27 Temmuz 2015 Pazartesi

Ağaç Ev

.
Can sıkıntısına iki motor taksam, şimdiye uzaya gitmiştim.

Beni harekete geçiren bu cümle oldu. Aile evindeydim ve pencereden bahçeye doğru boş boş bakıyordum ki birden kafamda şimşekler çaktı. Çocukluğumdan beri hayalini kurduğum o muhteşem şey için muazzam uygunlukta bir yer vardı. Kopkocaman ve şepşefkatli iki ağaç. Ağaçların üstüne ne yapılır? Elbette ki ağaç ev! Koşarak balkona gittim ve bu harikulade fikrimi orada ince ince demlenen alkolik abime açtım. Gözleri kayık bir vaziyette “Yaparız be aabisi ayıbediyon” dedi. Onay verilmişti. Derhal projeyi çizip malzeme listesi çıkarmak gerekiyordu. Abim “Sen bana kağıt kalem ver bak ne biçim de çiziyorum planı şimdi” dedi. Verdim. Ben de o esnada internet taramasına geçtim. Gördüğüm şeyler karşısında aklımı kaybedecektim. İnanılmaz güzellikte ağaç evler vardı. Her gördüğüm ev için ayrı tonda bir çığlık atıyor, ancak iki gözünü aynı noktaya odaklamakta güçlük çekerek çizim yapmaya çalışan abim dışında kimse tarafından ciddiye alınmıyordum. Halbuki ben kararlıydım. O evi n’olursa olsun yapacaktım!

Sabırsız yapım nedeniyle daha evin şekli şemali bile belli değilken dekorasyon fikirlerine kendimi kaptırmıştım ki abim “Bitti” deyip elindeki kağıdı uzattı. Allahın adını verdim bu ne? Bir de diyor ki “Kafamın içinde çok süper çizdim de kağıtta niye böyle oldu anlamadım” diyor. İçe içe yaktı kafayı.


Neyse ben düzgün bir proje çizdim, malzeme ve maliyet listesi çıkardık ve sabah kalkar kalkmaz işe koyulmak üzere anlaşıp yattık.

Uyandığımda abim ortalarda görünmüyordu. Meğer gece ben yattıktan sonra da içmeye devam etmiş ve hala sızık vaziyetteymiş. Yanına gidip seri hareketlerle kendisini tepikledim. Gözünü yarım açıp “Geldik mi?” dedi. “Yine mi çok içtin sen” dedim. “Yok b’abisi, seksen yetmiş liralık filan işte” dedi. Ben bunun kafasından aşağı kahve döküp yüzünde soda şişesi kırdıktan sonra bi şekilde ayılttım. Bindik arabaya. “Benzin kalmamış karttan çeksene benzin ben çok seviyorum benzin” dedi. Dedim depoya hohla zaten bizi keresteciye kadar götürür. Öyle böyle gittik. O keresteci senin bu nalbur benim derken toparladık getirdik malzemeyi.

Başlayabilmek için temel görevi görmesi adına demir bir profil yaptırmamız gerekiyordu ve yazık ki bu iş için Süleyman Usta’dan başkasını tanımıyorduk. Süleyman Usta tam bir öldüren çene. Tek saniyede üç uzun cümle kurabiliyor ve anlattıkları zerrece ilgimi çekmiyor. Ama ortaya bir iş çıkarmak istiyorsanız, bazı bedelleri ödemek zorundasınız dostlarım.

Ayaklarımı toprağa gömüp gövdemi siper ederek kendimden demir profil yapma noktasına gelmiştim ki Süleyman Usta işini bitirdi. Yeteri kadar yüksek olmuştu. Usta dedi ki alt katı da ahır yapsana dedi. Hee dedim içine de at alayım. Şakasına söylemiştim. Ama Süleyman Usta ciddiye alıp dört çekerli çenesiyle zamanında jokey kulübüne iş yaptığından, parasını alamadığı için kendisine at vermeyi teklif ettiklerinden, bakamayacağı için istemediğinden, sonra nasıl olduysa büyükbaş hayvanları kızıştırma zamanından, oğlunun nasıl da hayırsız oluşundan, olası koalisyon ihtimallerinden ve daha hatırımda kalmayan bir dünya şeyden bahsetmeye başladı. Bu konuşma nereye gidiyor derken hınzır bir ifadeyle “At alayım mı sana?” dedi. Usta dedim hayırlı akşamlar eline sağlık çok güzel oldu.

Ertesi gün ve sonraki günler ailecek çalışarak evi neredeyse bitirdik. Bakmayın abime böyle söyleniyorum ama ayı gibi çalıştı gerçekten de. Tinerini balisini eksik etmediğiniz sürece mesele çıkarmıyor. Şimdi o kadar ağır iş yapınca kasları çıktı tabii, diyor ki “Abisi” diyor, “kollarımı böyle komple dövme mi yaptırsam” diyor, “hani jakuzi savaşçıları gibi” diyor. Zihinsiz bir birey. Ama çok seviyorum.

Süleyman Usta gelip geçerken kamyonunu durdurup eve bakıyor ve her seferinde “At alayım mı sana?” diye bağırıyor.
Annem o ameliyatlı ve tontiş kafasıyla bahçeme çit yapıyor, saksılarıma kılıf örüyor. Ablam, yengem, yeğenlerim herkes bir işin ucundan tutmaya çalışıyor. Komşular çiçek fideleri taşıyor, ihtiyacım olabilecek malzemeleri getiriyor. Şunu demeye çalışıyorum; güzel bir hayal kurduğunuzda, gerçekleşmesi için herkes elinden geleni yapıyor. Gerçekleştirdiğiniz bir hayalin içinden bakınca da, dünya epey güzel bir yer gibi görünüyor.



Yalnız benim bu narin yazar ellerim nasıl oldu da iki haftada inşaat kerestesine döndü aklım ermiyor. Artık kaaveye takılıyor, kalasla adam dövüyor ve uzun malbora içiyorum. Namım Aylin Usta. Bana ona göre konuşacaksınız.

At alayım mı size?


















Not: Bu yazı, Kafa Dergi Temmuz 2015 sayısında yayınlanmıştır. Bu kadar fotoğrafla yayınlanmamıştır tabii, dergiyi babamın oğlu çıkarmıyor sonuçta.

Sevgiler. Balboa.

19 Mart 2015 Perşembe

N'aber neler yapıyorsun?

.
Nesli tükenmiş bir kuşun yumurtasını arıyorum.
.

13 Ocak 2015 Salı

Bu son olsun

.
Başım ağrıyor. Bir kitapta, adam ilk elli sayfa boyunca başının ağrısından bahsediyordu. Ağrısının bir ilginçliği yoktu üstelik, bildiğiniz düz baş ağrısı. Eh be anladık başın ağrıyor diyerek kitabı bırakmıştım. Belki ilerleyen sayfalarda geçmiştir ağrısı, bilemiyorum.

Anladığınız üzere başım ağrıyor. Bunu anlatmak için tek cümle yetiyor. Başka durumları anlatmak içinse dünyanın bütün dilleri bir araya gelse yetmeyecek gibi geliyor. Zaten dil öğrenmekle aram iyi değil, kafam almıyor.

Kafanın almaması bir şey değil de aklın almaması çok korkunç oluyor. Baş, kafa ve akıl aynı şeyler değil. Kelimeler insana amma çok olanak sunuyor. Çok da umurumda. Abim uyuyor. Abim uyanmıyor.

Solunum makinesinin çok çirkin bir sesi var. Beynimi yiyor. Bir hortum abimin ağzından içinde bir yerlere kadar gidiyor. Ağzı hep açık duruyor. Kuruyor. Başka bazı hortumlar damarlarından içeri bir şeyler zerk ediyor. Karnındaki hortumla içeri mama ittiriliyor. Penisine taktıkları ise dışarı aktarım için kullanılıyor. Devr-i daim sistemini kurmuşlar, tıkır tıkır çalışıyor. Ama bir şey var işte bir şey! Bir şey yok, sakinim.

Sakinim. Kafamı antidepresan kapsüllerine koyup uzaya fırlatıyorum. Bütün gece boşlukta fıldır fıldır tur atıyorum. Sonra sabah oluyor.

Abim bazen gözlerini açıyor. Bakıyorum bakıyorum bakıyorum. Orada mısın diyorum, cevap vermiyor. Orada değil, biliyorum. Çok uzun zaman önce bırakıp gitti beni. Beni burada bunca şeyin arasında sik gibi bırakıp gitti. Nefes alamıyormuş. Bok kafalı. Ben sanki alabiliyorum. Bazen gerçekten ağzını burnunu kırmak istiyorum. Onu çok özlüyorum.

Doktoru dedi ki durumu gitgide kötüleşiyor, ciğerleri iflas etti, artık geri dönüşü kesinlikle mümkün değil. Ne demek o dedim. Kendinizi hazırlayın dedi. Nasıl hazırlayayım gidip kuaföre saçımı mı yaptırayım hazırlamak ne demek? Yani işte anlıyorsunuz dedi. Beni bir şeyler anlayan biri sanıyor. Ses tonumun ciddiyetinden olsa gerek. Doktor hiçbir bok bilmiyor.

Sonra gidip abime dedim ki moruk ciğerlerin iflas etmiş ama dert etme, ben sermayeyi koyarım çalışır didinir ciğerine yeni bir iş kurarız. Eskiden olsa gülerdi. Eski dediğim çok eski. Gülmedi. Abimin gözleri dünyanın en katı gerçeği. İlla gideceksen dedim defol gözüm görmesin seni. Demedim öyle, nasıl diyeyim ki.

İlla gideceksen ve orada bizden önce gidenler bir medeniyet kurmuşlarsa dedim, ilk iş git babamı bul. Kafanı patlatıp hafıza mafıza hepsini asfaltta bıraktığın için belki tipini unutmuşsundur, burnu kocaman ve kemerli. Hemen dikkatini çekecektir zaten. O sana gerekli oryantasyonu sağlar. Sonra dedim yetkili birilerini görürsen şöyle söyle, ‘Kardeşimin size çok selamı var’ Ötesini ben gelince halledeceğim.

Başka bir şey demedim. Artık bir şey diyemiyorum. Yanında 5 dakika kalmama izin veriyorlar. Elini tutuyorum, başımı omzuna yaslıyorum. Ona hep bu şarkıyı söylüyorum.


Başım ağrıyor. Ben bir gün delireceğim. Allah’ı asla affetmeyeceğim.
.

30 Kasım 2014 Pazar

Kitap Tavsiyesi

.
Acayip zor bir şey bu. Ben nereden bileyim ne okudunuz ne okumadınız hayret bir şey. Ama o kadar çok tavsiye isteyen mesaj alıyorum ki tek yazıyla bu işi çözeyim dedim. Hazır fuar zamanı, indirimli indirimli alırsınız isterseniz.

Machado De Assis- Mezarımdan Yazıyorum

Kjersti Skomsvold- Hızlandıkça Azalıyorum

Jay Griffiths- Tik-Tak/Zamana Kaçamak Bir Bakış

Louis-Ferdinand Céline- Gecenin Sonuna Yolculuk

Caterina Bonvicini- Köpekbalıklarının Dengesi

Emile Ajar- Koca Tembel

Kurt Vonnegut- Mezbaha No:5

Samuel Beckett- Godot'yu Beklerken

Yevgeni Zamyatin- Biz

J. M. Coetzee- Barbarları Beklerken

Trevanian- Şibumi

Dino Buzzati- Tatar Çölü

John Fante- Bahara Kadar Bekle, Bandini

Franco Ferrucci- Evrenin Hikayesi

Léo Malet- Kara Üçleme

Jean-Paul Roux- Orta Asya'da Kutsal Bitkiler ve Hayvanlar

Türkçe edebiyata da başka zaman bakarız. Çok kenar köşe şeyler yazmadım. Muhtemelen birçoğunuzun okuduğu şeyler. Ama dediğim gibi tanımadığım bilmediğim insanlara ne tavsiye edeceğimi kestiremiyorum. Biraz ortadan gittim diyelim. Ha hepsini çok severim, ayrı.

Bir de yazar olmak yahut yazarların ne gibi şeylere maruz kaldıklarını görmek isteyenlere bir tavsiyem var;

Giuseppe Culichia- Demek Yazar Olmak İstiyorsun. Okurken acayip eğlendim.


Öyle işte. Dalton'ların size çok selamı var. İyi okumalar.
Sevgiler.
Balboa.
.

21 Eylül 2014 Pazar

Uçar Mıyız?

.
Merhaba sevgili moruklar. Kitap çıktı sonunda, onu haber vereyim dedim. Çok garip duygu. Yani kitaplığımda artık kendi kitabım var. Sonra işte insanlar okuyorlar bir şeyler söylüyorlar filan. Ne bileyim. Bu ara bununla çok mutluyum ben, beni merak etmeyin.

Bir de bu akşam annem okumuş, aradı dedi ki işte ben de kitap yazıcam sdhsd. Ki kafasına koyduysa yapar. Yakınlarda Hamide Balboa diye bir yazar çıkarsa tanımıyorum sdgss

Burada, blogda yayınladığım ilk yazı var. O zamanlar işlerin bu noktaya geleceğine dair hiçbir fikrim yoktu. Fakat işte en başta da söylediğim gibi; "Doğu oturup beklemenin yeridir. Yeteri kadar beklerseniz her şey ayağınıza gelir."

Beni yazabileceğime inandıran tüm okurlara, en şelaleli duygularımla.

Öpüyorum mıncırıklarınızı.

Sevgiler.
Balboa.

16 Nisan 2014 Çarşamba

Erik

.
Merhaba moruklar;

Örmeyi çok istediğim bir kazak var ama heyecandan sürekli ilmik kaçırıyorum. Elbette burada gerçek bir kazaktan söz etmiyorum, metafor diye bir şey var herhalde, hayret şey. Hem zaten ben kazak örmekten ne anlarım :/ Daha önce söylemiştim, tüm yaratıcılığımı sergileyerek keşfettiğim örneğe, bir örgü gurusu olan annem "Hayvan Sidiği" ismini koymuştu. Sanata gerçekten saygısı yok.

Neyse işte Balık var ya, köpek kızımdan söz ediyorum, bu ara onun sevgisini vücuduma sığdıramamak gibi mühim bir sorun yaşıyorum, her tarafımdan fışkırıyor şerefsiz. Erik seviyor lan, bayaa böyle ağaçtan erik koparıyorum, yarısını ben yiyorum yarısını o yiyor. İnsan eriğini herkesle paylaşmaz, bilirsiniz. Çünkü erik kutsaldır. Çünkü o erik ağacını, siz artık komşununkinden çalmayın diye babanız ekmiştir. Zamanı geldiğinde siz de gidip babanızın baş ucuna başka bir ağaç dikmişsinizdir ama onunkinin komşudan çalmakla ilgisi yok. Hem zaten konumuz bu değil. Şimdi, sandığa sıçarak protesto etmediğime pişman olduğum belediye, "oradan yol geçecek" diye eriğinizi kesmek istemektedir. Çünkü onlara kalırsa başka bir yere başka bir erik dikilebilir, bu teknik bir hadisedir, çözülebilir, hiçbir şey yoldan kıymetli değildir. Konumuz bu olabilirdi, ama küfür söylemeyi bıraktığım için bu da değil.

Balık işte, içimi titretiyor. Bir bakışı var, görmelisiniz. Bazen bir de konuşsa keşke diyorum ama sonra vazgeçiyorum. Konuşmayan birine, istediğiniz sesi doldurabiliyorsunuz çünkü. Üzülme diyen bir ses mesela, geçecek diyen bir ses.

Artık konunun ne olduğunu söyleme zamanı geldi ama bunu izah edemiyorum. Bir şeyleri çok özledim. Hatırlayamıyorum.
.



26 Şubat 2014 Çarşamba

Uğur'un Terlikleri

.
Uğur Kaymaz öldürüldüğünde Tunceli’deydim. Üniversiteden mezun olur olmaz Doğu hizmeti için çalışmaya gitmiştim. Mecburiyetten. Hayatta kalmanın bir yolunu bulmam lazımdı ve o zamanki şartlarımda bu, şahsi trajedilerimden kaçmak için hiç fena bir yol gibi görünmemişti. Kaçarak kurtulunabileceğini sanacak kadar küçüktüm henüz. Uğur benden de küçüktü.

“12 yaşında 13 kurşunla.” Günlerce kulaklarımda çınladı bu cümle. 12 yaşında 13 kurşunla. Çünkü tüm devletler korkaktır.

Size Uğur’un hikayesini ben anlatmayacağım, çünkü onun hikayesini bilmiyorsanız gerçekten utanmanız gerekir. Bilince de başka türlü utanıyor insan. Zaten bir kalbiniz varsa her gününüz utanarak geçer.

Küçücük sobalı bir evde yaşıyordum. Başlarda, tepelerden gelen silah sesleri sizi korkutuyor ama sonra alışıyorsunuz. Her şeye alışıyoruz çünkü orospu çocuğuyuz. Akşamları sobamı yakıyor, o sesleri duymayayım, içimdeki sesleri duymayayım diye “büyük şehir”den getirdiğim CD’lerden birini açıyor ve saatlerce tavana bakıyordum. İki yılın neredeyse tamamı böyle geçti.

Hapishane duvarlarına mahkumların neden sürekli bir şeyler astığını anlamıştım orada. Delirmemek için yapıyorsunuz. Size ait olmadığını düşündüğünüz bir hayatın içinde debelenirken, aslında size ait olan hayatta neler varsa onları duvarlara asıp hatırlamaya çalışıyorsunuz. Benim evimin duvarı da böyle alakalı alakasız bir sürü şeyle doluydu ve her geçen gün yenilerini ekliyordum. Kendi küçük tımarhanemde öyle ya da böyle yaşayıp gidiyordum.

Uğur’u Kasım 2004’te öldürdüler. Yıldırım Türker, Radikal gazetesinde konuyla ilgili içimi çok kıyan bir yazı yazmıştı. Kesip duvara asmıştım onu da. Uğur, babasıyla beraber evinin önünde devlet tarafından “karanlıkta büyük adam gibi görünüyordu” gibi korkunç bir gerekçeyle öldürüldüğünde ayağında terlikleri varmış. Ayağında terlikleri. 10 yıl oldu. Uğur’un ayağındaki terlikler hala bazı geceler rüyalarımda gelir göğsüme oturur.

Bir gün bir arkadaşım geldi eve. Yazı dikkatini çekti, niye astın bunu dedi. İyi niyetle sordu sandım, öyle değilmiş. “Buna mı üzülüyorsun” dedi, “çocuk teröristmiş işte.” Çocuk teröristmiş. Çocukla terörü aynı cümle içinde nasıl kullanabildiğine inanamadım. Bir kalbiniz varsa her gün utanırsınız, yoksa kolay.

Uğur’un AİHM’deki davası sonuçlanmış bugün. Sonuçta gak olmuş guk olmuş. Ne fark eder? Ben Uğur’un fotoğrafını bolca gördüm yine bugün. Aslında hiç yaşamamış gibi bakan gözlerini, üstündeki okul önlüğünün yakasından çıkan kırmızı kazağını, sımsıkı kapalı ağzındaki çok eksik kalmış, daha başlamadan bitmiş gibi duran gülümseyişini gördüm. İş yerinde çok yorulmuştum. Bütün gün memleketin anasının nasıl sikildiğini izlemekten de ayrıca helak olunca eve gelip uyudum. İşte sonra rüyamda yine Uğur’un terlikleri.




31 Aralık 2013 Salı

Size biraz bilinçlerimi akıtmak isterim.

.
Merhaba sevgili okur bireyler;

Klişe bir yılbaşı yazısıyla sizlere bütün yıl ne boklar yediğimi anlatmayı planladığım bu yazıdan şu anda vazgeçiyorum. Bu sefer biraz çabuk oldu farkındayım ama sonuçta size ne benim hayatımdan ve tohumunuza para mı saydım, ibneler.

Şu anda masamın üzerinde bit kadar bir kedi dolaşıyor. Yazıya başladığımda, masanın üstündeki bir kitaba sıçtı ve silmeye üşendim. Her yerin bok olması saniyeler sürmedi. Boka basıp basıp bütün eve sürdü. Evladımın boku resmen bölünerek çoğaldı. Bu çok boklu paragrafı burada bırakıp bok temizlemeye gidiyorum.

Hayat kısa. Kediler sıçıyor.

Yeni yılınız bıldırcın olsun.
.

13 Aralık 2013 Cuma

Sipariş Bilginiz


.
Babam emekli olduktan sonra kasabanın merkezi bir yerinde dükkan kiralamış, ömrünün kalanında orada çeşitli iş girişimlerinde bulunmuş ve hepsinde iflas etmişti. Ancak öyle tatlı iflas ediyordu ki hiçbir şey diyemiyordunuz. Sonuçta mutluydu, eğleniyordu, her seferinde maddi olarak epey dara düşüyorduk ama dediğim gibi adam mutluydu. Onun mutlu olması, dünyadaki her şeyden daha değerlidir.

Manavlık yaptığı bir dönem bir komşumuz sürekli babamdan alış-veriş yaparmış. Ekonomik vaziyetleri patlak olduğu için hep veresiyeye yazdırırmış. 2 sene kadar sürmüş bu, borç epey kabarmış. Babam adamdan para istemeyi dehşet verici bulurdu çünkü yani "Adamın parası mı var be kadın, aç mı kalsınlar!". Sonra sonra adamın eline yüklü bir miktar geçmiş, arazi mi satmış ne. Ev almış, araba almış, havalı havalı dolaşmaya başlamış ama gelip de babama olan borcunu ödememiş. İşte o zaman babamın tepesi atmış. Bir gün kuzenimle dükkanda oturuyorlarmış, babam demiş ki "Böyle böyle oldu. Şimdi parası var ve borcunu getirmiyor. Ayıp. Benim de çoluk çocuğum var. Dükkana mal alacak param kalmadı. Bi göreyim çok kötü yapıcam Önder, bak sen şahitsin." 

Birkaç saat sonra, babam dükkanın önünü süpürürken borçlu komşu yoldan geçiyormuş. Babama selam verip "Nasılsın Selaattin Amca yaa?" demiş, babam "İyiyim." deyip süpürmeye devam etmiş. Adam gitmiş.

Babam koşa koşa dükkana girip "Önder lan, çok mu kötü yaptım adamı?" demiş. Önder Abim "N'aptın ki dayı?" demiş anlamayıp. "Ya nasılsın dedi iyiyim dedim, sen nasılsın demedim, ağır mı olmuştur? Ama hak etti pezevenk. Senin artık paran var, benim paramı niye getirmiyorsun di mi? Neyse ama getirir artık, çok kötü yaptım onu."

Aradan yıllar geçti. Babam çeşitli iflaslar sayesinde çeşitli iş kolları deneyerek çeşitli deneyimler edindi. Yani bir dükkanımız hep oldu, ama içinde ne sattığı sık sık değişti. Dondurmacılık yaptığı zamanların hastasıyım mesela. 

Sonra kanser oldu. Doktorlar kurtulmasının bir yolu yok dedi. Dağ gibi adam. Aklım almadı. Doktorlara atamadığım yumrukların hepsi benim suratımda patladı. 

Teşhisinden ölümüne kadar çok çirkin şeyler oldu tabii, zaten hastalığın güzeli olmaz, bu yüzden böyle şeylerden bahsetmeyeceğim. 

Kanserinin ilerleyen zamanlarında ama hala konuşabiliyorken kuzenim ziyaretimize geldi, biraz güldük eğlendik, çeşitli ibnelikler yaptık filan. Sonra babama eğilip "Dayı" dedi, "o adam paranı getirdi mi? Babam güçlükle dedi ki, "Getirmedi ama Önder, mutlaka getirecek, o gün çok kötü yaptım onu."

O adam hala babamın parasını getirmedi. Ama bir gün getirecek eminim, çünkü babam öyle dedi.

Böyle işte moruklarım. Bir şey yazıcam diye aklım çıkıyor. Kitap işi n'oldu dediklerinde götüm uçukluyor. Bir balta alıp kendimi kesmeyi düşünüyorum o derece. Ama az önce bir öykünün sonunu yazdım, gerisi de kafamın içinde. Yazarım yani, kesin yazarım. Çünkü bir gün kesin yazıcam, biliyorsunuz.

Öpüyorum mıncırıklarınızı.
Sevgiler.
Balboa.

12 Ağustos 2013 Pazartesi

Belki İçeriden İyi Bir Haber Gelir


Gamze Elvan’a

Geçenlerde Beşiktaş’tan arkadaşlarla hastaneye, Berkin’i ziyarete gittik. Berkin, bir polisin destan atışı sonucu komaya girdiği için onu görmemize izin vermiyorlar tabii. Ailesi bahçedeydi. Gördüğüm en güzel gülüşlerden birine sahip biriyle tanıştım orada; Gamze. “Ben ablasıyım.” dedi. “Abla olmak için ne küçük.” diye düşündüm içimden. Sonrası işte hep içimden.

Yoğun bakımda yatan bir hastanız varsa sizin için dünyanın en saçma mesaisi de başlamış demektir. Hastanız tıbba emanet olduğu için bir refakatçilik durumunuz yoktur. Yapabileceğiniz hiçbir şey olmadığı için yanında size yer yoktur. Kaybetme korkusundan aklınız çıktığı için uzağında durmaya cesaretiniz de yoktur. Böylece hastanenin belli bir köşesini mesken tutar ve içeriden gelebilecek en ufak bir haber için gece gündüz demeden beklemeye başlarsınız.

Dünyanın en çirkin ve yorucu beklemesi, kalbiniz koparcasına dilediğiniz şeyin ne zaman gerçekleşeceğini bilmediğiniz beklemedir. İlk günler şaşkınlıkla geçer, neler olup bittiğini anlayamazsınız. İnsanlar gelir, şahsi meraklarını gidermek için bir sürü soru sorarlar, büyük bir heyecanla cevaplarsınız. Sonra başkaları gelir ve sonra başkaları… Cevaplarınız değişmez. İçeriden haber gelmez.

İçeriden haber gelmedikçe zaman uzar, sorular yorar. Her gün birbirine benzemeye başlar. Ağlamaya kalksanız “Hiç olmazsa nefes alıyor.” deyip sustururlar. Ne kadar özlemiş olabileceğinizi hesaba katmazlar. Ne kadar özleseniz de günde sadece bir kişi için 5 dakikalığına tanınan ziyaret hakkını anneniz çok ağladığı, kardeşiniz hiç uyumadığı için onlar kullansın istersiniz. Bazı dertler küçük yaşta abla yapar insanı. Günler geçer.

Sonra işte bayram mayram gelir. Çeşitli hadiseler olur. Fark etmez. Günler hep geçer.

Ağlaya ağlaya uyuyakaldığım bir gece rüyamda görmüştüm abimi. Bizim eve çıkan yolun başında, elinde valiziyle bir yere yetişmeye çalışıyor gibiydi. Soluk soluğa koşup valizini tuttum ve “Gidemezsin!” dedim. “Gelicem lan korkma.” dedi. “Yemin et?” dedim, “Valla.” dedi. İnandım. Abime inanmayayım da kime inanayım? Sonra sarıldık, saçlarımı öptü, çünkü yani bilemezsiniz, benim abim hep saçlarımı öper.

Günler diyorum, öyle ya da böyle geçer. Saçlarınız öpülmemekten eskir ama kimseye çaktırmazsınız. Olan biteni pek anlamazsınız. Mevzu sıcakken yanınızda olan insanlar vardır. Mevzu soğudukça uzaklaşan insanlar vardır. Mutlaka onların da kendilerine göre sorunları vardır. Sıcakla soğuğu ayıramazsınız. Zaten ayırsanız da işin içinden çıkamazsınız. Ama belki içeriden bir haber gelir. Ah işte o dünyanın en güzel ihtimalidir, belki içeriden iyi bir haber gelir…

Hastanenin bahçesinde böyle şeyler düşünüyordum ki Gamze seslendi. “Neyiniz var, iyi misiniz?” dedi. Boş bulunup “Benim kardeşim de benzer bir durumda.” dedim, halbuki söylemeyecektim, ben iyi bir örnek değilim. Elimi tutup gözlerime baktı ve “İnşallah iyileşir.” dedi. Söylemiş miydim, Gamze gördüğüm en güzel gülüşlerden birinin sahibi.

Sonrasında, ailesinin yapacağı basın açıklaması için Taksim Meydanı’nda toplandığımızda gördüm onu. “Berkin’i bu hale getirenlerin bulunmasını ve cezalandırılmasını istiyoruz.” diyeceklerdi, dedirtmediler biliyorsunuz. Akşamında Gamze; “Ailem, bugün yaralanan insanlardan, gözaltına alınan insanlardan, yaşanan arbededen dolayı özür diliyor. Özür diliyoruz.”  diye yazdı twitter’dan. Ben devlet olsam çoktan intihar ederdim.

Demek istiyorum ki Gamze biraz yorulmuştur şimdi. Gün saymaktan, kardeşine sarılamamaktan, umutsuz görünmemek için içine içine ağlamaktan yorulmuştur.

Ben şimdi bir bayram gününde abimin yatağının başucunda oturup Berkin’le Gamze’yi düşünüyorum. “Ne yapsak iyi olurlar?”ın cevabını bulmaya çalışıyorum, hastaneye gidip hiçbir şey sormadan konuşmadan yanlarında oturmaktan başka bir şey gelmiyor aklıma. Oysa Berkin’e, derin derin uykularından bakıp gülebileceği hikayeler anlatmak istiyorum, çünkü yani anasını satiyim, komik hikayeleri kim sevmez.
*
Asmayın suratınızı hemen, durun bakalım, belki içeriden iyi bir haber gelir.

Uyuyanları gözlerinden.
Bayramınız bıldırcın olsun.
.

30 Temmuz 2013 Salı

Fesleğenli Kütüphane

.
Gezi direnişinin, muktedirlerin ve taraftarlarının bu yöndeki tüm iddialarına rağmen planlı ve kumandanlı bir hareket olmadığını ispat etmeye çalışmanın bilmem artık lüzumu var mı…Orada bulunduğumuz her an, bir sonraki anda ne yapacağımızı da neye maruz kalacağımızı da bilmiyorduk. İlk günler, tek derdi arkadaşlarıyla açık havada vakit geçirmek olan bir arkadaşın parkta sabahlamaya kalkıp uykusundan biber gazıyla uyandırıldığı için çok sinirlendiğini ve en bıçkın direnişçilerden biri haline geldiğini söylersem belki mesele biraz daha açıklık kazanır. Bizler, kabaca davranışlardan hoşlanmıyor ve attığımız tüm sloganlarla esasen tek bir şey anlatmaya çalışıyorduk: “İtiraz ediyoruz.”

Gezi Kütüphanesi de, parktaki birçok şey gibi bir itiraz etme yöntemi olarak kuruldu.



Daha ilk günden rafların dolup taştığını, yayınevlerinin ve dergilerin muazzam desteğini, ellerine torba torba kitap alıp getirenler kadar ülkenin dört yanından kargo gönderenler de olduğunu duymuşsunuzdur zaten, o kadar anlattık. Ben size biraz daha başka şeylerden bahsetmek istiyorum.

Filiz Ali geldi mesela bir gün, soluk soluğa. Babasının yeşil mürekkebiyle onun adına imzaladığı kitapları getirdi. Ona, Sabahattin Ali’nin ölüm şekli nedeniyle bu ülkede yaşayan bir insan olarak ne büyük utanç duyduğumu söyleme fırsatı buldum, gerçi neye yarar. Refik Halid Karay’ın torunu dedesinin bir koli kitabını getirip bıraktı sessizce, sormasak kim olduğunu söylemeye niyeti yoktu. Eşi ağlayarak, Fethi Naci’nin kütüphanesinden getirdiği kitaplarını bıraktı. Elinde bastonuyla emekli bir doktor hanım, eşinin tekerlekli sandalyede olduğu için gelemediğini ama kendisini bize sarılması için sıkı sıkı tembihlediğini söyledi, sarıldık. Bir sürü insanla sarıldık. Kitapların, insanlara sarılmak için müthişkulade bir yol olduğunu bir kez daha hatırladık.

Gelenler soruyorlardı:
-Bu kitap ne kadar? -Bedava.
-Okuyup geri getirmek için ne kadar sürem var? -İlk fırsatta oku ama getirmene gerek yok.
-Yerine başka kitap mı getireyim? –Eh yani hiç fena olmaz ama sen bilirsin.
-Kaç kitap alabilirim? -İstediğin kadar.
-Kimlik bırakmam gerekir mi? -Delirdin galiba.

Klasik kütüphane kurallarına alışmış gözlerdeki şaşkınlık ve mutluluğu tarif edebilecek boyutta bir edebi yetkinliğe sahip değilim. Ama bu hareketin herhangi bir kısmına uzaktan ya da yakından şahit olmuş herkesin ne demek istediğimi anladığını düşünüyorum.

Sonra hatıra defterleri. İnsanlar gelip hatıra defterlerine öyle güzel şeyler yazdılar ki, hangi birini anlatayım? 8 yaşındaki Can şöyle yazmıştı mesela: “Demokrasi istiyorum çünkü canım istedi.” Çocuk haklıydı, bizimki de candı, başka ülkelerde görünce özeniyorduk işte.

İlk iki gün o kadar büyük ilgi oldu ki yoğunluktan kitaplara damga basmayı akıl edemedik. Parktan birileri sağolsunlar oydukları silgilerden “Gezi Parkı” yazan damgalar yaptılar bize. Kitapları ve ayraçları damgaladığımızı görenler kollarına omuzlarına da istiyorlardı. Damgalanmayı insana sempatik bir şeymiş gibi gösterecek kadar güzeldiler çünkü. Polisin el koyduğu şeyler arasında herhalde en çok üzüldüklerim o silgilerdir.

Yanlış hatırlamıyorsam Tolkien’in bir kitabının içine “Bu kitabı alan lütfen çocuğuna da okusun, benim babam bana hiç kitap okumadı.” yazmıştı bir kız, bir çocuğa okunması dileğiyle koyduk rafa. Bir anne, yakın zamanda kaybettiği oğlunun kitaplarını verdi ağlayarak, “Başka çocuklar okur inşallah.” dedi. Dediğini dua bilip koyduk rafa. Saksılarla fesleğenler getirdiler. Dilek fenerleri, mumlar ve kalemler getirdiler. Biraz dinlenelim diye uyku tulumları battaniyeler, karnımızı doyuralım diye yiyecekler getirdiler. Gecenin üçünde de sabahın köründe bir şeyler taşıyanlar hiç eksik olmadı. O kütüphanenin raflarında dünyanın en mutlu kitapları dolaştı.

Az da olsa “Oraya kütüphane kurdunuz da n’oldu?” minvalinde eleştiriler duydum, cevap vereyim. Ödevlerini, tezlerini bitirmeye çalışan bir sürü öğrenci paraları yetmediği için alamadıkları kitaplarını almış oldu; bir sürü insan, kendisiyle aynı duyguları paylaşan bir başkası tarafından hediye edildiğini bildiği bir kitapla belki biraz yalnız hissetmekten kurtuldu; kim bilir bir sürü insan belki uzun zaman sonra ilk kez sevgilisine şiir okudu…Bilmiyorum yani, illa bir şey olmuştur.

Salih diye bir çocuk vardı mesela, sokaklarda yaşayan kardeşlerimizden. Çizgi romanlara baktığını görüp birini vermek istediğimde “Abla istemem o çok yeni.” dediğini anlatayım mı? Yok, onu daha sonra anlatayım.

Sonra işte biliyorsunuz, parktan çıkartıldık. 400-500 civarı kitabımız, birkaç hatıra defterimiz, fesleğenlerimiz ve geri kalan her şeyimize polis el koydu.

Gezi Parkı’ndaki kitaplara polisin çöp muamelesi yaptığı yönündeki spekülatif çıkışlara tam olarak katılmıyorum. Esasen polis, oradaki insanlardan ağaçlardaki çaputlara kadar her şeye çöp muamelesi yaptı ve kitaplara da bir ayrıcalık tanımadı. Polisimiz hiç olmazsa bu konuda adil davrandı, haklarını yemeyelim.

Şimdilerde Gezi Parkı, her tarafı dantellerle süslenmiş ruhsuz misafir odalarına benziyor. Yetkililerin kafalarına göre kullanıma açıp kapamalarındaki istikrarsızlığa bakacak olursak, layık gördükleri misafirlerin kim olduklarını onların da bildiğini söyleyemeyiz. Mühim değil, orada olmamız şart değil. Gezi Parkı deyince artık herkesin aklına bir parktan çok daha fazlası geliyor.

Akla, vicdana ve hatıralara hiçbir kuvvet el koyamıyor. Bu direniş, hepimize unutamayacağımız çok fazla şey bıraktı. Bundan sonra üstüne Topçu Kışlası da yapsalar, yerinden söküp başka şehre de taşısalar, hatta benzin döküp yaksalar bile hikayesini hiç kaybetmeyecek bir yer artık Gezi Parkı.

Ve ardından söylemesi en güzel cümlelerden biri: Orada bir Gezi Kütüphanesi vardı.

Gece gündüz demeden var gücüyle çalışan tüm kütüphane tayfasına selamlarımla.
.

25 Temmuz 2013 Perşembe

Tavan Arası 2

.
Geçen yıl aile evinin çatısında çalışmak için temizleyip zerre çalışmadığım tavan arasını hatırlayanlarınız olacaktır. Şimdi yine buradayım ve siz kahrolası okurlarım anlatacaklarımı dinleyeceksiniz çünkü içim şişti tamam mı! Canlarım :/


Aslında ne anlatacağımı bilmiyorum. Birkaç gündür çalışayım diye şu koltuğa oturuyor ve öyle duruyorum. Dünya durmuyor. Onca şey oldu durmadı. Hakkında ileri geri konuşmak istemem ama ben bu kadar gamsız bir gezegen daha görmedim. Koltuk diyordum.

Akşamüstü babam gelip koltuğa oturdu. Baktı bana. Öyle bir baktı ki içimdeki civcivler oynayıp zıplamaya başladı. Babamın bakışları öyledir, kaç yaşında olursanız olun içinizi civcive çevirir. “Sarılayım mı biraz?” dedim, gülümsedi. Sonra kaybolup gitti işte.

Hayal görmenin en kötü tarafı dokunma isteğinizi karşılayamamaları. Yoksa birtakım tavan aralarında mutlu görüntülere rastlamak halen mümkün. Ölülerin en kötü huyuysa konuşmamaları. Keşke Allah hiç olmazsa bu kadarını ayarlasaydı. Babaların sesi çok özleniyor.

Şu pencereden bakınca amcamın evi görünüyor. Amcamla babam emekliliklerinde arıcılığa merak salmışlardı. Gece gündüz onlarla ilgilenip arılara evcil hayvan muamelesi yapıyorlardı. Avuçlarına arı alıp “Bal mı yapıyomuş benim oğlum” diye seven iki adam düşünün. Biraz delirmiş olduklarını görüyor ancak kimseye çaktırmıyorduk. Sonra babam gitti işte. Amcamın ağlamalarına dayanamayan arılar da gitti. Sonra amcam da gitti zaten. Hiçbirini tutamadık. Arkalarında boş kovanlarla birkaç kavanoz bal bıraktılar. Uzun süre kahvaltılarda bal yerken hiçbirimiz konuşamadık.

Gidiyorlar yani, tutamıyorsunuz. Öldüler de diyemiyorsunuz öyle dikten. Önce balların filan bitmesi gerekiyor, birinin cesaret edip ayakkabılarını kapının önünden çekmesi gerekiyor, çay içmeyi çok sevdikleri bardaklarını gidip mezarlarına gömmeniz, içine su koyup bazı kuşların oradan su içtiğini görmeniz gerekiyor. Ölümün en anisi bile öyle birden tesir etmiyor vücuda. Zamanla geçer deniliyor, zamanla geçmiyor, şekli değişiyor. İşte böyle kullanılmayan tavan aralarında biriken tozlara bakıp başka şeyler düşünmeye çalışıyorsunuz mesela. Mesela diyorsunuz ki toz esasen doğada kendiliğinden varolan bir şey değil, medeniyetin bize kötü bir hediyesi. Bir ara şuranın tozunu alayım diyorsunuz, şimdi ufo görsek çok tatlı olmaz mı diyorsunuz, şahsi bir ejderha alabileceğiniz günlerin gelmesini diliyorsunuz filan. Zaman geçiyor.

İnsanın arada bir kendisinin de tozunu alması gerekiyor. Yaşadıklarına şöyle bir bakıp hatıralarını yeniden katlaması ve güzelce yerleştirmesi gerekiyor. Böyle anlar bir parça da sessizlik gerektiriyor. Şimdi izninizle içimden bir dua söyleyeceğim. ”İyi ki yaşadılar” dediğimiz tüm ölmüşlerimiz için.
.

12 Temmuz 2013 Cuma

Geçti

.
Kardeşimin adı Ali. Annem onu her şey bok gibi gitse bile ben intihar etmeyeyim diye doğurmuş. Annemin de kardeşimin de bundan haberi yok. Ama ben biliyorum.

Ben biliyorum. Bir kardeşe yanmanın ne demek olduğunu biliyorum. 5 yıldır, gün değil ay değil tam 5 yıldır uyansın diye büyük kardeşimin gözlerinin içine bakıyorum. Bunun ne demek olduğunu… Bunun ne demek olduğunun birazını anlatıyorum da çoğunu anlatamıyorum.

İşte böyle anlatamadığım zamanlarda gidip Ali’me sarılıyorum. Hiçbir şey konuşmuyoruz. Göğsümüz birbirine değdiğinde herhangi bir sözün anlamı kalmıyor. Çünkü içimiz aynı yerden yanıyor ve ancak birbirimize sokulduğumuzda ağrısı biraz hafifliyor. Abimiz uyuyor. Abimiz uyanmıyor.

Berkin uyuyor. Mustafa Ali uyuyor.Yoğun bakım ünitesinin kapısında beklediğimiz günler geliyor gözümün önüne. Orada zamanın lehinize mi aleyhinize mi işlediğini asla bilemezsiniz. Uyansın diye zaman geçmesi gerektiğini söylerler. Zaman geçtikçe uyanma ihtimalinin azaldığını söylerler. Anasını sattığımın zamanının tam olarak ne işe yaradığını bir türlü anlayamazsınız. Dipten umut çıkarmak için her gün daha derine dalarsınız. Düşündükçe aklınız gözlerinizden akar ağlarsınız. Ağlamaktan bıkarsınız. Artık ağlamak istemezsiniz. Zaten ağlayarak dindiremezsiniz.

Sonra ne biliyim içeriden bir haber gelir mesela parmağını oynattı diye. Bu sefer mutluluktan delireceğinizi sanırsınız. Ayağa kalkmış da koşmaya konuşmaya gülmeye başlamış gibi sevinirsiniz. Saf mısınız nesiniz. Yok biliyorum değilsiniz. Öyle olması için canınızı vermeniz gerekse verirsiniz.

Ne diyordum, içeriden haber gelir çünkü hastanız kelimenin her anlamıyla içeridedir. İstediğiniz zaman yanına gidemezsiniz, sarılamaz, koklayamaz, elini tutamazsınız çünkü mikroplar. Mikroplar her yerdedir. Mikroplar orada yatan ve uyansın diye beklediğiniz canınızı öldürebilir. Ellememeniz gerekir. “Yeteri kadar sıkı sarılırsam belki beni bırakmaz” diyen içinizdeki sesi de böylece bastırmanız gerekir. Dokunamamak diyorum, insanı yora yora delirtir.

Ben çok yoruldum. Ben aklımı ağlaya ağlaya akıttım bitti. Artık hastanelere gidemiyorum ama siz gidin. Kendinizi çaresiz hissettiğiniz zamanlarda gidin. Yoğun bakım ünitelerinin önünde bekleyen insanlara bakın. Cesaretiniz varsa tam gözlerinin içine bakın. Çaresizliğin daniskasını kim iyi bilirmiş göreceksiniz.

Sonra işte bir de ölmek var. Kaç kişi öldü gözlerimle gördüm. Kaç kişi öldü ellerimle gömdüm. Bir insanı gömmek korkunç bir şey. Yani öldü diye illa gömmemiz mi gerekir? Keşke kapsüllere koyup uzaya fırlatabilsek. Benim kafam çok kötü. Benim kafam ne yapacağını bilmiyor. Benim kardeşimin adı Ali. Onu öldürseler dünyayı yakarım. Bir Ali’yi döve döve öldürdüler. Bir Ali’yi döve döve öldürmek hiç kolay değildir. Defalarca vurmak, vurmak, vurmak… Aklım almıyor. İçinde “Ali” olan ne çok ağıt var. İçimde “Ali” adında ağıtlar yakıyorlar. Aklım almıyor.

Gün doğdu. Berkin uyuyor. Mustafa Ali uyuyor. Ben uyuyamadım. Ben bu gece Ali İsmail’in çok uzaktaki mezarının başında bekledim. Annesi, babası, kardeşi, sevgilisi olup bekledim. İlk gecenin ne zor olduğunu, mezarın ne soğuk olduğunu düşünüp bekledim. İçimden ona hep şöyle dedim;

Artık kimse sana zarar veremeyecek güzel kardeşim, geçti.
.


30 Mayıs 2013 Perşembe

Memleketin anası sikiliyordu ve biz…


"Memleketin anası sikiliyordu ve biz, 
elimizden bi şey gelmediğinden, bütün gün içip her şeye gülüyorduk."

Yok aslında, artık pek öyle gülemiyorduk. Dramatik filmlerdeki o çok eğlenilen sahnelerin ortasında acı acı çalan telefonla gelen haberler gibi birbiri ardına yağıyordu haberler. Konu sürekli değişse de haberlerin içindeki zulüm ve vicdansızlık hiç değişmiyordu.

Memleketin anası sikiliyordu ve biz sabahları kalkıp işe gidiyorduk. İş arkadaşlarımızla olan bitenleri konuşuyor, birçoğunun hiçbir şeyden mustarip olmadığını görünce şaşırıyor, afallıyorduk. Yani sizce ters giden bir şeyler yok mu diyorduk, yok diyorlardı, muktedirler ne yapıyorsa bir bildikleri vardır diyorlardı, biz bu gidişattan gayet memnunuz diyorlardı. Allah gibi, peygamber gibi inanıyorlardı. Sık sık borsadaki paralarını kontrol ediyor, öğlenleri çatlayana kadar yemek yiyor, böyle olmaz bi şeyler yapmalıyız dediğimizde memleketi siz mi kurtaracaksınız deyip anıra anıra gülüyorlardı.

Memleketin anası sikiliyordu ve biz gerçekten ne yapacağımızı bilmiyorduk. Birbirimizi arayıp duydun mu diyorduk, hassiktir diyorduk, yok artık lan o kadar da olmaz diyorduk, o kadar da oluyordu. “Nereye sıçacaklar?” diye espri yapıp biraz gülmeye çalışıyor, çokça susuyorduk. Akşam Gezi Parkı’nda buluşalım deyip, ne kadar korktuğumuzu kimseye çaktırmamaya çalışarak normal görünen hayatlarımıza dönüyor ve günü akşam etmeye çalışıyorduk.

Memleketin anası sikiliyordu ve biz akşamları Gezi Parkı’nda buluşuyorduk. Mümkün olduğunca yakın duruyor, mümkün olduğunca birbirimize sokuluyorduk. Çok değiliz ama yalnız da değiliz diye sevinmeye çalışıyorduk. Daha iyi bir dünya hayal ediyorduk. Daha iyisini kazanmak için verdiğimiz mücadelenin var olanı kaybetmemeye dönmesini anlayamıyorduk. Ağaçlara sarılıyorduk, onlardan özür diliyorduk, içimizden ağlamak geliyordu ama yutuyorduk. Yutkunuyorduk. Boğazımıza ağaç sokmuşlar gibi hissediyor, bu şartlarda daha ne kadar nefes alabiliriz diye düşünüyor, umutsuzluğun ağzını burnunu kırmak istiyor, fakat artık çok zorlanıyorduk.

Memleketin anası sikiliyordu ve biz, kuş gördü diye sevinçle gökyüzüne bakarken bir arabanın altında kalan çocuklar gibi, sevdiğine kavuşmak için koşarken sırtından vurulan aşıklar gibi, garip gibi, yetim gibi, öylece ağaçların altında oturuyor, çok sevdiğimiz dünyaya adaletin geleceği  tek bir günü görmenin hayaliyle bekliyorduk.

Memleketin anası sikiliyordu ve biz sahiden artık bu kadarını anlayamıyorduk.

Not: Diyoruz ki, şenlik dağılıp bir acı yel kalmasın bahçede yalnız. Meselenin sadece bir park olmadığını idrak edelim, adil bir dünya için Gezi Parkı’nda buluşalım.
.

22 Mayıs 2013 Çarşamba

Bir gün gelecek ve diyeceğim ki;

.
-Çocuklar biliyor musunuz biz eskiden uçamıyorduk.

İşte bu yüzden evrimin edebini toplayıp efendi gibi hızlanması gerek.

Öpüyorum mıncırıklarınızı.
Sevgiler.
Balboa.
.

23 Nisan 2013 Salı

Meşe Palamutları

.
Ağlamaya değer şeyleri hatırlamak için arada mezarlıklara gitmeliyiz. Ben bugün gittim.

Yarım kulaçtan bile küçük bir mezar vardı. Taşını okudum, adı Melek, sadece Melek. 2 günlükken ölmüş. Ailesi, en basit haliyle hissettiklerini anlatan bir isim vermişler bebeğe, muhtemelen öldükten sonra. Zaten acı büyük olunca kelimeler hep basit olur. Demek istiyorum ki soyadını yazdırma gereği bile duymamışlar. Melek, bir soyadına ihtiyaç duyacak kadar bile kalmamış dünyada, üstünü başını bulaştırmadan doğaya karışmış. Önce üzüldüm sonra üzülmedim, ne bileyim.

Depremde ölmüş insanların mezarları vardı yığın yığın. İzmit’te mezarlıklar hep öyledir. Onları görünce insanın her seferinde içi ürperir. Ölüm tarihi aynı olan bir sürü mezar. Bir çeşit açık hava katliam müzesi. Ölenlerin bir kısmını tanıyorum, akrabalarımız ve komşularımız. Nasıl bulunduklarını, kaç gün enkaz altında kaldıklarını, ocaklarına nasıl bir ateş bıraktıklarını filan hep biliyorum. Şengül Abla mesela, iki kızıyla kaldı pis bi enkazın altında, hayattaydılar, sesleri duyuluyordu dışarıdan ama çok zor ulaşılabilecek bir yerde sıkışmışlardı. Önce kızlarından biri çığlıklar atarak öldü, sonra diğeri. Hadi biz neyse de, Şengül Abla günlerce kızlarının çığlıklarını duyup onlar için hiçbir şey yapamayarak kaldı o enkazda. Sonra çıkardılar, çocuklar ölü Şengül Abla diri. Ama bedenin yaşıyor olması bazen hiçbir şey ifade etmez. Birkaç gün sonra Şengül Abla’yı kızlarının yanına gömdüler.

Sonra Eren, abimin küçük oğlu. Arabalar onu çok heyecanlandırıyordu. Bir gün bir tanesine sarılmak istedi. Öyle akıllı bir çocuktu ki üç buçuk yaşında ölmeyi öğrendi.

Yürüdüm biraz. Bi ağaç altına oturup sigara içtim. Hepsinin ruhuna bir şarkı gönderip amin dedim. Biraz bekledim, kendimi hazırladım. İşte sonra gittim her zamanki yerime uzandım. Oradan göğe baktım. Babama son zamanlarda olan bitenleri anlattım. Komik komik anlattım çünkü babalarımızı güldürmemiz gerekir.

Meşeler diyorum, palamut veriyorlar. Meşe palamutları beni hep neşelendirir.

Bayramınız bıldırcın olsun.
.

17 Nisan 2013 Çarşamba

Kesik


Ben yoruldum. Genel yoruldum böyle, komple yoruldum. Saçlarım bile yoruldu yani, tepeden tırnağa diyorum, iç organlarım dahil, daha nasıl uzatabilirim? Uzatmayayım. Kafamın içinde rüzgarlar esiyor. Rüzgar sevmem. Yani severim de motor tepesindeyken ya da işte başka aksiyonel vaziyetlerde. Kafa içi rüzgarları iyi değil. Bir keresinde Kaçkarlara çıkmıştım, orada yayla evleri var işte, var tabii, insanlar nerede kalacak, işte o evlerde kışın da kalan oluyor mu diye sormuştum, dediler ki aşağıdaki yaylada bi kış üç genç kaldılar, sonra delirdiler. Nasıl yani delirdiler dedim, rüzgar sesinden dediler. Oralarda hava sertleşince rüzgar sesi çığlığa benzermiş. Çığlık duymaktan delirmişler. Çığlık duymak delirtir. Bilmiyorum. Bana mantıklı geldi. Delirmeyi mantıklı buluyorum.

Geçen bir belgeselde gördüm, Mike diye bir horoz kafası kesildikten sonra 15 ay yaşamış. Bayaa böyle kafasız kafasız yaşamış. Boğazındaki delikten yem ve su tıkıyormuş sahibi, o öyle ortalarda dolanıyormuş. Dolanmış yani, 15 ay. Nereye gittiğini görmeden, düşünmeden, çünkü dediğim gibi kafası yok. Gerçi bir horoz, kafası olsa da ne kadar düşünür bilemiyorum. Şu an düşünemiyorum. Kafam yok. Mike'ı çok seviyorum. Mike benim adamım. Mike'a hareket çeken hareketin allahını görür. Beni sinirlendirmeyin.

Diyorum ki bir serengetiye tayinimi isteyeyim. Filler zürafalar filan takılırız öyle. Tavuk kovalarız. Çeşitli hadiseler olur. Buraların çeşitli hadiselerinden sıkıldım çünkü. Genel sıkıldım böyle, komple sıkıldım. Uzatayım mı? İnsanlardan korkmaya başladım lan ben. Daha önce hiç insanlardan korkmamıştım. Buna üzülüyorum. Yalan filan söylüyorlar olum, hayatımda böyle saçma şey görmedim. Anlamıyorum abi, kafam basmıyor. Kafamı kestiler gerçi, bu yüzden de olabilir. Bu ara sık sık, babamın salonun ortasına serilmiş bir çarşafta öpölü yattığı günü hatırlıyorum. Üstünde pijamaları. İnsanın üstünde pijamaları varken ölü olmaması gerekir. Ne biliyim, illa öleceksen git efendi gibi önce kefenini giy. Kefen ölü olmayı normalleştiriyor çünkü. Pijama öyle değil. Pijamalı bir adam gözleri kapalı yatıyorsa onu uyandırmak istiyorsun. Yeteri kadar seslenirsen uyanır sanıyorsun. Sonra senelerce rüyalarında o pijamaları bir kefenle değiştiremediğin için hep sesleniyorsun. Öyle şeyler oluyor. Her neyse. O gün işte öyle pijamalarıyla uzanıyordu. Karnının üstünde bir bıçak vardı. Bu niye burda dedim, onu koymazsak şişer dediler. Sensiniz lan şişer! Babam o benim, babalar şişer mi, saçmalık. Sonra bıçağı elime aldım ve salondaki herkesi kovdum. Çıktılar. Babamla baş başa kaldım. Sonrasını elbette size anlatmayacağım, o kadar da değil. İbneler. Ben bir serengetiye tayinimi isteyeceğim. Çünkü çığlık duymak delirtir. Saçlarım yoruldu. Mike diye bir horoz varmış. Ölürken pijama giymemeliyiz. Benim kafamı kestiler.
.


14 Mart 2013 Perşembe

Göğe Bakalım

.
Öyle aslında. Şaşırtıcı hiçbir şey yok. Dünyanın çok kafasına göre bir ritmi var. Bir şeyler oluyor mesela, birden uzaylıların istilasına uğramışız, ne biliyim, hayvanlarcasına büyük şiddette bir deprem olmuş, yerküredeki çatlakların arasından dinozorlar çıkmış, denizler yanmaya başlamış, üstelik bunların hepsi aynı anda olmuş gibi. Aha diyorsun bu sefer kesin tezeği avuçla yedik. Ama sonra evin duvarı yıkılıyor, amına koyim, evin duvarı yıkılıyor lan sfgsfssfsaad Çok saçma değil mi? Göğe bakalım.

Dizimde atel, çantamda laptop koyuldum Beyoğlu'nun yoluna o gün. Yolda müzik dinledim, Radiohead iyi bir yürüme arkadaşı, güzel şeyler düşünmeye çalıştım. Çok güzel hissettiren bir vaziyet de var zaten beri yandan, motivasyonum yüksek, gidip sakin bir yere oturucam ve yazıcam. Topallaya topallaya yürürken İstiklal'in ortasında böyle hani sabundan balon üfleyen adamlar var ya, onlardan birini gördüm. Gün batıyor, ters ışık muhteşem, her şeyi gölge haline getiriyor, o anda görünen tek renkli şey balonların ışıkla değişen renkleri. Dedim "Ne güzel lan ne güzel, aslında dünya ne güzel." Sonra gidip bir yere oturdum ve twitter'a girip "Hepimiz birden delirebiliriz, göğe bakalım ::" yazdım. Bir Word dosyası açıp yazacağım öyküyü düşünmeye başladım ki telefon çaldı. Arayan ev sahibi. Kirayı geciktirdim diye bıdı bıdı yapacak sandım. "Aylin Hanım merhaba, ben şu an yatak odanızdayım." dedi. Neden? Neden benim yatak odamdasınız? Yani sizin benim yatak odamda olabilmeniz için hangi kozmik şartlar biraraya gelmiş olabilir? Mikrosaniye içinde aklımdan bi milyon şey geçti. "Yatak odanızın duvarı yıkıldı, dışarıdan girdik ustalarla beraber." assfgdsffsgfsgfsfdsg Abi aralıksız dört saat güldüm. Evim kırılmış lan adffafasfdgsf. Yatağımdan göğe bakılabiliyor. Hepimiz birden delirebiliriz. Öyle işte, güldüm n'abiyim. Sonra biraz ağladım ama, ne yalan söyliyim. Başıma gelen şeyleri komikleştirerek dayanmaya çalışmaktan biraz yoruldum çünkü. Ama başka bir yol da bilmiyorum.

Her neyse. Bir süredir bu sebeple mobil bir hayat yaşıyorum. 1 saat sonra ne yapacağıma, nerede olacağıma dair hiçbir fikrimin olmadığı günler. 1 saatleri uç uca ekleyerek zaman geçirmek biraz daha kolay, çünkü parçalara bölmek her zaman iyidir. İyiyim yani. Beni merak etmeyin. Artık daha çok göğe bakıyorum. Çünkü dediğim gibi, dünyanın çok kafasına göre bir ritmi var ve hepimiz birden delirebiliriz.


Not: Bir gün tekrar Amsterdam'a gidicem, bu adamı bulucam, onunla evlenicem ve renkli renkli giyinip birlikte göğe bakıcaz ::

Öbüyorum mıncırıklarınızı. Siyu.
.

9 Mart 2013 Cumartesi

Yolun Neresi?

.
Bilmiyorum. Zaten bilmediğim aşırı derecede çok şey var. Öyle işte, yarın doğum günüm. Kutlamaları bu geceden başlatan muhteşemkulade arkadaşlarım var, o yüzden uzun uzun yazamayacağım. Ama şöyle diyeyim, dana kadar kadın oldum ben artık. Ömür muhasebesi yapmam gereken yaşa da geldim belki ama lanet olsun dostum, hesap yapmak ne biçim. Güzel şeyler diliyorum, herkes için.


25 Aralık 2012 Salı

Kapı

.
Bir kapıdan çıktım. Kapının dışında birkaç basamak merdiven, devamında da bir asansör vardı. Bindim ve üç kat indim. Dışarı çıktığımda bastığım sokağı yürüye yürüye bitirdim. Buraya kadar iyiydim.

Köşeyi döndükten sonra hemen önümde dizlerimin arkasını görmeye başladım. Önce idrak edemeyip öyle devam ettim fakat bacaklarım göz göre göre önümde yürüyorlardı. Lan noluyor deyip arkama baktım. Götüm arkamdaydı. Yani bildiğiniz gibi değil, epey bir arkamda. Derken gövdem belimden kopup sağıma doğru kaydı. Hiç olmazsa kafam olması gereken yerde derken o da hooop sola. Bir sokağın ortasında dört köşeye dağıldım. İçimden diyemeyeceğim, çünkü artık neremden geldiğine emin olamadığım bir ses yürümeye devam etmem gerektiğini söylüyordu. Ancak bedenimin bütün parçalarını bir araya getirip onlardan anlamlı bir iş yapmalarını beklemek o an için mümkün görünmüyordu. Aklıma, yani bu yazdıklarımdan sonra bir aklım olduğuna hala inanıyorsanız, köpek bakıcıları geldi. Hani sabahları birtakım evlerden birtakım köpekleri alıp çişe mişe götüren tipler. Bazı sabahlar işe giderken durur onları izlerdim. Her biri başka bir yöne gitmek isteyen o köpekleri bir arada tutup götürmek istediği yere götürebilen o adamları çok takdir ettim. Basit görünüyor ama esasen epey zor bir iş, yaşayarak öğrendim.

Götümü bir kaldırımın üzerine oturtup diğer organlarımın yanıma geleceği anı bekledim. Beklerken düşündüm elbette, çünkü insanın beklerken yapabileceği daha iyi bir işi yoktur. Çünkü siz gelin beklemenin ne demek olduğunu  bir de benden dinleyin, ama şimdi değil. Şimdi sizlere kapılardan bahsedeceğim.

Kapılardan girmek zor çıkmak kolaydır. Saçmalamayın, böyle şeyler söylemeyeceğim.

Bir gün bir kapının içinde, bir adamın başında bekliyordum. Adam hiç kımıldamıyordu çünkü teknik olarak kımıldaması mümkün değildi. Hiç kımıldamayan birinin yanında beklemek de kolay görünür ancak değil, belki bunu da bir gün tafsilatıyla anlatırım ancak tekrar ediyorum, konumuz beklemek değil.

Hiç kımıldamayan adam birden kusmaya başladı. Dediğim kusmak, kusmak diye bildiğiniz şey değil. Ağzından, burnundan, karnındaki hortumdan, boğazına nefes alması için açılmış olan kanaldan, her yerinden kusuyordu. Gözlerinden de kustuğunu sanabileceğiniz kadar çok kusuyordu. İçi patlamış gibiydi ve mevcut tüm deliklerinden kendini dışarı atmaya çalışıyordu. Ben ne yapacağımı bilmiyordum. Sadece avuçlarımı açtım ve ağlaya zırlaya onun kustuklarını yakalamaya çalıştım. Avuçlarım dolunca da kendimi o kapıdan dışarı atıp doktoru çağırdım. Tam bu kısımda, gören gözler için bir can havli var.

Doktor geldi. Yardımcılarıyla beraber, kendini içinden dışarı atmaya çalışan adamı çeşitli acil müdahale yöntemleriyle yerine tıktı.

Çarşafları değiştirdim. Adamın her yerini ıslak pamuklarla sildim, kağıt havlularla kuruladım, pudraladım, öptüm kokladım. Sonra başucuna oturup ellerini tuttum ve biraz da öyle ağladım. O kımıldayamıyordu, biliyorsunuz. Kımıldayabilse kendisi akıl ederdi, yerine akıl ettim. Gözümün yaşını onun elleriyle sildim. Böylece biraz sakinleştim.

Kafamı kaldırdığımda en son doktora koşarken kullandığım o kapıda ellerimin kusmuktan izleriyle karşılaştım. O izleri hiç unutmadım.

Sizlere kapılarla ilgili başka şeylerden bahsedecektim ama şimdi tüm bunları siktiredin. Ben bir kapıdan çıktım. Nasılsa bir gün sayarım diye hiç saymadığım birkaç basamak merdiven ve akabinde bir asansörle üç kat aşağı indim. Dışarı çıktığımda bastığım sokağı yürüye yürüye bitirdim. Köşeyi dönüp hemen önümde dizlerimin arkasını gördüğüm andan beri de organlarımın kontrolünü kaybetmiş vaziyetteyim. Belki istifa edip köpek bakıcısı olurum. Bu kadar.
.

11 Aralık 2012 Salı

Lavukluğun lüzumu yok

.
Merhaba sevgili okurlarım, hep ben anlatıyorum biraz da siz anlatın rica ederim. Ama sonra çünkü şu an kafam hiç ses kaldırmıyor.

Kafam demişken, kafamı sikiyim çok afedersiniz. Bence kafa çıkarılıp takılabilen bir şey olmalıydı. Lazım olmadığında, taşıyamadığımızda ya da ne bileyim yatarken filan böyle çıkarıp ayakkabılığın üstüne filan koyabilmeliydik. Çok güzel olmaz mıydı? Olurdu ama olmamış. Çok güzel olabilecekken olmamış ne çok şey var. Madem böyle değil, akıl sağlığını korumanın bi yolunu bulmak lazım. Modern zamanlar bu işleri kolaylaştırıyor. “Dünyadaki en önemli şey sizsiniz” diyor, “Kendinizi sevin” diyor, “Hiçbir şeyin sizi üzmesine izin vermeyin” diyor. Pırıl pırıl, rengarenk haplar koyuyor önüne. Seç birini ve gülümse diyor. O kadar konuşuyorlar, hep ben mi çekicem lan bu hayatın ızdırabını dedim çaktım andidebrezani. Madem kafamı yerinden çıkaramıyorum, o halde küçük sevimli kapsüllerin içine koyar ve uzaya fırlatırım. Olur mu? Nah olur.

Öyle olmaz dostlarım. Öyle olmaz da bi şekilde oluyor ya her seferinde, ben asıl ona şaşırıyorum. N’olursa olsun ölmüyorsun. Ben mesela şimdiye kadar hiç ölmedim, inanılır gibi değil. Bu ara böyle kötüyüm mötüyüm diye dolanıyorum ama yine ölmeyeceğimi biliyorum mesela. Ağlarken filan aklıma geliyor bu, bi gülmek alıyor. Kendime karşı inandırıcılığımı kaybettim resmen. Kalbim sıkışıyor gibi oluyor mesela, içimden biri “Hadi ordan” diyor. O biri bakmasa çok güzel ölücem aslında ama insan biri bakarken ölemiyor bile lan. Hele o biri kendiyse. Düşünsene, çıkıyorsun köprüye mesela, kahrolmuşsun filan, atlamaya karar veriyorsun, sonra içindeki diyor ki “N’abıyon lan sen” diyor, “Ne bu şekil şekil hareketler” diyor. “Abi dayanamıyorum artık” filan diyorsun, yani ben öyle diyorum çünkü benim içimdeki bir abi, sizinkini bilemem, her neyse işte, abi diyor ki “Lavukluğun lüzumu yok, kalk git iki bira iç” diyor. Kulağını çekiyor adeta, paşa paşa gidiyorsun. Aman ne bileyim.

Eskiden “Edebiyat olmasa boku yemiştim.” diyordum, artık “Edebiyata rağmen boku yedim.” diyorum. Çünkü çok da lü lü anasını satiyim. Dünya turuna gidicem ben. Ya da şarkıcı filan olucam. O da olmadı orospu olurum. Henüz insanlığa ne tür bir kötülük yapacağıma karar vermedim. Bir ara veririm. Başımın çaresine de bakarım, onca yıllık başım sonuçta, bunu herkes bilir. Herkes bilir ve bu yüzden ağzıma sıçmakta hiçbir beis görmezler. Sonlara doğru eziklenmeyeydim eyiydi sdgsfdfdf. Ama böyle.

Bitmeden; edebiyata laf ediyorum ama yine de onsuz olmuyor. Ol sebep şuraya Barış Bıçakçı'nın Veciz Sözler'inden birini eklemeden gitmeyeyim:

"Bir öğleden sonra sahilde oturmuş kitap okurken koşarak önümden geçtiğini gördüm, biraz ileride durup geri döndü ve 'Biliyor musun,' dedi nefes nefese, 'Emre'nin ayağına deniz kestanesi battı!' 'Öyle mi!' dedim, onun hoşuna gideceğini düşündüğüm şaşkın bir yüz ifadesi takınarak, 'Peki şimdi nerde?' 'Ayağında!' diye bağırdı çın çın, sonra da yine koşarak uzaklaştı. Ah, öznelerin farklılığı öldürecek beni. O zaman çok güldürmüştü ama şimdi öldürecek. Herkesin cümlesi aynı bile olsa öznesi farklı. Ve gramer hiçbir işe yaramıyor. Demek istediğim, özne hiçbir zaman ben olamadım. Özne hep bir deniz kestanesiydi."

Gördüğünüz gibi vaziyetler biraz patlak. Beni ararsanız ebemin tenasül uzvunda olacağım.
Öpüyorum mıncırıklarınızı. Si yu.
.

21 Ekim 2012 Pazar

Sela

.
Sela okunuyordu ve bugün Cuma değildi. Bildiğiniz üzere Cuma dışında okunan selalar birinin öldüğünü haber verir. Ama kim ölmüştü? Lan yoksa acaba ben mi ölmüştüm amına koyayım :/

Derhal kendimi şöyle bir yokladım. Telefonu şarja taktım, tuvaleti domestosladım, çöp attım, kıçımı parmakladım filan, birtakım garip şeyler yaptım. Fakat bir türlü kendimi yaşadığıma inandıramadım.

Kafamı ellerimin arasına alıp son derece teatral bir vaziyette ne olup bittiğini anlamaya çalışırken korkudan kakam geldi, gidip yaptım. Gayet seri ve başarılı bir transfer işlemiydi. Sindirim sistemim tıkır tıkır çalışıyordu çok şükür. Ancak bu yine de benim yaşıyor olduğumu göstermezdi zira günlerdir adeta bir armut gibi takılıyordum. Dünyayla “nefes alsın yeter” teoremine dayanarak mütemadiyen oksijen ithal etmek dışında kayda değer bir ilişkim yoktu. Öldüğümü fark etmemiş olabilirdim yani. Zihnimin bana kakalı şakalar yapmasına hiç şaşırmazdım doğrusu, çünkü kendisi şakacı bir bireydir. Birkaç kere kaybolmuşluğum vakidir. Bu sefer işin iyiden iyiye bokunu çıkarmış olabilirdim.

Her ne kadar içtenlikle dikkatimi dağıtıp başka şeylerle meşgul olmaya çalışsam da kafamın içindeki “Öldüm mü lan acaba?” sorusunu duymadan edemiyordum. Aklım beni düelloya davet ediyordu ve pezevengi yenemeyeceğimi çok iyi biliyordum. “Yaşıyorum yarraam!” diye ünledim fakat buna saksıdaki çiçeği bile ikna edemedim. Bu arada o çiçeği motordan düşüp dizimi sakatladığım dönem almıştım ve hiç bakmamama rağmen hala yaşıyor. Azmini siktiğim. Her neyse. Arkadaşlarımla konuşursam yaşadığımı ispatlayabilirim diye düşündüm ve hiç zaman kaybetmeden telefona sarıldım. Bir sürü dedikodu yaptık. Konudan uzaklaştım. Olum çok acayip şeyler olmuş lan sdgsfdgs. Güldük ettik işte, birtakım ipnelikler yaptık. Ben zaten bundan sonra yazılarımla değil birtakım ipneliklerimle anılmak istiyorum. Bu yazı da burada böyle tık diye bitecek o yüzden. Götler.

Öpüyorum mıncırıklarınızı. Si yu.
.

6 Ekim 2012 Cumartesi

Biraz.

.
Ben bu ara biraz bozuldum. Hasta oldum yani. İnsan hasta olunca kendine biraz acıyor. O yüzden biraz konuşucam. Kusuruma bakmayın.

Öyle işte. Hasta oldum. Bağışıklık sistemimin çok güçlü olmasıyla övünürdüm hep. "Hasta olmam lan ben!" derdim. “Yıkar mı sandın bizi bu yalancı ayrılıklar!” derdim. Aslında, hastanelere ve doktorlara gitmemek için hastalanmıyordum. Metabolizmama bu sayede hükmediyordum belki. Her neyse, hasta oldum biraz. Soğuk filan almışım. İnsanın sevmediği şeyleri almaması gerekir. Ben soğuk sevmem. Küçükken çok üşüdüm. Keşke bu metafor olsaydı.

Burnum filan aktı işte hep. Hapşırdım biraz. Hapşırmayı severim. Çok komik gelir bana. Osurmak gibi tutmayı becerebileceğiniz bir şey değil, geldi mi illa gidecek. Keşke hepinizin hapşırır vaziyette fotoğraflarını çekebilseydim. Hapşırırken kimse kötü kalpli görünmez, ne bileyim, belki Kristof Kolomb bile. Bu arada o insanlıktan nasibini almamış pezevenk keşfettiği topraklarda yaşayan yerlileri köpeklerine yedirirmiş canlı canlı. Bu gece öğrendim, acayip tepem attı. Yok yok, hapşırırken bile güzel görünmez o orospu çocuğu.

Ateşim filan da çıktı işte. Abimi, ateşi çok yükseklerde seyrettiği için kışın ortasında bile buzların içinde yatırıyorduk hep. Baktıkça içim titriyordu. Yani onun yerine de çok üşüdüm ben. Ne diyordum, soğuk sevmem.

Birkaç gündür sigarayı bırakmaya çalışıyordum hem. Boyna elektronik sigara emikliyordum. Yani sigara da içiyordum tabi ama az içmeye çalışıyordum, eve gelirken yeni paket almıyordum filan. Az önce canım fena sigara çekti. Evde sigara yok. Var da gelen giden arkadaşların unuttuğu hiç sevmediğim sigaralar var. Dur lan puro olacaktı şuralarda dedim. Arıyorum arıyorum yok. Geçenlerde nasılsa içmiyorum diyerek kaldırmışım bi yerlere. Bi 15 dakika kadar hayattaki tek amacım o puroları bulmaya çalışmak oldu. İnsanın hayatta bir amacının olması güzel şey, epey oyalanıyorsunuz. Bi 15 dakikayı böyle kurtardım işte. Bi 15 dakika da bir puronun tamamını içmeyi hedefleyerek geçti. Zaman dediğin böyle böyle geçiyor, bi 15 dakika daha, bi 15 dakika daha.

Benim bozulmam yetmiyormuş gibi kombim de bozuldu bu gece. Bir süredir tekliyordu, bugün artık kendisinden hiç haber alamıyoruz. Oysa ben sıcak bi duş almak, duşun altında ağlamak, rimelimin filan akması gibi sinematografik sahneler yaşayayım diyordum, böylece bir tekamül tamamlanmış olurdu. Ama kısmet olmadı işte, kombi bozuldu. Aradım müşteri hizmetlerini, nasıl tatlı, nasıl anlayışlı yusyumuşak sesli bi adam açtı. Başladım buna anlatmaya, kombiden girdim hasta olmamdan çıktım. Oradan kimsenin bana çorba yapmamasından ve sigarayı bırakmaya çalışmanın ne kadar çirkin bir şey olduğundan devam ettim. Hiç sigara kullanmamış ama anladı beni, Allah razı olsun. Adamla bi güzel dertleştim, çok iyi geldi.

Sonra işte bugün hep dinlendim. Çıkmadım evden. Kıyafetlerimi filan yerleştirdim. Benim ne zaman canım sıkılsa kıyafetlerimi yeniden katlar ve dolaba yerleştiririm. Bu yüzden ev pimpisken bile dolabım hep düzenlidir.

Seslerden çok yoruluyorum. Her taraftan ses geliyor. Sessizliği bi cihaza kaydedebilsem kulağımda bi kulaklıkla yaşardım.

Bir puro daha yakayım.
.

27 Eylül 2012 Perşembe

Öngörü


"Çok kısa, karman çorman ve ahenksiz bir hikaye bu, Sam. Çünkü bir katliam hakkında söylenecek zekice bir şey yoktur. Hiç kimsenin bir daha hiçbir şey söylememesi ya da istememesi için herkesin ölmüş olması gerekir. Bir katliamdan sonra her şeyin sessiz olması gerekir ve hep de öyle olur zaten, bir tek kuşlar hariç.

Peki ya kuşlar ne der? Bir katliam için söylenebilecek ne varsa onu tabii ki. 'Cik-cik-cicik' gibi şeyler işte."

Kurt Vonnegut, 1969 senesinden Twitter'ı görmüş.

12 Eylül 2012 Çarşamba

Merdiven




Fotoğraftaki, beni her seferinde birkaç adım sonra doğduğum eve götüren merdiven. Gözleri göle bakıyor. Ama kardeşim Yusuf yüzlerce yıldır kuyuda. Belki de bu yüzden merdivenler hep kuyuları hatırlatıyor.

Artık merdivenlerin aşağı mı çıktığı yukarı mı indiği hiç belli olmuyor.