin filan akması gibi sinematografik sahneler yaşayayım diyordum, böylece bir tekamül tamamlanmış olurdu. Ama kısmet olmadı işte, kombi bozuldu. Aradım müşteri hizmetlerini, nasıl tatlı, nasıl anlayışlı yusyumuşak sesli bi adam açtı. Başladım buna anlatmaya, kombiden girdim hasta olmamdan çıktım. Oradan kimsenin bana çorba yapmamasından ve sigarayı bırakmaya çalışmanın ne kadar çirkin bir şey olduğundan devam ettim. Hiç sigara kullanmamış ama anladı beni, Allah razı olsun. Adamla bi güzel dertleştim, çok iyi geldi.

Sonra işte bugün hep dinlendim. Çıkmadım evden. Kıyafetlerimi filan yerleştirdim. Benim ne zaman canım sıkılsa kıyafetlerimi yeniden katlar ve dolaba yerleştiririm. Bu yüzden ev pimpisken bile dolabım hep düzenlidir.

Seslerden çok yoruluyorum. Her taraftan ses geliyor. Sessizliği bi cihaza kaydedebilsem kulağımda bi kulaklıkla yaşardım.

Bir puro daha yakayım.
.

27 Eylül 2012 Perşembe

Öngörü


"Çok kısa, karman çorman ve ahenksiz bir hikaye bu, Sam. Çünkü bir katliam hakkında söylenecek zekice bir şey yoktur. Hiç kimsenin bir daha hiçbir şey söylememesi ya da istememesi için herkesin ölmüş olması gerekir. Bir katliamdan sonra her şeyin sessiz olması gerekir ve hep de öyle olur zaten, bir tek kuşlar hariç.

Peki ya kuşlar ne der? Bir katliam için söylenebilecek ne varsa onu tabii ki. 'Cik-cik-cicik' gibi şeyler işte."

Kurt Vonnegut, 1969 senesinden Twitter'ı görmüş.

12 Eylül 2012 Çarşamba

Merdiven




Fotoğraftaki, beni her seferinde birkaç adım sonra doğduğum eve götüren merdiven. Gözleri göle bakıyor. Ama kardeşim Yusuf yüzlerce yıldır kuyuda. Belki de bu yüzden merdivenler hep kuyuları hatırlatıyor.

Artık merdivenlerin aşağı mı çıktığı yukarı mı indiği hiç belli olmuyor.




5 Ağustos 2012 Pazar

Tavan Arası


Blogu takip edenlerin hiç şaşırmayacağı bir cümle kurucam şimdi: Aile evindeydim ve sıkıntıdan kendimi dişlemek üzereydim.

Annemin bir şey istemesi üzerine tavan arasına çıktım ve karşılaştığım manzara karşısında gözümde şimşekler çaktı. Annemin çatı diye adlandırdığı ancak çok Amerikanca tınladığı için benim tavan arası demeyi tercih ettiğim bu yerde, ihtiyaç duyulmadığı için kaldırılmış mobilyalar, bir heves alınıp sonradan hiçbir sikime yaramadığı fark edilmiş ya da daha yeni modelleri çıktığı için atılmış birtakım cihazlar, sahipleri büyüdüğü için vazgeçilmiş oyuncaklar, içinde ne olduğunu bilmediğim karton kutular ve sınıflandırmaya üşendiğim bi dünya ıvır zıvır vardı. Oldukça uzun zamandır buraya hiç çıkmamıştım ve sıkıntıdan tehlike sinyalleri veren tüm iç organlarımı da yanıma alıp derhal burayı keşfe daldım.

Önce biraz bahsettiğim cihazları bızıkladım. Halı yıkama makinesiyle tüplü televizyonu birleştirip sonra da işte bunları amfiye bağlasam ve bir mouse yardımıyla yönetsem filan derken saçmaladığımı fark edip yün sepetine yöneldim. Oha bunlarla hırka, battaniye veya çadır örebilirdim. Nah örebilirdim. Bende o sabır ne gezer. Dambıllara yöneldim ve Rocky’yi düşünerek birkaç kez kaldırdıktan sonra bu kadar kasın bana yeteceğine karar verdim çünkü kollarım ne biçim de koptu. Kolilerin birinin üstünde bir yumurta gördüm. Oyuncak mı gerçek mi olduğunu anlamak için şöyle bir pıtlatayım derken kırılmasın mı? Kırılınca parmağım içine girmesin mi? Girince ben feryat figan bağırarak alt kata koşmayayım mı? Koştum. Çünkü bu bir dinozor yumurtası olabilirdi sonuçta. Ama değilmiş. Annem baktı. Karga yumurtasıymış meğer. Ehi.

Tekrar yukarı çıktım ve içinde ne olduğunu bilmediğim kutuları açmaya başladım. Sonra işler değişti.

Böyle şeyler yapmadan önce karşılaşabileceklerinize kendinizi hazırlamanız gerekir. Çünkü eski ve tozlanmış kutulardan genellikle insanın üstüne hatıralar atlar. Ve hepimiz çok iyi biliriz ki hatıralar sadece hatıradır ve bir daha hiç yaşanmayacaklardır.

Babamın hasta olduğu zamanlardan kalmış bir reçete buldum. Teşhis kısmında parietal kitle yazıyor. Tıbbi adını unutmuşum. Halbuki o zamanlar bir çözüm bulmak adına ne çok doktora sormuştum bunun anlamını. Ne diyordum, bir daha hiç yaşanmayacaklar. Babam bir daha hiç kanser olmayacak en azından.

Bir kutunun içinden abimin bir sürü ayakkabısı çıktı. Tekrar giyebilir belki diye saklamış annem. Ayakkabıların içine biraz ağladım işte. Sonra geçti.

Yine bir kutunun içinde abimin defterlerinden birini buldum. Kaza yapmadan önce Kocaeli Üniversitesi Spor Akademisi’nde İleri Sürüş Teknikleri dersi vermeye hazırlanıyordu. Notlar almış. Motosiklette ön fren kullanımıyla ilgili yazdıkları içimi biçti. El yazısını bu şartlarda yeniden görmenin yarattığı duygudan ise hiç söz etmek istemiyorum.


Üniversitedeyken tuttuğum deney defterini buldum sonra. Son sınıftaydım ve babam hastaydı. Mezun olduğumu görmesini istiyordum. Bu dersi verirsem diğerlerini bütünlemelerle geçme ihtimalim vardı. O yıl çok çalıştım. Geçme puanına defterin de etkisi olacaktı ve mükemmel bir deney defteri hazırladım. Üstelik hoca, sık sık hastaneye gitmek zorunda kaldığım için babamın durumunu da biliyordu. Ama yine de beni dersten geçirmedi ve okulu uzattım. Mutsuz olmasını dilediğim çok az kişi var ve bu hoca da onlardan biri. Fotoğrafçıya gidip bi tane kepli fotoğraf çektirmiştim ve babama getirip “Ben mezun oldum merak etme.” demiştim. Tüm ağrısına rağmen gülümseyip gözleriyle başucuna koymamı işaret etmişti. Konuşabilseydi mutlaka güzel şeyler de söylerdi. Son anına kadar o fotoğraf orada durdu. Amına koyayım. Bunları hatırlamak istememiştim.

                                                          
Kasetler, gazete kuponlarıyla alınmış ansiklopediler, buradan bakınca içine nasıl sığdığımızı aklımın almadığı küçüklükte kıyafetler, günlükler, mektuplar, fotoğraflar, kardeşimin sapanı, abimin kayak maskesi, ablamın resim defteri filan. Bir sürü şey bir anda kullanıldıkları zamanların sesleriyle gelip ebemi sikti anlayacağınız.

Günün en güzel ganimetiyse babamın fotoğraf makinelerini bulmam oldu. Böylece biraz kendime geldim.

Sonra kutuları ve hatırlattıklarını bir tarafa bırakıp işe giriştim ve tavan arasında kendime enfes bir çalışma köşesi yaptım. Açık konuşmam gerekirse götümden ter aktı. Muhtemelen burayı hiç kullanmayacağım ama iyi oldu yine de, yeniden unutmak için zaman geçti.



Tüm bu anlattıklarım doğrultusunda size şu kadarını söyleyebilirim dostlarım; hatıralarınızı çok kurcalamayın. “Herkesi özlemeye başlıyorsunuz sonra.”


19 Haziran 2012 Salı

Hemingway Savunması

.
Bu ara Stephen King’in “Yazma Sanatı” adlı kitabını okuyorum. Adı kadar sıkıcı bir kitap değil, tavsiye ederim yani. Kitaptan, King’in alkol ve madde bağımlılığıyla ilgili kısımlar bilhassa ilgimi çekti ve benim ilgimi çektiyse siz de bunları okumak zorundasınız kahrolasıcalar. Çünkü neden? Çünkü burası benim bölgem. İşedim ben buraya <3

“İlk 12 yıl kendimi “Sadece içmeyi sevdiğime” inandırarak geçirdim.” diye anlatmaya başlıyor King.

“Hiçbir zaman tam olarak dile getirilmemiş olsa da (bunu yapmak erkekliğe sığmazdı), Hemingway Savunması şöyle bir şeydi: Bir yazar olarak duyarlı bir insanım ama aynı zamanda da bir erkeğim ve gerçek erkekler duyarlılıklarına kapılmazlar. Sadece kadınsı erkekler yapar bunu. O yüzden içiyorum. Yoksa başka türlü bütün bu varoluş dehşetini algılayıp da çalışmayı nasıl sürdürebilirim? Üstelik, zaten içkiyle başa çıkabiliyorum. Gerçek bir erkek daima başa çıkar.”

King, yeni çıkan geri dönüşüm yasası gereği içki şişelerini atmayıp biriktirmeye başladığında durumunu idrak ediyor ve o anı şöyle anlatıyor;

“Allah kahretsin, ben bir alkoliğim diye düşündüm ve kafamda herhangi bir muhalif düşünce oluşmadı. Ne de olsa, The Shining’i (en azından  o geceye kadar) kendi hakkımda yazdığımı fark etmeden yazmış bir adamdım. Bu fikir karşısındaki tepkim inkar etmek ya da hoşlanmamak olmamıştı; ürkmüş kararlılık dediğim bir tepki vermiştim. O zaman dikkatli ol, diye düşündüğümü gayet iyi hatırlıyorum. Çünkü çuvallayacak olursan…

Çuvallayacak olursam, bir gece arabamı bir arka yolda devirir ya da televizyonda bir canlı yayında övünmeye filan kalkarsam, biri bana içkimi kontrol altına almam gerektiğini söylerdi ve bir alkoliğe içkisini kontrol altına alması gerektiğini söylemek de, dünyanın en ağır ishal vakasını geçiren bir adama sıçmasını kontrol altına almasını söylemek gibiydi. Bu sözü duymuş bir arkadaşımın, giderek rayından çıkan yaşamını ele geçirmek üzere ilk denemesinde yaşadığı çok matrak bir hikaye vardı. Bir danışmana gitmiş ve karısının, onun çok fazla içtiğinden endişelendiğini söylemişti. Danışman “Ne kadar içiyorsun?” diye sormuştu. Arkadaşım, danışmana inanamayarak bakmıştı. “Hepsini” demişti, sanki başka türlüsü düşünülemezmiş gibi. “

“Onun ne hissettiğini biliyorum.” diyor King. İşlerin böyle yürümeyeceğini fark eden karısının duruma müdahalesini ise şöyle anlatıyor;

“Tabby, seçme şansım olduğunu söylemişti; ya tedavi görüp düzelebilirdim ya da cehennem olup evden gidebilirdim. Çocuklarla kendisinin beni sevdiklerini ve tam da bu yüzden benim intiharıma tanıklık etmek istemediklerini belirtmişti. Pazarlık etmeye çalıştım, çünkü bağımlılar böyle yapardı. Sevimliydim, çünkü bağımlılar öyle olurdu. Sonunda, iki hafta düşünme süresi elde ettim. Geçmişe bakınca, bu, o dönemin bütün çılgınlığını özetliyor gibi. Adam yanmakta olan bir binanın tepesinde duruyor. Helikopter geliyor, bir ip merdiven atıyor. Helikopterin kapısından sarkan adam “Tırman!” diye bağırıyor. Yanan binanın tepesindeki adam ise, “İki hafta verin bu konuda düşüneyim.” diye cevap veriyor.”

İçtiği dönemin son 5 senesinde gecelerinin hep şu törenle bittiğini söylüyor: “Buzdolabında kalan biraların hepsini lavaboya dökerdim. Eğer dökmezsem, kalkıp bir tane daha içene dek konuşurlardı benimle yatakta. Sonra bir tane daha. Ve bir tane daha.”

Sonuca gelecek olursak; Stephen King sonuca da kendisi gelmiş sağolsun. Kısaltarak aktarıyorum:

“Yaratıcı çabalarla zihni dağıtan maddelerin iç içe oldukları, günümüzün en büyük entelektüel pop mitlerinden biridir. Ama uyuşturucu ve alkolün daha ince bir duyarlılık yarattığına dair tüm iddialar, her zamanki kerameti kendinden menkul palavralardır sadece. Hemingway ve Fitzgerald yaratıcı oldukları için, yabancılaştıkları için ya da ahlaken zayıf oldukları için içmiyorlardı. İçiyorlardı çünkü hücreleri bunu yapmaları için mesaj yolluyordu. Belki yaratıcı insanlar, alkolizm ve bağımlılık konusunda öteki işleri yapanlara göre daha büyük risk altında olabilir, ama ne olmuş yani? Helaya kusarken hepimiz hemen hemen aynı görünüyoruz sonuçta.”

Gördüğünüz gibi tecrübe çok anasının gözü bir şey dostlarım. Ve takdir edersiniz ki kusarken kimse güzel ya da yakışıklı görünmez. Musibet-nasihat bağlantılı didaktik bir yazı olmasından her ne kadar imtina etmeye çalışsam da içimdeki anaç cadı “Köpek gibi içmenin lüzumu yok.” diye bağırıyor. Fakat son kertede hayat sizin, ne bok yerseniz yeyin.

Öbüyorum mıncırıklarınızı. Canlarım. Laaaaağğnnn!!
.

16 Haziran 2012 Cumartesi

Pazar

.
Can sıkıntısına iki motor taksam şimdiye uzaya gitmiştim.

Beni harekete geçiren işte bu düşünce oldu. Klasik bir aile evi ziyaretindeydim ve son derece klasik olan can sıkıntısı, bu ziyaretin ilk gününde kendini göstermekten çekinmemişti. Fakat bu sefer götü başı yayarak geçmesini beklemeyecektim.

Ne yapsam ne yapsam diye düşünürken annemin dikiş makinesiyle göz göze geldim. O anda kafamın içinde şimşekler çaktı. Evet dostlarım, birtakım şeyler dikecektim! Ne dikecektim bilmiyordum ama bence kesin harikulade şeyler olacaktı. Herkes diktiklerime hayran kalacaktı. İnsanlar bu son derece avangard, vintage, post-modern ve sado-mazo şeyleri almak için sıraya gireceklerdi. Böylece hem can sıkıntımdan kurtulacak, hem de paranın amına koyacaktım.

Sıcaktan beynim büzüşmesin diye dikiş makinesini bir uzay mekiğini kucaklıyormuşçasına büyük bir şefkatle klimalı odaya taşırken annem beni gördü ve derhal cinnet geçirdi çünkü kendisi beni çok iyi tanır. Onu ikna etmek için uzun ve karmaşık cümleler kurmaya başlamıştım ki lafımın ortasında “Ne bok yersen ye” diyerek bana onay verdi. Canım annem ::

Bir şeyler dikmek istiyorsanız iğne, iplik ve kumaşa ihtiyacınız vardır. Bunu herkes bilir. Halı kullanmamalısınız yani. Çünkü iğne kırılıyor. Halbuki nagada da güzel otantik çantalar dikecektim lan :(

Annem kestiğim halının üzerinde kriz geçirirken ben elbiselere girişmiştim bile. Gerçekten çok güzel elbiselerdi. Müthiş kumaşları vardı. Makas üzerlerinden yağ gibi kayıyordu adeta ve çeşitli renklerde olmaları da olaya fantastik bir boyut katıyordu. Bir yandan kesiyor, bir yandan da bunlardan neler dikebileceğimi düşünüyordum. Şapka, ayakkabı süsü, külot ya da hamak dikebilirdim. Teoriyle çok zaman harcamak istemedim. Bir yerden başlarsam devamının geleceğine biat ettim ve kumaşlarımı makinenin elune verdim.

Ailem öyle olduğunu düşünmese de bence ortaya harika bir iş çıktı. Annem elbiselerini ve halısını geri istediğini söylüyor, car car bağırıyordu. Bu kadın sanattan gerçekten hiç anlamıyordu. Ne var be ne var, dedim, ben bunları satıp çok daha iyilerini alırım, dedim, hayret bi şey, dedim. İddialı ve serttim. Öyle ki, annem eline bir çanta alıp diktiklerimi içine tıkarken ve “Git sat da göreyim!” diyerek etlerimi didelerken başım hala dimdikti. 

Anneme gününü gösterecektim. Pazara gidecektim ve zaten 5 dakika içinde bütün ürünlerim kapış kapış gidecekti. Kaldı ki pazar, romanım için müthiş bir gözlem yeri olacaktı. Gözümün önünden bir taşla vuracağım kuş sürüleri geçiyordu.

Kendimi pazarın ortasında bulduğumda işin ciddiyetini kavradım. Olum ben bunları nasıl satacaktım :/ Bir tezgahım bile yoktu. Fakat geri dönemezdim. Önce hepsini çöpe atayım ve bankadan para çekip annemin yüzüne savurayım diye düşündüm. Ama amına koduğumun gururu ağır bastı. Hem zaten malıma güveniyordum. “Malıma güveniyorum!” diye bağırdım. O esnada hatırlatayım, pazarın ortasındaydım. İnsanlar dönüp bana baktı. Kıçımın arasından bir damla ter aktı. Fakat başlamışken devam etmeliyim diye kendimi gazladım. “Çok güzel şeylerim var.” dedim. Pazarcılardan biri gevrek gevrek gülerek “Neylerin var abla aç da görelim?” dedi. Pezevengin evladı. “Senin ağzını yüzünü sikerim şerefsiz” diyerek adamın üstüne atlamamla zabıta hooop. Beni oradan uzaklaştırdılar :(

Geçmişi arkamda bırakıp kendime başka bir köşe buldum ve diktiklerimi üstüme başıma astım. İşin en kötü tarafı ürünlerimin ne olduğunu bilmememdi. Dolayısıyla “Çok güzel şeylerim var.” dışında bir şey söyleyemiyordum ve bu her seferinde aynı gevrek sırıtışa sebep oluyordu. Ben de bağırmamaya, orada öyle dilek ağacı gibi dikilmeye karar verdim. Nasıl olsa iyi olacak hastanın doktor ayağına gelirdi. Geldi. Bir tane velet kolumdan sarkanlardan birini çekiştirerek “Bu kaç lira abla?” dedi. Bilmiyordum, hiç düşünmemiştim. Ama karşımdaki bir çocuk olduğuna göre fazla parası yokturdu. “5 lira ablasının güzeli” dedim. Bunu söylerken son derece sempatiktim. Ama piç kurusu bana o paraya 5 tane spaydırmen oyuncağı alırım demesin mi? Git al o zaman ne soruyorsun diye çocuğun üstüne atlamamla annesi hoooop. Beni oradan da uzaklaştırdılar.

Maceralarım bunlarla bitmedi ama bu utanç hikayesini daha fazla uzatmak istemiyorum. Şu kadarını söyleyebilirim ki pazar korkunç bir yer dostlarım. Ayrıca halkımız aşırı derecede zevk yoksunu ve kaba. Benimle hep dalga geçtiler ve tek bir şey dahi almadılar. Sikiyim ben böyle halkı çok afedersiniz.

Şu anda aile fertlerimin hiçbiriyle konuşmuyorum. Fısır fısır konuşuyor ve bir armut gibi gülüp duruyorlar. Kötü konuşmak istemiyorum ama bence atalarımızdan biri kesin hayvan.

İstanbul’a dönene kadar günler nasıl geçecek bilmiyorum. Canım hala çok sıkılıyor ve korkarım aklıma yeni fikirler geliyor.

Öbüyorum mıncırıklarınızı. Si yu.   
.