14 Mayıs 2009 Perşembe

/Kayıp Zamanın İzinde/

Annem 11 yıl karnında taşımış beni, doğurmaya kıyamamış.
Bu yüzden abimin ablasıyım ben.
Doktor da öyle demişti. “Ablanıza da anlatmaya çalıştım………” demişti...

Başa dönelim. Big Bang. Toz bulutları, dinozorlar falan. Fazla mı oldu?
Biraz daha kestirmeden gitmeli o zaman.

Sümela Manastırı’na orman yolundan çıkmayı tercih ederseniz “Kestirme yollar tehlikelidir!” diye bir tabelayla karşılaşırsınız. Tehlikelidir evet. O yoldan giderseniz düşünürsünüz. O zamanın zamanında, kuş uçmaz kervan geçmez bir tepeye, öylesine dâhiyane ve şairane bir yapıyı nasıl ve neden yaptıklarını düşünürsünüz. Düşünmek tehlikelidir. Hatta suçtur. Düşündükleri için 301 kere ebesi bellenen insanlarla doludur memleketim! Sırf bu yüzden bile bir başkadır loy loy diye türkü çığırılabilir!
Hem ne gerek var canım, düşünmeyelim diye şahane bir yol yapmışlar işte. Dümdüz git, karşında restorasyon harikası (!) Sümela!
Üstelik çok sevgili orospu çocuğu din kardeşlerim, günaha girmeyelim diye duvarlardaki ikonların gözlerini de oymuş.
Süper bir seyahat. Ne şiş yanıyor ne kebap. Buyrun size tatlı hayat!

Yine dolandırdım lâfı. Bu mesafeden pek kestiremiyorum, beni böyle sevin sevecekseniz.
Neyse. At iziyle it izi birbirine karışmadan konuya dönelim.

Günlerden 1 gün doğmuşum. Kayıtlara geçmiş de kayda değer bulunmamış pek. Herkese bir isim verilmesi adettendir ya, bir ismim de olmuş elbet. Bir kahramanlık yapıp kendi adımı kazanmamı bekleyemeyecek kadar sabırsız bizimkiler..

Küçükken bir Kızılderili kabilesi olduğumuzu hayal ederdim bazen. Bazen buna çok inanırdım hatta.
Bunda, babaannemin uzun ve gri saçlarını 2 yanda örgü yapıp savaş boyalarını sürerek dedemi beklemesinin,
amcamın sürekli barış çubuğu içmesinin,
babamın Oturan Boğa yanında bok yemiş türünden sözler sarf etmesinin,
köpeklerle konuşmamın, bahçedeki ağaçların ve bambaşka masallar dinlemiş olmamın payı büyük elbette.

Berbat bir sebeple de olsa bu hayalimin gerçek olduğu bir dönem de olmadı değil. ’99 depreminden sonra incir ağacının altına kendi öz kaynaklarımızı kullanarak ( kazıklara çakılan halılar, eski karavan, dondurma şemsiyesi v.s.) kurduğumuz çadır kentte bunları konuşacak çok vaktimiz oldu. O zamanlar üniversiteye yeni başlamışım ve Ankara’nın taşına bakarken gözlerimin yaşını şuursuzca harcamışım. Sonraları çok lâzım olacağını hesaba katmamışım…

Gecelerden bir gece, çadır ve bilumum konaklama zımbırtısının önünde yaktığımız ateşin etrafında; elma kasalarının hiç rahat oturaklar olmadığını tecrübe ederken, sivrisineklere kan nakli yaparken, ağaçtan incir düşse de yesek diye beklerken, etraftan yükselen kokunun sebebinin birkaç gün öncesine kadar biraz ilerde çay içtiğimiz komşularımız olmamasını dilerken ve hâlâ yaşıyor olduğumuza sessizce şükrederken, hasta ruhlu abim, başrollerinde bizim ailenin olduğu bir Kızılderili hikâyesi anlatmaya başladı. Hikâye uzun, anlatacak değilim. Ama o hikâyede bana uygun gördüğü isim, sonraki hayatımda gizliden üstüme yapıştı adeta: Uzaklara giden kadın…

Uzaklara gittim hep. Adımı söyledikten sonra “özledim”lerini susmak düştü sevdiklerime. Ailenin, valizi olan tek çocuğuydum ben…

Düzen tarafından düzülen biri olarak, eskisi kadar olmasa da hâlâ uzaklardayım onlara göre.

Ve bana Kızılderili olduğumuzu düşündüren şeyler, motorlu taşıtlarla ulaşamayacağım mesafelere gitmiş…
Uzaklık kavramı çok daha garip artık…
Bu da büyümenin, biyoloji kitaplarında yer almayan tanımı sanırım.

Demem o ki,
tüm teorisyenlere, postulatlarını ve aksiyomlarını rahmetli götlerine sokmalarını salık vererek kurduğum yeni matematiğe göre 40 yaşıma girdim artık.

Şimdi aradaki “kayıp zamanın izinde”yim…

7 yorum:

kaba şimşek dedi ki...

o kadar kişi okumuş hiç yorum yok. beyler emeğe saygı!!!

o kadar dediysem on kişi felan la sldkfjlsdkfjlsdkjflsdkjfls

enteldantel dedi ki...

Seçmece 10 kişi onlar. Kalan herkesi engelledim çünkü. Kapıda kuyruk olmasından hiç hoşlanmıyorum. Butik çalışıyorum olum. Homojenleşme!!

kaba şimşek dedi ki...

sensin homojen!! küfür söyleme!

elma dedi ki...

on kişiden biriyim ((:

uzaklık kadar büyüklük kavramı da değişiyor değil mi. küçükken ilkokulumun bahçesini devasa zannederdim. geçenlerde bi baktım minicik bişey.

mehtap dedi ki...

biz hep ailecek elimizde valizlerle dolaştık, o yüzden uzaklar hep çok yakın..
demem o ki ben çok beğeniyorum bu çadırı..

düşkünler evinden fırladım. dedi ki...

bugün profil fotoğrafındaki kadını çengelköyde gördüm.belki de seni..

enteldantel dedi ki...

Elma; lan ben seni yerim lan. 10 kişiden 10'u da sen ol, mekanı kapatayım senin için, sırf sana yazayım. Böyle şeyler yaşamak istiyorum.

Mehtap; bu uzaklar o uzaklar değil. Ayrıca ne valizler gördüm içinde adam yoktu. Olsaydı zaten büyük problem olurdu. Böyle garip şeyler. Bi de çadırlar. Çadırlar güzel.

Düşkünler evinden fırlayan; çengelköyde bi huzurevinde kalıyorum galiba. Bu konuda şüphelerim var.

Sonuç olarak şunu söyleyebilirim; iş yerine sarhoş gelmek hiç iyi bi fikir değilmiş.